AYKIRI KİTAPLAR: SODOM, JULIETTE, GİZLİ GÜNCE VE DİĞERLERİ

_ Devrim Güven Sayı 3, Mart 2004

Cinsellik konusunda yaşanan iki yüzlülükler sadece bize özgü değil. Yüzyıllar boyu çeşitli kültürlerde farklı da olsa yaşandı, yaşanıyor. Bir sanatçı, bir yazar yapıtlarını oluştururken tamamen hayal gücünden beslenmez. Hayal gücünü bile oluşturan onun gördükleri, yaşadıklarıdır. Bu elbette dünyanın gelmiş geçmiş en lanetli yazarı Marquis De Sade için de geçerlidir. O döneminin soylusu bir düşünürdü, soyluların özellikle fahişelerle birlikte yaşadığı sınır tanımayan şiddet ve cinsellik dolu fantezilerine tanıklık etti, bunları bire bir yaşadı ve iflah olmaz yazma tutkusuyla elbette düş gücünü de kullanarak kaleme aldı kitaplarını. Onun yaşadığı dönemde kadın bir birey değildi, bedeni ise sadece üremeye hizmet edecek olan bir günah yatağıydı, cinsel denebilecek suçlar ise sayılamayacak denli çoktu, ancak ne var ki bu yasaklar sıradan halk içindi, soylular, yönetenler hatta ruhban sınıf bütün bu yasaklamalarda muaftı.

Devamı...      

ANTALYA'NIN KURUCUSU ATTALOS GAY MİYİDİ?

_ Devrim Güven Sayı 2, Mart 2004

İşe önce sözlüklerde dolaşarak başlayalım; elimdeki İngilizce'den İngilizce'ye olan sözlük ‘gay'in ilk anlamının 'eşcinsel', sonraki anlamlarının da, biraz eski kullanımlarda ‘neşeli, canlı, hareketli, mutlu' olduğunu yazıyor (eşcinseller kendilerine bu sözcüğü sıfat olarak tesadüfen seçmemiş olsa gerek). İngilizce'den Türkçe'ye olan sözlük ise 'şen, neşeli, parlak, canlı, zevk düşkünü' gibi sıfatları sıraladıktan sonra, bombayı argodaki anlamlarının 'homoseksüel, sapık, çapkın, hovarda adam' olduğunu belirterek patlatıyor. İnsanın kafası nasıl olur da karışmaz. İngilizce konuşan bir arkadaşınız size iltifat edeyim derken, siz bunu hakaret olarak algılayabilirsiniz. Sanıyorum, bu sözlükleri hazırlayanlar sadece o dilin Türk kültüründeki anlamı üzerine durmuyor, kendi değer yargılarına göre anlamlar da oluşturuyorlar. Uzun sözün kısası: öğrenenler için bir şeyi yanlış öğrenmek hiç öğrenmemekten kötüdür, öğretenler için ise bir şeyi yanlış öğretmenin ne kadar kötü olduğu kendilerine kalsın.

Devamı...      

ŞİDDET, TÜRKİYE ve 2005

_ Devrim Güven Sayı 61, Kasım 2005

Miladi takvime göre 2005 yılı Ermeni tehcirinin (yerdenedilme ve dolayısıyla candanedilme) doksanıncı, 6-7 Eylül’de İstanbullu Rumlara karşı yapılan saldırıların (kan dökülmeden yağma zor olduğundan kan dökülerek yağma) ellinci yılı, 24 Aralık ‘hayata dönüş operasyonu’ adı altında yapılan (sol)kıyımın beşinci yılı, eski deyişle de sene-i devriyesiydi. Miladi takvim kullanmanın bir zararı daha işte size, bunca olayı anımsamak zorunda kaldı(rıldı)k. Okullarda şanlı tarihleriyle övünç duymaya koşullandırılmış bir toplumun bireylerinden bir kısmı gayriresmi ve sivil bir anlayışla, karşılarına çıkarılan engellemelere rağmen yukarıda adı anılan konulardan ilk ikisini gündeme taşıdılar. Bu başka bakış açılarından en önemlisi de, kanımca, tarihsel olayları devletler, örgütler ya da toplulukların kitlesel algılayışlarının ötesine taşıyarak daha insani boyutlarda ele almaları oldu.

Devamı...      

LUMPEN PROLETERYA DİKTATÖRLÜĞÜ

_ Devrim Güven Sayı 37, Nisan 2005

O gece havaalanı dış hatlar terminali tam bir kaostu. Uzun bayram tatilinden geri gelenler, haçdan dönenler, onları karşılamaya gelenler, bir de kocaman davulları, zurnalarıyla x takımının taraftarları klüplerinin bilmem nesini karşılamaya gelmiş, her hallerinden işsiz-güçsüz olduğu belli, yaş ortalaması oldukça düşük bu erkek kalabalık davullarına vurup tezahurat ediyor, ortalığı daha da çekilmez hale getiriyordu. Dayanamadım yanımda duran polise bu rezilliğe bir şey deyip demediklerini sordum, yanıt ilginçti: ‘denmez, özgürlük var memlekette’. Yeni bir eve taşındım. Ertesi gün bir de baktım apartman kapısının üzerine bir Türk bayrağı asılmış. Eh işte lumpenlerin ideolojik yaklaşımları karşıtlıklar üzerine kuruludur, üç vakte kadar sessiz sedasız iner o bayraklar nasılsa, nitekim hep öyle olmadı mı bu memlekette; unutulmadı mı onca acı, hele ki önümüz yaz, erir gider, diye düşünüyordum.

Devamı...      

SİZ HİÇ AÇLIKTAN ÖLDÜNÜZ MÜ?

_ Devrim Güven Sayı 17, Ağustos 2004

Kendi kendini yanlışlayan bu soruya elbette hayır yanıtı verirsiniz ancak ‘ölüyorum açlıktan’ dediğiniz çok zaman da olmuştur. Kan şekeriniz düşer, eliniz ayağınız tutmaz olur, sinirleriniz gerilir, en basitinden ibadet amacıyla oruç tutan insanların iftara doğru saldırganlıklarını düşünün......... Öyleyse soruyu farklı bir şekilde soralım: En çok ne kadar zaman yemeden yaşayabilirsiniz? Bunu eminim birçok kişi düşünmez, denemeye de kalkışmaz. Canımız ne de tatlıdır. Hemen panij ortamı da yaratılır: Sağolsun medya! Yaz ortasında İstanbul’da yağan yağmur bile tedirgin etmeye yetki insanlarımızı. Ee tabii mal canın yongası.

Devamı...      

ORTALIK YILDIZDAN GEÇİLMEZKEN KONUYU ANLAYIP YORUMLAYABİLMEMİZ İÇİN BİR KİTAP: TARKAN/YILDIZ OLGUSU

_ Devrim Güven Sayı 11, Haziran 2004

Türkiye’de, hangi konu olursa üzerine yeterince düşünülmez, tartışılmaz, yazılmaz çizilmez. Birçok konunun değil yazılıp tartışılması, konuşulması bile ya adı konulmuş devlet kanunlarıyla ya da adı konmamış toplum kanunlarıyla yasaktır. Ülkemiz bu haliyle büyük kentlerimizin bazı yerleri dışında, birçok insanın inanmak istemeyeceği bir şekilde biraz daha modern bir Afganistan durumundadır. Okullarında yakın tarih yerine çok eski tarihlerin okutulduğu ülkemizde hiçbir şeyin üzerinden anlayarak, düşünerek geçemiyoruz. Buna en iyi örnek ise 1990’larda toplumsal yaşamın her alanında bir kısırlık görülürken, pop müzikteki (bunun sonucunda da pop yaşamdaki-hatta pop şiirdeki) bir patlamanın yaşanmış olması.

Devamı...      

SİZ HİÇ İŞKENCEDE ÖLDÜNÜZ MÜ?

_ Devrim Güven Sayı 181, Kasım 2008

Siz hiç işkencede öldünüz mü? Ölmediniz. Yaşıyorsunuz. Allah uzun ömür versin. Yaşamak güzeldir her türlü. "At kıçında sinek gibi" de olsa güzeldir. Dil ne büyük bir boyuncu değil mi? Bakın işkencede ölmekten söz ediyoruz. Yani işkence görüyorsunuz ve ölüyorsunuz. Bunun adı edilgen çatı dilbigisinde. Hani "cam kırıldı," gibi, kıranın önemi yok. İşte böyle, işkencede ölür insanlar bu ülkede, öldürülmezler! Kana doyamadılar. Onyıllardır kıra döke öldüre yok da edemediler; azalttılar şimdilik, korkuttular şimdilik, sindirdiler şimdilik. Zihinleri allak bullak ettiler. Ataol Behramoğlu'nun Cellat Uyandı adlı kısa şiirindeki cellat sözcüğü yerine kimin gelmesi gerektiğini siz anlarsınız: Cellat uyandı yatağında bir gece/"Tanrım" dedi "Bu ne zor bilmece:/Öldükçe çoğalıyor adamlar/Ben tükenmekteyim öldürdükçe..." Televizyonda milyonlarca gözün önünde 1 Mayıslar'da bunları yapanlar kapalı kapılar ardında neler yapmaz? Yapıyorlar da. Sonuç sakatsınız, ölüsünüz, hastasınız... "Beni öldürmeyen şey beni güçlü yapar," der ya Nietzsche, geçerli değildir bu söz işkence için. İşkencenin iç ve dış yaraları düzelmez. 12 Eylül'den sonra Diyarbakır Cezaevi'nde bazı mahkumlar delirmişler, öldüklerini zannedip cehennemde olduklarını sanıyorlarmış...

Devamı...