SANAT VE ORJİNALİTE

Kavramsal bir çerçeveye doğru

_ Kubilay Akman Sayı 163, Ocak 2008

'Sanatta orijinalite" konusunun tartışıldığı şu günlerde, tartışan tarafların açıklamaları birbirini izlerken, ihmal edilen bir konu bulunmaktadır. Tartışma maalesef genellikle kavramsal-teorik bir arkaplan olmadan yürütülmektedir. Buna, on yıllardır aynı piyasa içinde yer alan kişilerin birbirlerinin yarattığı değeri görmezden gelen, hatta giderek hiçe sayan bir üsluba yönelmesi meselesi eşlik etmektedir. Bugün yapılabilecek en doğru şey, modern eleştirinin sunduğu olanakları "çağdaş Türk resminin orijinalliği" tartışmasının hizmetine sunmaktır. Orijinal (özgün) nedir? Orijinal olabilmek için bir sanat eserinin "biricik" olması mı gerekir? Taklit nedir? Kopya nedir? Taklitçilik ve sahtecilik aynı şey midir? Hala sürmekte olan tartışma boyunca burada andığımız sözcükler bol bol kullanıldı. Ama acaba bu sözcüklerin kavramsal değeri üzerine sistematik bir kuramsal düzlemde düşünüldü mü? Sanmıyorum. Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, tüm tarihsel, toplumsal, kültürel, sanatsal ve güncel bağlamlardan azade, hiç kimseye ve hiçbir şeye benzemeyen bir "orijinalite" sanat alanında mümkün değildir. Daima sanatçılar yaşadıkları ve sosyal etkileşim sürecine girdikleri toplumlardan beslenir, etkilenirler. Özgünlük, bu anlamda bir tarihsellik ve süreklilik içinde üretilir. Virginia Woolf'un da belirttiği gibi, "büyük sanat yapıtları tekil ve yalnız doğumların ürünü değildir; bunlar uzun yıllar süren ortak düşünmenin, beraberce düşünen insanların ürünüdür. Dolayısıyla, tekil sesin ardında yığınların deneyimi vardır." Eser hırsızlığı (plagiarism) ise özgünlük ve etkileşim süreçlerinin ötesinde, birilerinin kendilerine ait olmayan bir eseri doğrudan ya da kısmen alıp kendine mal etmesine işaret eder.

Devamı...      

TARİHİN ORTANCA ÇOCUKLARININ SÖZCÜSÜ: PALAHNIUK

_ Kubilay Akman Sayı 139, Mayıs 2007

Dövüş Kulübü (Fight Club) adı dünyada yaygın olarak 1999 yılında, David Fincher’ın yönettiği, başrollerini Edward Norton ve Brad Pitt’in paylaştığı, modern topluma ve onun tüketim kültürüne keskin eleştiriler getiren filmle duyuldu. Filmin ideolojik ve felsefi teması kimileri için başrol oyuncularının medyatik star imajının yada vurdulu kırdılı dövüş sahnelerinin gölgesinde kalırken, öte yandan, çoğu izleyici bunun bir edebiyat uyarlaması olduğundan habersizdi. Aslında Dövüş Kulübü’nü yaratan Portlandlı yazar Chuck Palahniuk’tı ve öykü Hollywood dolayımıyla milyonlarca insana ulaşmadan üç yıl önce, 1996’da roman olarak yayımlanmıştı. Chuck Palahniuk : Ukrayna kökenli Amerikan yazar Chuck Palahniuk otuzlu yaşlarına kadar herhangi bir edebi metin yazmaya kalkışmadı. Geç adım attığı edebiyat dünyasındaki ilk deneyimleri ise hiç de teşvik edici değildi. Sanıldığının aksine ilk romanı olan Invisible Monsters yayıncılar tarafından içeriği nedeniyle geri çevrildi. Ardından, büyük bir öfke duyarak, biraz da yayıncılara “canınız cehenneme” dercesine Dövüş Kulübü’nü yazdı. Fakat bu kez yayımlamayı kabul ettiler.

Devamı...      

EN MAHREM MANZARALARIMIZI RESMEDEN SANATÇI Belçikalı Ressam Jan Van Mechelen’le Röportaj

_ Kubilay Akman Sayı 67, Aralık 2005

Aşırılıklarla dolu 20. yüzyıl geride bırakılırken Ivan Loubennikov modernitenin, postmodernitenin ve “geleneksel”le çelişkisi olan tüm diğer akımların yönsüz ve çoğu zaman gelgeç savrulmalarına karşı bir ‘yeni Rönesans’ın biricik (uniqe) öncüsü olarak duruyor. Onun tahayyül ettiği Rönesans’ta ‘yeniden doğan’ sadece antikitenin estetik-sanatsal mirası değil, aynı zamanda ilk Rönesans’ın gerginlik içinde olduğu hıristiyan dinsel ikon kalıplarıdır da. Fakat, Loubennikov’un da ifade ettiği gibi 20. yüzyıl, “yeni araçlar ve yeni sosyallik arayışlarına yönelmiştir.” Bu, tekil direnişlerle aşılabilecek ve önlenebilecek bir trend değildir. Bu anlamda Loubennikov, Don Kişotvari bir tavırla, yenileceğini bile bile ilk Rönesans’ın karşı koyduğu yaygın dinsel-estetik dilin bugünkü muadili olan tüketim toplumuna ve onun kitle iletişim araçları dolayımıyla kurulan anlam dünyasına sarsıcı yakınlıktaki figüratif resimleriyle, soylu bir vakarla direniyor.

Devamı...      

ORLAN’IN SURETLERİ

_ Kubilay Akman Sayı 37, Nisan 2005

Fransa’nın sanayi kenti St.Etienne’de dünyaya gelen performans sanatçısı Orlan, çağdaş sanat dünyasında sıra dışı bir yere sahiptir. Orlan, “sanat yapmak pis bir iştir, ama biri çıkıp bunu yapmak zorunda” der ve üstlendiği bu kirli işi kelimenin en inanılmaz anlamıyla kendi vücudunu kullanarak yapar. ‘Carnal Art’** olarak adlandırdığı sanatsal performanslarında Orlan, erkek iktidarının güzellik kavramını ve modern batı toplumlarında kadın öznenin kuruluşunu eleştirmek için bir dizi estetik ameliyatla vücudunu ve yüzünü yeniden biçimlendirir. Diğer kadınlar estetik cerrahiyi gençleşmek ve genel kabul görmüş, standartlaşmış türde bir güzelliğe sahip olmak için kullanırken, Orlan bu estetik ameliyatları güzellik kavramını yeniden yapılandırmak ve kendi tarzına uygun bir şekilde bu kavramı yeni baştan yaratmak için kullanır.

Devamı...      

MEKSİKA’NIN YAŞAYAN MODERN SANATI

_ Kubilay Akman Sayı 109, Kasım 2006

Günümüz Meksika toplumunda birçok kişi, sadece entelektüeller ve sanatçılar değil halkın geneli, ülkelerinin küresel alanda pop-starlardansa tarihsel-siyasi figürleri ve sanatçılarıyla anılmasından memnun görünüyor. Ülkelerinde Diego Rivera, José Clemente Orızco, Frida Kahlo gibi isimler, Türkiye’de Osman Hamdi Bey’in veya Fikret Mualla’nın tanındığından çok daha fazla tanınıyor ve seviliyor. Turistlere yönelik hediyelik eşya satan dükkanlarda dahi, çeşitli aksesuarların, bibloların, giysilerin ve hasır şapkaların yanında modern Meksika resminin önemli isimlerinin posterlerini bulmak mümkün.

Devamı...      

11 EYLÜL ÜZERİNE TARTIŞMALAR

_ Kubilay Akman Sayı 103, Eylül 2006

11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi’nin, adeta küresel kapitalist ekonominin sembolü haline gelmiş İkiz Kuleleri’ne yapılan saldırı, Ortadoğu’da binlerce insanın ölümüne neden olan çatışmaların, aynı acımasızlıkla Amerika’ya da sıçramasını gündeme getirdi. 11 Eylül ardından siyaset biliminden sosyolojiye kadar bir dizi alanda iddialı tartışmalar başladı. Kimilerine göre bu dünya tarihinde büyük bir kırılma noktasını işaret ediyordu. Artık hiçbir şey “eskisi gibi olmayacak”tı.

Devamı...      

“SAVAŞ MAKİNASI” KAVRAMI ÜZERİNE

_ Kubilay Akman Sayı 89, Mayıs 2006

Fransız tekil düşüncesinin, öznelliklerinin sınırlarını aşarak ortak çalışmalar yapan iki önemli ismi Gilles Deleuze ve Felix Guattari, “savaş makinası” kavramlarını Kapitalizm ve Şizofreni adlı yapıtlarında açımlarlar. Bu kavram, Michel Foucault’nun “iktidar ve direnme odakları” veya Jean Baudrillard’ın “sistem ve virüs” olgularını sorunsallaştırmalarıyla birlikte ele alındığında, bize toplumları eleştirel bir gözle yeniden okumanın olanaklarını sunmaktadır. Aynı şekilde, kökleri Aydınlanma’nın totaliter yorumlarından dinsel fundamentalizme kadar bir dizi alanlardan kaynaklanan “büyük anlatılar”a karşı küçük (minör) anlatıları-söylemleri vurgulayan Lyotard’ın düşüncesiyle de Kapitalizm ve Şizofreni’nin tezleri arasında özsel bir bağıntı olduğunu öne sürebiliriz.

Devamı...      

İSTANBUL’DA TOPLUMSAL FARKLILAŞMALAR VE MEKÂNDA YANSIMALARI

_ Kubilay Akman Sayı 83, Nisan 2006

Kentler, içinde bulundukları tarihsel dönemin ve toplumsal koşulların belirleyiciliğiyle şekillenirler. Kentin mekânsal örüntüsü, bütünüyle ekonomik ve toplumsal tabakalaşmayla bağıntılı olarak çehresini kazanır. Burada, İstanbul kentinin –özellikle son yirmi yılda- yaşadığı dönüşüm sürecinin mekândaki yansımaları konu edilecektir.Wallerstein’ın “dünya sistemi” analizinde kullandığı terminolojiye gönderme yaparak, kentsel yaşam içinde de bir merkez–çevre antagonizması olduğunu söyleyebiliriz. Kentin ekonomik ve toplumsal yapısı, belirli sınıfların kentsel yaşamın merkezinde yer almasını, belirli kesimlerin de çevreye itilmesini doğurur.

Devamı...      

GIGER: ÜRPERTİCİ VE ŞİİRSEL

_ Kubilay Akman Sayı 59, Ekim 2005

İsviçre’nin küçük kenti Chur’da, muhtemelen 1940’lı yılların ikinci yarısında, orta yaşlı yerel eczacı evine bir ilaç firmasının promosyon olarak verdiği insan kafatasını getirir. Eczacının küçük oğlunu bu ürkütücü armağan baştan çıkaracaktır. Zaten karanlık, korkutucu ve tuhaf şeylere büyük ilgi duyan çocuğun dikkati bu kafatasının sembolize ettiği ölümcül temalar üzerinde odaklanır. Küçük yaşta, ailesiyle kaldığı evin kilerinde bir korku tüneli yapar. Mukavvadan iskeletlerin, canavarların ve cesetlerin yer aldığı bu tünele arkadaşlarını korkunun ve eğlencenin kaynaştığı dakikalar geçirmek üzere davet eder.

Devamı...      

SON YEMEK VE SANATÇININ "İHANET"İ*

_ Kubilay Akman Sayı 173, Nisan 2008

İsa'nın Romalı otoritelerin eline geçmeden önce Havariler'iyle yediği Son Akşam Yemeği, güzel sanatlarda ve edebiyatta sayısız temsilin konusu olmuştur. Kuşkusuz sanat alanında bu temaya dayanan en etkili ve önemli yapıt Leonardo da Vinci tarafından Santa Maria delle Grazie Kilisesi'nin duvarına yapılmış olan Son Akşam Yemeği'dir (L'Ultima Cena, 1498). Leonardo'nun dehasının, Rönesans'ın geometrik mükemmeliyetçiliğiyle buluştuğu eseri daha sonra gelen sanatçilar tarafından aşılamamış, mesela Jacopo Bassano'nun yaklaşık yarım yüzyıl sonra (1542) aynı temayı ele alışı oldukça avam kalmış ve Tintoretto'nun bir yüzyıl (1594) sonra yaptığı girişim ise fazlasıyla dinsel sembolizm tarafından gölgelenmiştir.Son Yemek'in edebiyat alanındaki yansımalarına en çağdaş örnek olarak Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi verilebilir. Dan Brown, Leonardo'yu, bugün hala devam etmekte olan bir ezoterik geleneğin bir halkası olarak alırken, Son Yemek tablosunu kriptolojik şifrelerin bir bütünü olarak analiz etmiştir. Brown'a göre resim, "kutsal kase"yle sembolize edilen Maria Magdalena'yı içermektedir; İsa'nın hemen yanında, bizim bakışımızla solda olan figür bir kadını andırmaktadır. Bir kadın havari yoktur ve dolayısıyla burada resmedilen tanrısal soyun taşıyıcısı Maria Magdalena'dır.

Devamı...      

AMERİKAN TÜKETİCİ “RÜYA”SI VE SANATI

_ Kubilay Akman Sayı 113, Aralık 2006

Köklü bir tarihsel mirastan yoksun olan ve göç edip yerleştikleri bölgelerin yerel kültürünü (Kızılderililer) yok eden yerlileri soykırıma uğratan Amerikalılar tüm dünyaya bir “rüya” olarak tüketim üzerine kurulu bir yaşam tarzını sunuyor. Tüketmek fiili Amerikan rüyasında ihtiyaç gidermekten öte, ayinsel bir ritüel haline geliyor. Sanki Amerikalılar ve onların çizdiği yolu izleyen toplumlar “Tüketiyorum, öyleyse varım”, der gibiler. Böylesi bir kültürün yaratabildiği en büyük sanatsal akımın pop art olmasına şaşmamak gerek.

Devamı...      

SANATTA ÜÇÜNCÜ YOL: LATİN AMERIKA

_ Kubilay Akman Sayı 101, Ağustos 2006

Modern dünyada plastik sanatlar alaninda, daha bircok alanda oldugu gibi, Amerika ve Avrupa iki onemli merkez olarak yapilandi. Antik Yunan'dan bugune Avrupa, kendi geleneklerini guncellikle bulusturan bir tarz izlerken; Amerika, mevcut tarihsel ve sosyal gercekleri nedeniyle, kozmopolit bir zemin uzerinde yeniliklere kucak acti. ABD, sahip oldugu medya ayricaliklari kanaliyla kendi gundemini global bir duzeye ulastirdi ve plastik sanatlar alaninda yerel tarihsel dinamikleriyle (kizilderili kulturleri) etkin bir bag kuramadi. Bu iki yolun disinda, Latin Amerikan sanati bize ucuncu bir alternatif sunuyor. Edward Lucie-Smith'in de belirttigi gibi, Latin Amerikan Sanatı, Avrupa kültürünün yerli kültürleri ve Afrika'dan göç yoluyla gelen gelenekler ile kaynaştığı bir atmosferde var olmuştur.

Devamı...      

YENİŞEHİR’DE BİR ÖĞLE VAKTİ’NİN ANALİZİ

_ Kubilay Akman Sayı 97, Haziran 2006

Fransız tekil düşüncesinin, öznelliklerinin sınırlarını aşarak ortak çalışmalar yapan iki önemli ismi Gilles Deleuze ve Felix Guattari, “savaş makinası” kavramlarını Kapitalizm ve Şizofreni adlı yapıtlarında açımlarlar. Bu kavram, Michel Foucault’nun “iktidar ve direnme odakları” veya Jean Baudrillard’ın “sistem ve virüs” olgularını sorunsallaştırmalarıyla birlikte ele alındığında, bize toplumları eleştirel bir gözle yeniden okumanın olanaklarını sunmaktadır. Aynı şekilde, kökleri Aydınlanma’nın totaliter yorumlarından dinsel fundamentalizme kadar bir dizi alanlardan kaynaklanan “büyük anlatılar”a karşı küçük (minör) anlatıları-söylemleri vurgulayan Lyotard’ın düşüncesiyle de Kapitalizm ve Şizofreni’nin tezleri arasında özsel bir bağıntı olduğunu öne sürebiliriz.

Devamı...      

KÜYEREL BİR RESSAM: Ressam Toos van Holstein ile Söyleşi

_ Kubilay Akman Sayı 79, Mart 2006

Sanatında küresellikle yerelliği bütünleştiren bir ressam Toos van Holstein... “...kendimi bir oryantalist olarak hissetmiyorum, benim farklı kültürlerden oluşan kendime özgü bir dünyam var” diyor. Sanatçının yapıtları bugüne kadar, aralarında Galerie Lambèr (Valkenswaard, Hollanda), La galerie 'Quadrige' (Nice, Fransa), Creek Side Gallery (Utah, ABD), Hollanda Sanat Fuarı ve Floransa Uluslararası Çağdaş Sanatlar Bienal’inin de (2003) bulunduğu birçok önemli mekânda sergilenmiştir.

Devamı...      

YENİ RÖNESANS' IN MAĞLÛP ÖNCÜSÜ

_ Kubilay Akman Sayı 67, Aralık 2005

Aşırılıklarla dolu 20. yüzyıl geride bırakılırken Ivan Loubennikov modernitenin, postmodernitenin ve “geleneksel”le çelişkisi olan tüm diğer akımların yönsüz ve çoğu zaman gelgeç savrulmalarına karşı bir ‘yeni Rönesans’ın biricik (uniqe) öncüsü olarak duruyor. Onun tahayyül ettiği Rönesans’ta ‘yeniden doğan’ sadece antikitenin estetik-sanatsal mirası değil, aynı zamanda ilk Rönesans’ın gerginlik içinde olduğu hıristiyan dinsel ikon kalıplarıdır da. Fakat, Loubennikov’un da ifade ettiği gibi 20. yüzyıl, “yeni araçlar ve yeni sosyallik arayışlarına yönelmiştir.” Bu, tekil direnişlerle aşılabilecek ve önlenebilecek bir trend değildir. Bu anlamda Loubennikov, Don Kişotvari bir tavırla, yenileceğini bile bile ilk Rönesans’ın karşı koyduğu yaygın dinsel-estetik dilin bugünkü muadili olan tüketim toplumuna ve onun kitle iletişim araçları dolayımıyla kurulan anlam dünyasına sarsıcı yakınlıktaki figüratif resimleriyle, soylu bir vakarla direniyor.

Devamı...      

THIRTY THREE PRINCIPLES FOR A NEW SOCIOLOGY OF ART

_ Kubilay Akman Sayı 61, Kasım 2005

Today we have arrived the level where we can redefine the concepts concerning art after radical transformations and turbulences of the 20th century. Today art waits to be defined. Art and theory have gone hand to hand for a long time. During this interactive companionship theory trickled into art and art leaked into theory, shadows have mixed into each other. In this environment of indefiniteness the explanatory power of theoretical approach weakened and had a crisis. It must be highlighted now that theory is an effort to understand and to explain. Sociological/theoretical approach directed towards understanding art, even if it is included by arts now and then, has to act for comprehension of artistic productions, praxis and movements.

Devamı...      

TÜRKİYE'DE POP-ART NEDEN YOK?

_ Kubilay Akman Sayı 163, Ocak 2008

1950'lerde İngiltere'de ortaya çıkan ve asıl gelişim alanını Amerika'da bulan Pop-Art Batı sanat tarihinde Andy Warhol, Jasper Johns, Roy Lichtenstein, David Hockney, Claes Oldenburg ve R. B. Kitaj gibi isimlerle yer aldı. Pop-Art'ı, en azından bir terim olarak doğduğu coğrafyada değil de Atlantik'in öte yakasında geliştiren dinamikler nelerdi? Pop-Art neden İngiltere'de değil ABD'de gelişim imkânı buldu? Ve bizim sorumuza gelecek olursak, Türkiye'de neden Pop-Art akımı gelişemedi? Pop-Art'ı karakterize eden unsurlar, ileri-kapitalist toplumların tipik tüketim nesnelerinin, kültürel figürlerinin ve ürünlerinin plastik sanatlar alanına taşınmasıdır. Campbell's Konserveleri, hamburger ve Coca Cola popstarlarla birlikte bu akım içinde yerini aldı. Pop-Art'ın tüketim toplumu ve kültürüyle kurduğu birebir ilişkiler farklı eleştirilere neden oldu: Burada, Amerikan tarzı yaşama, kültüre ve onun açmazlarına karşı ironik bir eleştiri olduğunu düşünenler kadar; popüler olanla kurulan bu ilişkinin aslında tam da bu mecraya ait olmaktan kaynaklandığını iddia edenler de oldu.

Devamı...      

VÜCUDU OLMAYAN KADIN

_ Kubilay Akman Sayı 177, Haziran 2008

Türkiye, iktidar dinamikleri ve bu dinamiklerin sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlardaki yayılım bölgeleri, güç ilişkileri yer değiştirirken sancılı bir süreç yaşıyor. Sancılarımız ise hep "şiddetli" oluyor! Toplumda şiddetten ve gerilimden arınmaya yönelik ciddi bir eğilim görülmüyor ve şiddet sarmalı farklı toplumsal grup ve tabakaları kendine dahil ederek yoluna devam ediyor. Toplumun içinde bulunduğu girdabın en son yansımalarından birisi de "1 Mayıs" oldu. Sendikalar ve hükümet arasındaki gerilim ve Althusseryen bir kavram kullanacak olursak, "devletin zor aygıtları"nın işçiler ve göstericiler üzerinde uyguladığı müdahale "insan hakları", "demokrasi", "sendikal haklar", "yurttaşlık", "AB süreci", vb. açılardan fazlasıyla tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor. Demirel "yollar yürümekle aşınmaz", demişti. Kendisinin bu sözünden yola çıkarak başka bir önerme oluşturabiliriz: Fakat, "kavramlar dillendirildikçe aşınabilir". Burada kastedilen, "aşınmasınlar diye kavramları kullanmamak" değil, aksine onları idareli, yerinde ve "sözün gücü"nü aşındırmayacak ve etkisiz kılmayacak şekilde kullanmaktır. Jean Baudrillard'ın ifadesiyle, gerçeklik içinde bulunduğumuz simülasyon çağında "aşırı üretilerek" ortadan kaybolmakta, ya da yok edilmektedir. Benzer bir sürecin kavramsal alanda da geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Foucault'nun "iktidar" kavramını yine bu baglamda hatırlayacak olursak, bazen "dillendirme", dillendirmeye kışkırtma, iktidarın belirleyiciliğini ve gücünü sağlayan hakikat oyunlarının içinde elzem bir rol alır.

Devamı...      

TÜRKİYE SANAT ORTAMININ SORUNLARI VE ELEŞTİREL ÇÖZÜMLER

_ Kubilay Akman Sayı 151, Ekim 2007

Gençsanat’ın 151. sayısında Sn. Doğan Paksoy “Sanat Dünyamızın Olanakları ve Açmazları” başlığı altında, Türkiye’deki sanat ortamına eleştirel bir gözle neşter attı ve çok kritik bazı önerilerde bulundu. Sn. Paksoy’un yazısını hatırlayacak olursak, sanatçıların, galericilerin, eleştirmenlerin, yayınların ve en önemlisi de sanat izleyicimizin katkısıyla sanat dünyasının her geçen gün daha çok evrensel ölçülere göre geliştiğini kaydederken; gelişimin önünde engel teşkil eden, üretkenlikten çok tüketiciliği, haksız ve temelsiz eleştirileri tercih eden bazı çevre ve kişilerin varlığını da herhangi bir polemiğe girmeden işaret ediyordu. Sn. Paksoy’un bu yazısı ve ortaya attığı fikirler beni, başka bir yazı yazarak tartışmayı eleştirel ve yapıcı bir düzeyde sürdürmeye motive etti.Türkiye sanat ortamının olumlulukları fazlasıyla vurgulandı bugüne kadar. Hatta yayıncılık anlayışımız bile, kimi zaman bir sorgulamadan “olumlama” şeklinde gelişebiliyor. Mesela sanat dergilerinde şöyle ifadelere rastlıyorsunuz: “ünlü sanatçı”, “önemli sanatçı”, “büyük usta”, vb. Tabii bu sıfatlar gerçekten “ünlü”, “önemli” ya da “büyük” kabul edilen isimlerin önüne geldiğinde durum anlaşılıyor.

Devamı...      

TÜRKİYE'DE ANARŞİST HAREKET

_ Kubilay Akman Sayı 109, Kasım 2006

Dünya tarihi boyunca, iktidarın ve otoritenin her türüne karşı olan, insanların otoriteden arındırılmış özgür bir toplumda yaşamaları gerekliliğini savunan ve bu yönde modeller üreten Anarşizm, Türkiye’de bağımsız bir siyasi mecra olarak görece yeni bir harekettir. Geçmişten bugüne (Osmanlı, hatta Selçuklu toplumlarından itibaren) süregelen ve iktidarla sorun yaşamış heteredoks dini hareketleri ve Baha Tevfik’in Felsefe-i Ferd’i gibi tekil örnekleri ayrı tutacak olursak, modern Anarşizm Türkiye’de 20. yüzyılın son çeyreğinde bireylerden, küçük gruplardan giderek bir harekete doğru dönüşmüştür.

Devamı...      

SİMGESEL SÖYLEM VE SÜRREALİZM ARASINDA YERSİZYURDSUZLAŞAN İMGELER

_ Kubilay Akman Sayı 107, Ekim 2006

Ressam Deniz Bilgin’in (1956-1999) sanatı, maalesef sanatta, edebiyata, felsefede ve tüm diğer sosyal/entellektüel mecralarda Avrupamerkezcilik ve vülger yerelcilikler dışında alternatif, özgün üretimlerin nadiren görülebildiği ülkemizde ayrıksı nitelikteki karakteriyle kalıcı bir yer edinmeye aday gözüküyor. Genellikle aydının Doğu-Batı arasında sıkışıp kaldığı, yaratıcılığının bu iki paradigmanın antagonist konumlanmalarını aşamadığı Türkiye’de Bilgin’in yapıtları varolanı sorgulamak, eleştirmek ve yeni yollar aramak amacında olan genç ressamlar için önemli bir başlangıç noktası, belki de daha doğrusu, bir başlangıç için ayrı güzergâhların mümkünlüğünü kanıtlayan birçok çıkış noktaları sunuyor..

Devamı...      

FOR A NEW PEACE WITH THE UNIVERSE

_ Kubilay Akman Sayı 73, Şubat 2006

People are losing their authentic and original values as meeting the one-dimensional culture of the globalization process. We do not have entirely anymore the old virtues came from the ancient past when people used to live in peace with nature and all creatures, visible or invisible. In this mechanized chaos, whistles from the mystical past may be listened only in works of art. Perisic's sculpture is one of the spaces where you can experience a dialogue with your spiritual world, layers of the lost souls hunting on our lands, subconscious elements of culture and civilization.

Devamı...      

SOSYALLİĞE POZİTİVİST VE YORUMCU YAKLAŞIMLARIN AYRIMLARI

_ Kubilay Akman Sayı 71, Ocak 2006

19. ve 20. yüzyıllarda, toplumu genel yasalara bağlı olarak devinen bir “nesnellik” olarak kavrama eğiliminde bulunan ve belki geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında etkisi kısmen kırılan hakim sosyolojik yaklaşım pozitivizm olarak adlandırıldı. Fransız sosyal teorisyen Auguste Comte'un kurduğu pozitivist ekol aslında doğa bilimlerindeki determinizm söyleminin bir uzantısı niteliğindeydi. Ne var ki doğadaki yasalara denk olan yasaların toplumda bulunduğunu söylemek abartılı ve zorlama bir çaba olarak kaldı. Çünkü, “irade” etkeni insanı doğal-nesnel varlıklardan tümüyle ayırır. Yorumcu yaklaşımlar bu noktada pozitivistlerden ayrılrır ve onların mekanik indirgemeciliğine itiraz ederler. Aslında Comte 19. yüzyılda toplumu açıklama tarzıyla yalnız değildir. Bir dönem sekreterliğini de yaptığı Saint-Simon onun görüşlerini önceleyen bir isimdir.

Devamı...      

İLAHİ SUNAKTAKİ ÖLÜMCÜL FOTOĞRAFLAR

_ Kubilay Akman Sayı 43, Haziran 2005

Amerikalı fotoğrafçı Joel-Peter Witkin (Brooklyn, New York, 1938) en hafif ifadeyle izleyiciye “yorucu” imgeler sunuyor. Witkin’i izlerken ölüme, yaşama, dinlere, sanat tarihine, bedene, acıya ve hazza dair karmaşık bir problem yumağıyla yüz yüze geliyoruz. İspanyol meslektaşım Joan Fontcuberta’nın da (Photovision dergisi editörü) ifade ettiği gibi şu içinde bulunduğumuz son çeyrek yüzyılda dünya “absürd” çağından “dehşet” çağına geçti.** Bunda kuşkusuz Amerikan tarzı aşırılıkların globalleşen kitle iletişim araçları kanallarıyla dünyaya yayılmasının büyük bir rolü var. Artık her an yeni yeni sapkınlıklar, aşırı sosyallikler duyuyoruz ve neredeyse şaşırmaz duruma geldik. Televizyonlar ve gazeteler bu dehşet manzaralarıyla dolu.

Devamı...      

SANATIN SIRLARI... Ezoterik Düşünceler ve İmgeleri Üzerine

_ Kubilay Akman Sayı 181, Kasım 2008

İnsanoğlu, bir ayağı somut yaşamın somut mevzuları ve alanlarındayken, bir ayağıyla da gizemli topraklar üzerinde yer alır. Gündelik yaşamların yeniden-üretimi sürecine, gizemden ve sırdan azade reel yaşamlara rağmen, on binlerce yıldır süren ezoterik gelenekler, gizemli bilgiler ve söylemler bugünün modern dünyasına ulaşmıştır. Modern olan aslında ne kadar "modern"dir, moderniteye içkin başka gizemler ve "karanlık" bölgeler yok mudur, bu ayrı bir tartışmanın konusudur. Toplumsal hayat, anlam katmanları halinde tezahür eden metinler gibidir ve bizler onu durduğumuz yere, baktığımız açıya göre yorumlarız. Metin yorumlamak dendiğinde akla ilk gelen ekol ise Hermenötik (Yorumbilgisi) ekolüdür ve Gadamer'in temellendirdiği bu yaklaşım dahi etimolojik olarak bakıldığında Antik Yunanlıların Mısır'dan devraldıkları Tanrı Hermes inancına kadar uzanır. Hermetizmde, simyacılıkta, çeşitli ezoterik geleneklerde ve düşünce tarihinin bugün belki adını bilmediğimiz, ama mutlaka etkilerine maruz kaldığımız birçok ekolünde bir tür "evrensel bilgi"ye inanılmış, kâinatın sırlarına vakıf bir "bilgelik"ten feyiz alınmıştır. Toplumlar, hiçbir bilgiyi mutlak anlamda saklayamazlar. Bir yönü ile saklı olan başka bir yönden, başka kanallarla ifade edilmektedir. Burada kriptoloji devreye girer. Gizli düşüncelerin, henüz yeterince olgunlaşmadığı düşünülen kulaklara göre olmayan görüşlerin anlatımı şifreli imgeler, semboller ve ezoterik göstergelerle gerçekleşir.

Devamı...      

AYRIŞMA, ÇATIŞMA VE FANATİZM

_ Kubilay Akman Sayı 179, Eylül 2008

Yine fanatizm ve husumet girdaplarının eşiğinde, toplum olarak bizi bir arada tutan o derin bağların sarsılmazlığına ya fazlaca güvenerek ya da hazince artık onları umursamadığımızı sergileyen çığlıklar atarak birbirimizden kopuyoruz, ayrışıyoruz, bölünüyoruz. Bu içinde bulunduğumuz, ötekileştirmenin, marjinalleştirmenin, ayrıştırmanın ve giderek antagonist bir hal alan gerginliklerin ortasında, paranoidce bizi bölecek, birbirimize düşürecek bir "dış güç" aramanın hiç gereği yok. Bizler bir toplum olarak birbirimizden kopmaya doğru edimleri kendi ellerimizle yeniden üretiyoruz ve bunlara agresif "birlik" haykırışlarının eşlik etmesi "fanatizm"imizi gizle(yeme)mekten öte geçemiyor. Aslında çocukluğumuzun siyah-beyaz televizyonunun kahramanlık filmlerinden; kulaktan kulağa, kuşaktan kuşağa aktarılan, şovenizmle mustarip hikâyelere kadar sayısız ideolojik aygıtın eliyle beslenmiş olan ksenofobimiz, söylediklerinin yanında söylemez görünüp özde ifade ettikleriyle de semptomatiktir. Bazı "dış güçler"in hep bizler üzerinde birtakım planları olduğu söylemi, ksenofobinin bu tipik argümantasyonu, tabii ki o güçlerin birer "dış düşman" olduğu varsayımını gündeme getiriyor, "dış düşman" konsepti de kaçınılmaz olarak kıyısında bir "iç düşman" konseptinin varoluşunu temellendiriyordu. Yıllar önce, bir sosyoloji profesörüyle olan tartışmamı hatırlıyorum: kendisi anlatımında çok net ve kararlı bir şekilde, adeta bilimsel yasaları açıklar gibi "iç ve dış düşmanlar"ın varlığından ve güvenlik mevzularından bahsediyordu.

Devamı...      

SOYUTUN ÖTESİNDE: ÇAĞATAY ODABAŞ

_ Kubilay Akman Sayı 167, Mart 2008

En yabandan en moderne doğru sanatın serüvenine bakıldığında, daima soyut olana doğru bir yönelim olduğu görülür. Soyut ifade yolları, sanattaki mistik, henüz açıklanamamış olan yarı karanlık bölgeye dair güçlü izler taşır. Batı sanat dünyasında soyut resmin öncüsü kabul edilen Vassily Kandinsky'ye göre, sanat yapıtının sanatçıdan doğuşu, onun sayesinde hayat ve varlık kazanması, gizemli ve sır dolu bir süreçtir. Bu süreçte kendini temsiliyet (representation) ile sınırlandırmayan her ressam, kaçınılmaz olarak müziğe gıpta eder ve ondaki özgür, soyut zenginliği kendi resminde, adeta renkleri ve formu notalar olarak değerlendirerek uygulamayı hedefler (Bkz. Vassily Kandinsky, Concerning the Spiritual in Art). Çağatay Odabaş'ın sanatı, plastik sanatların ve müziğin ortak arayışına konu olan bu estetik bölgeye dair özgün ve yoğun deneyimlerin bir izdüşümü niteliğindedir. Çağatay Odabaş'ı, iki ayrı çizginin bir halkası olarak görüp değerlendirmek gerekir: Birincisi, o, Türk resim geleneğinde Fahr El Nissa Zeid, Nejad Devrim, Zeki Faik İzer, Sabri Berkel ve günümüze uzandığımızda Burhan Doğançay gibi önemli sanatçılar tarafından temsil edilen soyut geleneğin bugün en genç temsilcisi olarak, bu çizgiyi geleceğe taşıyacak kritik bir köprü olduğunun sinyallerini vermektedir.

Devamı...      

BÖCEKLER, ESKİ YAZILAR VE SURETLERLE ÖRÜLEN TILSIMLAR

_ Kubilay Akman Sayı 107, Ekim 2006

Taşrada veya büyük kentlerin banliyölerinde geçen çocukluklarda böcekler dünyasının ayrı bir yeri vardır. Oralarda böcekler herhangi bir canlı türü olmanın ötesinde gündelik yaşamın mitolojisi içinde derin anlamlara ve gizemlere sahiptir. Çevrenizde akıl almaz bir enerjiyle, içlerinde birer yay varmışçasına sıçrayıp duran çekirgeler, helikopter gibi alçalıp yükselen yusufçuklar, ölümcül zehirleriyle hem bir ürküntü yaratan hem de sizi cezbeden, yaklaşmaya iten akrepler; ilahi bir ışıkla yanan ateş böcekleri vs… Bir çocuk için, tüm bunlar en az etrafındaki insanlar, yapılar, arabalar kadar hayatın bir parçasıdır. Onun yalın belleğinde, her bir böceğin ayrı bir anlamı, işareti, simgeselliği ve rolü vardır. Sonra, zaman içinde böcekler dünyasıyla kurulan bu büyülü temas sonlanır. Çünkü artık büyümüşsünüzdür. Yerden yükselirken giderek toprağa da daha az bakarsınız. Toprak ise böceklerle “sosyalleşebileceğiniz” yegâne mekândır.

Devamı...      

SANATIN ANTİ-TEKNOLOJİLERİ

_ Kubilay Akman Sayı 53, Eylül 2005

Ülkemizde “Fikir ve Sanat Eserleri Kanu”nun ve “sanatçı hakları” meselesinin tartışıldığı şu günlerde, dolaysız olarak konuyla bağlantısı bulunan bir örnekten yola çıkarak alternatif bir açıdan olaya yaklaşmayı deneyeceğim. Mesele daha çok “sanatçı-galerici”, “sanatçı-müzayedeci”, “sanatçı-yayıncı” gibi eksenlerde ele alınırken burada değerlendireceğimiz olgular konunun “sanatçı-sanatçı” ilişkileri çerçevesinde de tartışılmasını hedefleyecekan.

Devamı...      

SADE’IN AHLÂK FELSEFESİ

_ Kubilay Akman Sayı 47, Temmuz 2005

Bütün zamanların en sapkın yazarlarından olan Marquis De Sade, bir edebiyatçı olduğu kadar bir felsefecidir aynı zamanda. Onun, tekrarlamalar ve rakamsal obsesyonlarla dolu, uzun diyaloglarla (Platon da diyaloglarla yazıyordu) felsefi görüşlerin tartışıldığı metinleri aslında Aydınlanma Çağı’nın felsefe klasikleri arasında sayılabilir. Swinburne’e göre Sade’ın “lanetli sayfalarında titreyen nefes, kasırgalarla ortalığı allak bullak etmeye hazırdır. Biraz daha yaklaştığınız zaman çamurlara bulanmış bu kanlı leşte evrensel ruhun atardamarlarını bulursunuz: Oralarda tanrısal kan dolaşır...”

Devamı...      

META GİRDABINDA KAYBOLMAK

_ Kubilay Akman Sayı 103, Eylül 2006

1970’li yıllar Türkiye için ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel bir dizi çalkantıyla yüklüydü. Batılı kapitalist tekellerin (otomotiv, elektronik vd.) ürünlerini montaj üzerine kurulu bir sanayileşme, askeri müdahalenin ardından geçilen aksak “demokrasi” sürecinde koalisyonlarla parçalanmış bir siyasi arena ve yerellikten küreselliğe, küresellikten yerelliğe doğru uzanan, kırılan kültürel yaşantılar… Bir yandan karanlıktan çıkış için umut ışıltıları gözükmekte, öte yandan insanı ve insani değerleri kuşatan yabancılaşmanın boğuculuğu yayılmaktaydı.

Devamı...      

OK, NOW LET’S SAY NEYSE HALİN, ÇIKSIN FALIN; LET YOUR FORTUNE MATCH YOUR STATE (English / İngilizce)

_ Kubilay Akman Sayı 89, Mayıs 2006

see somebody, I don’t know who, but somebody thinks about you very much. I don’t know, maybe some of your relatives or one friend or... I don’t know, somebody you haven’t met for a long time, but that person is thinking of you. So… and you’ll meet that person soon. He or she is coming from somewhere far away only to see you, or meet you. And soon, maybe in the next month, you’ll have some health problem, like flu or something… And you are sleeping, having a rest.

Devamı...      

SOSYAL BİLİMLERDE GÜNCEL TARTIŞMA ÖĞELERİ

_ Kubilay Akman Sayı 83, Nisan 2006

Sosyal teorinin bir “bilimsellik” iddiasıyla genel felsefi düşünce mecrasından ayrılıp özelleşmesinin iki ayrı itici gücü vardır. Aydınlanma Çağı’nın sekülerizmi ve doğa bilimlerinin dolayımlı etkisi. Aydınlanma öncesine kadar, Batı düşüncesinde tarihin ve toplumun ele alınışında, yorumlanışında dinsel-mistik görüşlerin önemli bir belirleyiciliği söz konusuydu. Hıristiyanlık olgusu, Batılı aydınların dünyayı kavrama tarzını büyük ölçüde önbelirliyordu. 17.yüzyılın sonlarında ve 18.yüzyılda dinsel dünya görüşlerinin meşruiyetleri büyük oranda sarsıldı. Yaşanan sekülerleşme sürecinde artık doğal yada toplumsal, tüm olguların ardında maddi bir determinizm mantığı aranmaya başlandı.

Devamı...      

HİP-HOP : GENÇLİĞİN KÜRESELLEŞEN KÜLTÜRÜ

_ Kubilay Akman Sayı 79, Mart 2006

Hip-hop'çıları üzerlerinden düşen bol pantolonları, kent merkezlerinde bazen sokaklarda görülen dans performansları; kendilerine özgü jestleri, mimikleri ve konuşma üsluplarıyla tanıyoruz. Çoğu kişinin herhangi bir müzik akımı sandığı hip-hop'ın çeyrek yüzyılı aşan tarihi ve sosyal-siyasal boyutları pek bilinmiyor.Hip-hop kültürünü oluşturan dört öğe; rapper'lar, breakdancer'lar, DJ'ler ve graffiti sanatçıları ilk olarak Amerikan sosyal yaşamı içinde, 1970'lerde belirgin şekilde kristalize oldular. Bu dört ayrı bileşen, Amerika'nın kentsel alanlarında, siyah “getto”larında gençliğin kendini ifade ettiği estetik bir stil haline geldi ve hip-hop akımının bugüne varan temelini teşkil etti.

Devamı...      

SHIRIN NESHAT VE ALLAH'IN KADINLARI

_ Kubilay Akman Sayı 71, Ocak 2006

İnsan bedenleri tüm diğer insanla ilgili toplumsal mekânlar gibi iktidarların, tahakküm ilişkilerinin, makro ve mikro-siyasetlerin kendilerini tanımladığı, hegemonya mücadelesi yürüttüğü, biçimlendirdiği ve dönüştürdüğü alanlardır. Bize en çok ait olduğunu sandığımız mekânlar olarak bedenlerimiz aslında dışımızdaki sosyal/siyasal ilişkilerden, kurgulardan azade değillerdir. Savaşlar, insan bedeni üzerindeki göstergesel ve fiziki ifadeleriyle sürerler. İktidarlar öz olarak insan bedenine sahip olmak, onu kullanmak, dönüştürmek ve her şeyden ötesi onda var olmak üzere belirirler. Bu tüm toplumsal sistemler için geçerli bir olgudur. Toplumsal hareketler, siyasal fikirler ve dinler kendilerine özgü beden politikaları ve stratejileriyle hüküm sürerler. Hiçbirinde beden üzerinde ikamet eden sosyal bireyin kendisine ait değildir.

Devamı...      

MUSTAFA ATA’NIN DESENLERİNDE RENGİN VE ÇİZGİNİN DİYALOJİSİ

_ Kubilay Akman Sayı 113, Aralık 2006

Bazı sanatçılar, sanatsal serüvenleri boyunca belirli malzemeler ve tekniklerle anılırlar. Onlar farklı tekniklere, araçlara ve malzeme olanaklarına zamanla yönelseler de, isimleri hep o karakteristik yönleriyle beraber anımsanır. Benim için de birçok Türk sanat izleyicisi gibi Mustafa Ata, her şeyden önce bir yağlıboya ressamıydı. Ta ki, geçenlerde onun suluboya ve karakalem desenleri hakkında ressamla sohbet edene kadar.

Devamı...      

COOLEST FILMS FROM CROATIA AND AROUND THE WORLD

_ Kubilay Akman Sayı 59, Ekim 2005

International Experimental Film and Video Festival, 21-25/09/2005 once again proved that Zagreb is a leading cadidate to be one of the most important art centers in Europe. The Croatian art audience had the chance of seeing coolest experimental films from different countries range from Croatia, France, UK to Australia and Japan. Especially The Japanese Retrospective was one of the most exciting experiences during the festival. Peter Tscherkassky: "Instructions for a Light and Sound Machine", Andrés Denegri: "Uyuni" and Kazuhiro Goshima: "z-reactor" won the three-equal award of the festival. David Russo won the audience award with "Pan with us" and Nicolas Provost had "the special mention" with "Papillon d'amour" from the Association 25 fps. The jury especially credited the works: "Play", Matthias Müller & Christoph Girardet; "Warning, Petroleum Pipeline", Jan van Nuenen and "Pan with us" by David Russo.

Devamı...      

BAŞTAN ÇIKARICI BİR ÖĞE OLARAK ÇİKOLATA

_ Kubilay Akman Sayı 97, Haziran 2006

Lasse Hallström’ün yönettiği, Joanne Harris’in romanından uyarlanan Çikolata (Chocolat), 1959 Fransa’sında, koyu katolik boğuculuğun ve ölgün bir sükûnetin hüküm sürdüğü köyle oluşan sosyal-mekânsal fonda haz ve baştan çıkarma olgusunun, insanların erteledikleri veya yüzleşmekten korktukları yitik mutlulukların varoluşunu tartışıyor. Film gösterdikleri kadar göstermedikleriyle de tartışılmayı, üzerinde durulmayı hak ediyor. Öykü, belediye başkanı mutaassıp Mösyö Le Comte’un ve köyün rahibinin merkezinde olduğu karanlık köy atmosferine yabancı bir kadın Vieanne’ın ve kızının katılmasıyla başlar. Köylüler kilisededir ve birkaç hafta kalan paskalya öncesinde yoğun dini duygular hepsinin ruhunu sarmalamıştır.

Devamı...      

AVRUPA YAKASI RÜZGÂRI

_ Kubilay Akman Sayı 127, Şubat 2007

TV’de Avrupa Yakası, Ata Demirer ve Bülent Polat (Şesu) gibi dizinin “lokomotifi” denebilecek oyuncuların ayrılmasının ardından, beklenenin aksine daha geniş bir izleyici kitlesi ve artan beğeniyle izlenmeye devam ediyor. Dizinin başarısında, Gülse Birsel’in titiz bir çalışmayla, ince esprilerle kaleme aldığı senaryo, başarılı oyuncu kadrosu ve kaliteli reji anlayışı kadar izleyicinin aslında çok bilinçli bir tercihle ne tür bir dizi konsepti umduğunu ortaya koyması da etkili oldu. Avrupa Yakası’ndaki insanlık durumları Türkiye’nin mevcut halleriyle örtüştüğü, eleştirel bir tutumu düzeyli bir komedi tarzıyla buluşturduğu oranda daha çok TV izleyicisinin ilgi odağı haline geliyor.

Devamı...      

‘NAMUS MURDERS' IN TURKEY AS A SOCIOLOGICAL PHENOMENON

_ Kubilay Akman Sayı 101, Ağustos 2006

Turkey has a unique position both among Muslim and European countries as located like a bridge between the East and the West, Islam and Christianity, modernity and tradition. And it is possible to witness the reflections of this role and being in-between in economic, political, cultural, artistic and the other social fields. Although the in-between features of Turkey make it richer and more colorful than its neighbors culturally, it may cause some social problems too. ‘Namus Murders' are one of the most tragic ones of these problems. These murders are also named as “tore murders'.

Devamı...      

SURETS OF ORLAN

_ Kubilay Akman Sayı 139, Mayıs 2007

The French performance artist Orlan who was born in the industrial town of St. Étienne, France, has got an extraordinary position in the contemporary art world. She states “art is a dirty job, but someone has to do it” and makes her dirty job with her own body in the most incredible meaning of the word. In her artistic performances she defines as Carnal Art, Orlan transforms her body and her face through surgical operations to criticize the beauty concept of the men-power and the construction of female-subjects in the modern Western societies. Orlan uses surgical operations to deconstruct “the beauty concept” and recreate it in her personal style while women are using esthetic surgery for rejuvenation and to gain the typology of beauty standardized and accepted generally. The critical target of Carnal Art, with the expression of Barbara Rose, is “the hypocrisy of the way society has traditionally split the female image into Madonna and whore”. (1) Rose believes in that she is a genuine artist , dead serious in her intent about the elaborately calculated performances defined as “the theater of operation”. Two essential criteria to distinguish art from nonart, intentionality and transformation are presented in Carnal Art.

Devamı...      

ATA’NIN ANLAM EVRENİNİN SORUNSALLARI

_ Kubilay Akman Sayı 137, Nisan 2007

Birçok sanatçı için kendine yeni bir sanatsal anlam evreni ve özgün bir üslûp yaratmak, yıllarca süren yorucu çabaların temel amacıdır. Kimileri buna yaklaşır, kimileri için bu uzak bir hedeftir, çok azı ise bunu başarıyla gerçekleştirebilir. Mustafa Ata, 70’ler ve 80’ler boyunca içinde bulunduğu arayış süreçlerinde, farklı boylamlarda kendine böyle bir dil yaratabilme gücünü gösterdi. Bir yandan Türkiye’nin ve dünyanın sosyal/siyasal meselelerine duyarlılıkla yaklaşırken diğer yandan semboller, soyutlamalar ve kişisel kurgular/düşlerle örülmüş bir resimsel soluk geliştirebildi. Üstelik bunu, kesintilerle birkaç kez yineleyebilme gücünü de gösterdi. Ressamın süreklilik içinde kopuşlarla yeniden beliren dil-ler-i... Fakat Mustafa Ata’nın asıl başarısı, 90’larda köklü bir kişisel devrimle, geçmişteki üslûbuyla “aşma” (Hegelci anlamda içererek aşma) temelinde bir ilişki kurarak, yeni bir resimsel dile yönelmesidir. Bu, tüm ressamların ve sanatçıların hayalini kurduğu, özgün, yeni, köklü, şahsi ve şahsiyetli sanatsal yaratıcılık düzeyidir. Sadece uzmanların değil, tüm sanat izleyicilerinin de baktığında Van Gogh’u, Picasso’yu, Dali’yi ve tüm diğer ustaları ayırt edebildikleri bazı vasıflar vardır. Özgün bir balans, harmoni, üslûp... Bu sanılabileceğinin aksine bir sınırlama değildir; yani, Van Gogh’un hep ondan beklediğimiz fırça darbeleriyle, hep benzer tonları kullanarak, kişisel ‘perspektif’ duygusuyla imgelerini resmetmesi sanatçı için bir sınırlamadan öte, sınırsız bir anlatım gücü için gereken temel yapı taşlarını oluşturabilmek içindir.

Devamı...      

“ANTİ-POPSTAR” YARIŞMALARI

_ Kubilay Akman Sayı 131, Mart 2007

Son yıllarda TV izleyicisinin dikkati büyük oranda “popstar yarışmaları” ile cezp edilmiş durumda. İnsanlar destekledikleri “star adayları”nın başarısıyla heyecanlanıyor, yenilgisiyle üzülüyor ve cep telefonları ellerinde, manipüle edilmiş bir star oluşturma sürecine yarı-etken olarak dahil oluyorlar. Ne var ki, yarışmaların amacı Türkiye’ye star kazandırmak ve bu olayı halkın katılımıyla gerçekleştirmek gibi görünse de, bu hedefin yakınından dahi geçilemiyor. Bugüne kadar Popstar ve türevi yarışmalardan çıkan, toplumda genel kabul görmüş, bir Ajda Pekkan, Sezen Aksu ya da Tarkan ayarında star bulunmuyor. Neden? Tüm bu yoğun ilgiye ve gündemin işgal edilmesine rağmen popstar yarışmaları niçin amacına ulaşamamıştır ve öyle görülüyor ki ulaşamayacaktır? Cevabın birçok bileşeni olmak durumundadır. Kısa başlıklar halinde bazı eleştirel önerilerim olacak. Öncelikle, global bir model temel alınarak Türkiye’ye uyarlanan program ve projelerin, her ne kadar toplumdan yaygın ilgi görse de, ülkenin kendi iç dinamikleriyle gelişmesi gereken bir pozisyonu (starlık) yaratması beklenemez. Bir ülkede star oluşumunun sayısız dinamiği vardır, ama bunlardan hiçbiri bu formatta bir yarışma değildir.

Devamı...