HİDROJEN YÜZYILINA DOĞRU

Suyu Yakma Zamanı

_ Haluk Kalafat Sayı 199, Kasım 2009

Sıradan bir insan düşünün, sıcak evinde ayaklarını uzatmış televizyon seyrederken birden elektrik kesiliyor. İşte o anda, insanlığın binlerce yılda oluşturduğu konforlu hayatı, en az 100 yıl geriye gidiyor. Muhtemelen birazdan evi soğumaya başlayacak, suyun kesilmesiyse on-on beş dakika alır. Hemen su yedeklemek için mutfağa koşmalı ama ev karanlık. Aklından bir an için dedesinden yadigâr gaz lambası geçse de bir mumun işini göreceğini biliyor. Gel gör ki bu karanlıkta mumları nasıl bulacak? Fener bulmalı bir yerden... Aslında hemen yatağa girip uyumalı çünkü hayatı felç oldu... Bu senaryo, dünyanın her yerinde aynı yaşanmıyordur tabii. Üçüncü dünya ülkeleri zaten bu kadar konfor içinde değil. Ama Batı’ya ne kadar giderseniz, senaryonuz o denli felakete doğru ilerler. Sözün özü, uygarlık enerjiye muhtaçtır. Peki, evinizin kendi elektriğini şehir şebekesinden almadığını düşünün. Bir enerji pili evinizin tüm enerji ihtiyacını karşılasa, mesela... Üstelik doğaya hiçbir zararı olmasa ve atık olarak saf su sağlasa... Bu bir masal mı? Emin olmayın.

Devamı...      

TÜNEL: 133 YILLIK İSTANBULLU

_ Haluk Kalafat Sayı 181, Kasım 2008

Karaköy'den Beyoğlu'na en kısa zamanda nasıl gidilir? Tam 133 yıldır bu sorunun cevabı "Tünel'le"dir. Karaköy'den Tünel'e binerseniz 90 saniyede Beyoğlu'nun Tünel Meydanı'nda olursunuz. Bindiğiniz vagon yolun tam ortasında yukarıdan kalkan diğer vagonla karşılaşır, o vagondakiler de Karaköy'e 90 saniyede varırlar; çünkü Tünel'deki vagonlar asansör sistemiyle çalışıyor. İki vagonu birbirine bağlayan halat, yukarıdan aşağıya inen vagonun diğerini çekmesini sağlıyor. İtiş gücünün geri kalanını Beyoğlu istasyonundaki motor sağlıyor. Kısacası Tünel taşımacılığı iki durak arasındaki büyük kot farkını kullanarak enerjiden tasarruf ediyor.Zaten Tünel'in fikir babasını bu projeye yönlendiren de bu kot farkıydı. 133 yıl önce hayalperest bir mühendis Galata'dan Pera'ya ulaşmak için dik bir yokuşu oflaya puflaya çıkarken, "Bunun kolay bir yolu olmalı," diye düşünmeseydi, büyük ihtimalle dünyanın en eski üçüncü yeraltı taşıma aracına sahip olmayacaktık.Hayalperest olduğu kadar inatçı bir girişimci olan bu mühendisin adı Eugene Henri Gavand'dı. Yıl 1867'ydi. Kentin iki önemli merkezi olan Galata ile Beyoğlu arasındaki tek bağlantıyı sağlayan yokuş ise Yüksekkaldırım'dı. Gavand mühendise yakışır bir ruh haliyle, turistik gezi için geldiği İstanbul'da, günlerini Yüksekkaldırım'da yolun eğimini, günde ortalama kaç kişinin bu yokuştan inip çıktığını, tünelin geçebileceği en uygun hattın neresi olabileceğini bulmak gibi teknik işlerle geçirdi.

Devamı...      

BİR NİSAN BALIĞI

_ Haluk Kalafat Sayı 173, Nisan 2008

Fransızlar 1 Nisan şakasını 'poisson d'avril' (nisan balığı) olarak adlandırıyor. Popüler olan hikayeye göre 1 Nisan şakasının başlangıcı Fransa'nın Gregoryen takvime geçişe dayanıyor. 1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, Papa Gregorius'a yeni bir takvim sipariş ediyor. Gregoryen takvim olarak adlandırılan ve bugün dünyada hemen tüm ülkelerin kullandığı takvim, yılın başlangıcını 1 Ocak olarak kabul ediyor. Oysa o tarihe kadar yeni yıl baharın gelişiyle başlıyordu. Yılbaşı kutlamaları ekinoksla birlikte 25 Mart'ta başlayıp 1 Nisan'da son buluyordu. IX. Charles yeni yıl kutlamalarının 1 Ocak'ta yapılmasını emretti; ancak bu değişiklikten haberi olmayanlar ya da haberi olsa da eski alışkanlıklarını değiştirmek istemeyen paganlar, 1 Nisan'da kutlamalara devam etti. Yeni takvimciler eski takvimcilerle 1 nisan günü yeni yılı kutladıkları için dalga geçmek amacıyla şakalar yapmaya başladılar. Bu şakalara nisan balığı yani poisson d'avril adı verildi. Bu gelenek Fransa'dan dünyanın dört bir yanına yayıldı. Popüler hikaye bu ve bu hikayenin yeni takvim eski takvim çekişmesi de doğru ama; şaka kısmı çok inandırıcı değil. Çünkü baharın gelişi dünyada birçok kültürde ekinoksla birlikte kutlanıyor. Örneğin Romalılar, Keltler ve Hindular baharın gelişini şakalar ve muziplikler yaparak kutlarlardı. Muhtemelen baharın gelişi uygarlık tarihi boyunca insanlarda çocukça şakalar yapma, hesapsızca eğlenme gibi hisler uyandırıyor.

Devamı...      

Karadeniz: Su imparatorluğu

_ Haluk Kalafat Sayı 257, Nisan 2014

“Buralarda kar üstüne kar yağar.” Kaçkarlar’ın karlı zirvelerinden birine bakarken Paşa Dede böyle diyor. Şiir gibi konuşuyor; dizeler dökülene kadar duraksıyor ve sonra vurgulu bir konuşma tutturuyor. Paşa lakap değil, nüfus kağıdında Paşa Ali Karagöz yazıyor. Ayder’in yukarılarında Avusor Yaylası’nda yaşıyor yazları. Kışları Çamlıhemşin’e iniyor. Koltuğunun altına sıkıştırdığı şiir dosyasıyla bizden hızlı tırmanıyor Kaçkar’ın eteklerine. Önümüzde Kemerli Kaçkar Zirvesi yükseliyor. Buzlar yol yol yaylaya doğru iniyor. Paşa Dede düz bir kayanın üzerine oturup, şiirlerini okuyor.

Devamı...      

ROSETTA TAŞI: DÜNYANIN TÜM DİLLERİNİ KURTARAN TABLET

_ Haluk Kalafat Sayı 223, Şubat 2010

Guiness Rekorlar Kitabı’nda adı geçen Türkler’den biri Tevfik Esenç’tir. Bir saat içinde yüz takla atmak ya da en uzun çamaşır ipini üretmek gibi becerileriyle girmemiştir rekorlar kitabına. Guiness editörlerinin gösterdiği bu ilginin nedeni, Tevfik Esenç’in dünyada Ubıhça konuşan son kişi olmasıdır. Türkiye’de çoğu kişinin adını bile duymadığı bu dil Kafkas halklarından biri olan Ubıhlar’a ait. Dünya dilleri arasında konuşması ve öğrenilmesi en zor dillerden biri olarak kabul edilen Ubıhça’da tam 80 sessiz, iki sesli harf var. Yani Ubıhça’da kelimeler art arda sıralanmış sessiz harflerden oluşuyor. Zaten Ubıh olarak telaffuz ettiğimiz kelime de aslında Ubykh şeklinde yazılıyor. Tevfik Esenç dünyadaki “son Ubıh”; daha doğrusu “son Ubıh”tı. Çünkü Tevfik Esenç’i 1992 yılında kaybettik ve Ubıhça resmi olarak ölü bir dil. Dünyanın yaşayan dillerinin yüzde 96’sını bekleyen kader bu, çünkü bu dilleri dünya nüfusunun sadece yüzde 4’ü konuşuyor. Daha çarpıcı bir rakam UNESCO’nun araştırmasından geliyor: Bir ay içinde ortalama iki dil ölüyor.

Devamı...      

KORSAN DEYİP GEÇME: Kimi kadın kimi erkek, kimi yasal kimi değil

_ Haluk Kalafat Sayı 191, Ocak 2009

Korsanlar dünyanın tüm denizlerini haraca kesseler de altın çağlarını Karayip denizinde yaşadılar. Bazıları devletten izinliydi, bazıları bağımsız ama hemen hepsi takdir edildiler, en azından uzun bir süre... Günümüzde popüler kültürün sevilen imgesi haline gelen korsanların sönmekte olan yıldızları, Hollywood'un son fırça darbesi Karayip Korsanları filmiyle yeniden parladı. Ayrıca bir kaç ay önce Somalili korsanların Türk kargo gemisini kaçırıp mürettebatını rehin alması korsanlığı yeniden gündemimize taşıdı. Korsanlığın tarihi neredeyse denizcilik tarihi kadar eski. İnsanoğlu deniz taşımacılığına başladığı tarihlerde korsanlığa da başlamış diyebiliriz. Sonuçta kara taşımacılığının yani kervanların başına gelenlerin kısa sürede vaka-i adiyeden sayılması gibi ticaret gemilerinin de soyulması kaçınılmazdı. Hemen tahmin edilebileceği gibi ilk korsanlar Fenikeliler'di. Milattan önce 2000'li yıllarda Akdeniz'de ticareti ellerinde tutan Fenikeliler kanuni yollardan ticaret yapıyorlardı. Ancak karşılaştıkları diğer ticaret gemilerine saldırıp yüklerine el koymaktan da geri durmuyorlardı.

Devamı...      

ROBOTLAR: HAYALDEN GERÇEĞE

_ Haluk Kalafat Sayı 241, Eylül 2011

İnsanlık gözünü uzaya diktiği günden itibaren, diğer gezegenlerde yaşam izi arıyor. Dünyamızdaki yaşam koşullarını sağlamaya en yakın gezegen olması nedeniyle Mars gezegeni en önemli hedef. Henüz Mars’a bir insan ayak basamadı. Ama 20’inci yüzyılın ilk yarısında yakın gelecekte insansı başka bir yaşam formu olmaya aday olarak görülen robotlar Mars’ı keşfetmeye başladı bile. Robotların Mars görevi, 1940’ların ünlü “dünyayı robotlar ele geçirecek” türü paranoyak bir hikâye değil tabii. Robotlar, tüm korkuların ve tahminlerin aksine, bilimkurgu filmlerinde ya da romanlarında olduğu gibi bir gelişim göstermedi.

Devamı...      

LUZZU: MALTA KOYLARININ RENGARENK ÇİÇEKLERİ

_ Haluk Kalafat Sayı 239, Temmuz 2011

Luzzusunun burnunu Malsaxlokk’a çevirdi. Güneş iyice yükselmişti. Artık günün balıkların derinlere kaçtığı zamanı başlamıştı; “Tabii balık kaldıysa” diye söylendi kendi kendine. Bir haftadır üç adanın balık sularında gezmediği yer kalmamıştı. Önce Gozo’yu denemişti, dört beş kolyoz çıkartabilmişti. Akdeniz kurumuştu sanki. Luzzusunun ardından sürüttüğü ghezulası (sürütme ağı) çoğu sefer boş çıkmıştı. Daha sonra üzerinde kimyon tarlalarından başka bir şeyin olmadığı küçük Comino adasını denemişti. Kimyona adını veren adanın sığ sularında lahoza olta sallamıştı. Av pek bir tatsızdı. Sonraki günlerde daha iyi bildiği sulara Malta’nın güneyini denemişti. 35 yıldır bu adaların etrafını dolaşıyordu balık peşinde. Son yıllarda denizin bereketi iyice kaçmıştı.

Devamı...      

DÜNYA YÖRÜNGESİNE ÇÖPTEN DUVAR ÖRDÜK

_ Haluk Kalafat Sayı 193, Şubat 2009

Her akşam kapınızın önüne çıkardığınız çöplerinizin çok değil bir hafta toplanmadığını düşünün. Bu süre sonunda evinize girecek yol bulamayacağınız kesindir. İnsanların çöp üretmesi bir bakıma medeniyet ölçüsüdür; tabii ürettiği çöpü ortadan kaldırması da… Tarihte bilinen ilk çöplük MÖ 400 yılında Atina’da oluşmuş. Atina’nın sokakları çöpten geçilmiyormuş. Bu sorunu nasıl çözmüşler bilinmez. Ama bilinen ilk çöpçüler 200 yılında Roma’da ortaya çıkmış. Yani Roma’yı temizlemesi için bir takım insanlar (pek muhtemel köleler) tayin edilmiş. Roma’daki bu sistem göz yaşartacak kadar ilerici aslında. Çünkü 20’inci yüzyıla kadar gelişmekte olan kentlerde böyle bir teşkilatlanma hemen hemen hiç yok. Mesela 1860 yılına kadar ABD’nin başkenti Washington’da çöp toplama sistemi ya da kurumu yokmuş. Kentin sokaklarındaki çöpleri yoketme işi serbestçe dolaşan domuzların işiymiş. Çöplerin biriktirildiği üstü açık çöp alanlarının çözüm olma kapasitesini aşması 50-60 yıl öncesine rastlıyor. Gelişmiş ülkelerde, modern kentlerde çöpü ortadan kaldırmak yaşanılan bölgeden uzakta bir yerlere atmaktan fazla bir anlama geliyor; çöp yakma tesisleri, geri dönüşüm merkezleri falan bu sıkıcı işi hallediyor. Bizde de yaşandığı gibi büyük çöp alanlarının gaz sıkışması sonucu patlamaları yaşanmış, bazılarında hala yaşanıyordur; ama sonuçta hemen tüm büyük kentlerde sorun zamanla çözülüyor.

Devamı...      

PEMBE PANTER: ÇİZGİ DÜNYANIN SESSİZ ELMASI

_ Haluk Kalafat Sayı 179, Eylül 2008

Bilmeyen yoktur ama tekrar etmekte yarar var; Pembe Panter elmasın adı, Müfettiş Clouseau'yla ilgisi yok. Aslında film ayrı hikâye, çizgi film ayrı bir hikâye ve örneğine az rastlanır bir ilişkileri var.Sinemayla diğer anlatı sanatlarının ilişkisi genelde "sinemaya uyarlama" biçiminde olur. Yani edebiyat, çizgiroman, tiyatro, müzikal ve çizgi filmden sinemaya uyarlamalar seyretmeye alışığızdır. Pembe Panter çizgi karakteri ise aynı adlı sinema filminden doğdu.Blake Edwards 1963 yılında Maurice Richlin ile yazdığı bir senaryo için "kamera" dediğinde, sinema tarihine geçecek birkaç pop ikonu yaratacağını düşünmüyorduherhalde. Pembe Panter adını verdiği filmin tüm dünyaya tanıttığı Henry Mancini'nin bestelediği temamüziği, Peter Sellers'ın Müfettiş Clouseau rolü ve jenerikteki sevimli panter kısa zamanda unutulmazlar arasına girdi. Blake Ewards'ı birinci sınıf Hollywood yönetmenleri arasına sokan Pembe Panter'in ertesi yıl ikincisi çekildi. Pembe Panter serisinin karışık bir hikâyesi var. İkinci filmden sonra Blake Edwards yapımcılarla tartışıp seriyi bırakıyor, yapımcı Müfettiş Clouseau adında (Alan Arkin oynamış) bir film yapıyor, davalar açılıyor, tartışmalar oluyor... Sonuçta 1974'de Edwards-Sellers ikilisi Pembe Panter'in dönüşünü çekiyor.

Devamı...      

FENERLER: BOĞAZ’IN BEKÇİLERİ

_ Haluk Kalafat Sayı 233, Ocak 2011

Dar sokaklarında yürürken karşınıza havada ters vaziyette uçuyormuş gibi görünen bir çift çizme çıkabilir. Dikkatle bakın, evin önündeki terastan garip biçimde fırlamış demir kazıklara takılıdır çizmeler. Oralarda oynayan çoluk çocuğun başına bir iş gelmesin diye takılmıştır belki, ya da çizmeler ıslaktır da kurutuyorlardır... Ya da hiçbir yere çıkmayan tahta merdivenlere rastlayabilirsiniz, bahçenin ortasına atılmış gemi çapasına, lahana tarlalarını çeviren balık ağından yapılmış derme çatma çitlere, ıslanmasın diye kalın naylonla kaplanmış ağacın birine asılı Atatürk resmine, kayıkların içine atılıvermiş klozet kapaklarına… Ama en çok ağ yamayan balıkçılara rastlarsınız. Burası tatlı bir huzurun yaşandığı, insanları eğlenceli, hoşsohbet bir yer.

Devamı...      

MATTHEW SCUDDER: ESKİ POLİS, ESKİ ALKOLİK, ESKİ BABA YENİ DEDEKTİF

_ Haluk Kalafat Sayı 211, Ocak 2010

“Ölmenin Sekiz Milyon Yolu”, “Ölümün Ortasında”, “Bir Dizi Ölü Adam”, “Şeytan Biliyor ki Ölüsün”, “Cinayet ve Yaratma Zamanı”… Birer roman adı olarak arka arkaya sıralandığında bu kitapların birer polisiye olduğunu anlamamak mümkün değil. Lawrence Block’tan haberdar olan ve onun Matthew Scudder serisini okuyanlar için açıklamaya gerek yok. Romanlarının adlarının çoğunun cinayete ve ölüme göz kırptığı, Matthew Scudder serisinin türü için polisiyeden çok cinai roman demek daha doğru olacak. İngilizce’de “murder mystery” olarak adlandırılan bu türe, bizde cinayet romanı da deniyor. Polisiye türünün bir alt başlığı sayılabilir ya da onunla birebire aynı anlama geldiği söylenebilir. Cinai romanların konuları bir ya da birden fazla cinayet ve bunların profesyonel ya da amatör bir dedektif tarafından çözülmesidir. Matthew Scudder’ın maceraları bu tanıma tam uyuyor. Çünkü onun nezdinde suçun ve cezanın tanımı genel beşeri tanımlara pek uymuyor. Affı olmayan suç cinayet. Scudder ile tanıştığımız ilk kitap, onun suç ve ceza üzerine bir iç hesaplaşması olarak değerlendirilebilir. Babaların Günahları, katil hiç beklemediğim biri çıktı, türünden sürprizli bir polisiye değil zaten.

Devamı...      

ODTÜ EFSANELERİ: AKLA ZİYAN HİKAYELER

_ Haluk Kalafat Sayı 43, Haziran 2005

Hazırlık’ta okurken her sabah altından kafamda bin bir hülyalı düşüncelerle “gölgesinin Ata yazdığı” metal üç bloktan geçerdim. Mimarlık binasının önündeki “heykel desen heykel değil” olarak tanımladığım (o zaman daha gençtim, heykel insan figürüydü benim için en çok da Atatürk şeklinde tezahür ederdi) o bloklara pek çok kez tırmanıp Ata yazısını okumaya çalıştım. Bloklar inatla “A ve T” harflerinden fazlasını göstermediler. Heykelin ATA yazdığını anlatanlar; ki kim anlatmıştı hatırlamıyorum, “belli bir mevsimde, günün belli bir saatinde gösteriyormuş, o yüzden göremiyorsun” ya da “10 Kasım günü saat dokuzu beş geçe yazar” derlerdi. Bir süre sonra bunun hoş bir şaka olduğunu anlamıştım. Gerçi o zaman eşek şakası gibi gelmişti bana ya neyse.

Devamı...      

BALIK VAKTİ İSTANBUL

_ Haluk Kalafat Sayı 229, Aralık 2010

Sabahın erken saatleri; güneşin birazdan doğacağım dediği sıralar. Çayını hızla içmiş, ayaküstü kahvaltısını yapmış bir adam, aceleyle evinden çıkıyor. Bütün gece yağan yağmura çıkınca, sarı yağmurluğunun kapüşonunu takıyor. Başı öne eğik, denize kavuşacak bir ırmağın acelesiyle hızlı adımlarla ilerliyor. Sırtında olta takımı, elinde birkaç saat içinde çinakoplarla dolacak olan bir kova ve portatif tabure. İstanbul’un birçok evinde yaklaşık aynı saatlerde benzer sahneler yaşanıyor. Çünkü bugünlerde balık akını var. Çinakop bol bu yıl; istavrit, izmarit gibi yerli balıkların (yatak balıkları) bile bereketi artmış sanki.

Devamı...