2014 Mart Seçimleri Toplumun Etik Çürümeyi Seçimidir

_ Bora Ercan Sayı 257, Nisan 2014

Bu yazı yazıldığında seçimin belirsiz sonuçları belirsizliğini hala daha koruyordu. Bu gidişle daha da koruyacak ve hiçbir zaman halkın iradesini yansıtmayacak 30 Mart 2014 seçimleri. Bu seçimler, toplumun bir kesiminin yolsuzluğa sırtını dönmesinin iktidara verdiği güven ortamında gerçekleştirildi. Bunca kanıta rağmen yolsuzluğa inanmayan iktidar kitlesi seçim hilelerine de inanmayacaktı.

Devamı...      

2010 BİTERKEN SAPTAMALAR

_ Bora Ercan Sayı 229, Aralık 2010

Yaşım ilerledikçe mottom “insana dair hiçbir şeyin beni şaşırtmayacağı,” oldu. Bu söz, yanılmıyorsam Montaigne’nin. Bu sözü “Türkiye’ye dair hiçbir şey beni şaşırtmıyor artık,” diye kullansam, belki kıyısından köşesine yeni bir şey katabilirim literatüre. Buradaki şaşırma/şaşırtma, sözcük anlamının çok ötesinde kullanılıyor elbette. O kadar çok şaşırıyoruz ki, daimi bir şaşırma halindeyiz, ötesi yok! Şaşırma ve şaşırtmak o kadar da kötü değildir, hatta eğitim amaçlı da kullanılır. Zen rahipleri öğrencilerini koan adı verilen, sonucu olmayan, saçma görünen paradoksal sorularla şaşırtır, Zen ustaları öğrencilerinin dizgesel, alışkanlıklarla dolu düşünsel sistemlerini kırmayı amaçlar koanlar yoluyla. Biz de bir takım koanik saptamalarda bulunalım cennet ülkemizin hali hakkında.

Devamı...      

Gavur Ölüsü Gibi-Madenci Ölüsü Gibi

_ Bora Ercan Sayı 263, Haziran 2014

Türkçede ne anlama gelir ‘Gavur Ölüsü Gibi Ağır Olmak,’ Gavur, yani gayrimüslüm, yani müslüman olmayan. Anadolu’nun müslümanlığa ihtida etmemiş, kılıç müslümanı olmamış Ermenileri, Rumları. Onların cesetleri neden ağır olur? İnsan insandır. Ölüsü de dirisi de aynıdır. Fakat galiba miktar fazla olunca ölüleri taşımaktan yorulanlar bu sözü söylemiş. Savaşta ölüm var, kıyım var, yaşamın fitratında var, değil mi?

Devamı...      

ZAFER BOZKAYA İLE İRAN, PAKİSTAN VE HİNDİSTAN ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

_ Bora Ercan Sayı 79, Mart 2006

" Hindistan uzmanı olmanın yolu ister istemez komşumuz İran'dan geçiyor. Senin de dediğin gibi bir ülkenin tek başına uzmanı olmak mümkün değil. Onu bulunduğu coğrafyada, ait olduğu kültürde ve tarihindeki oluşumlarda incelemek gerekiyor. Hindistan Gezi Rehberi kitabımda da belirtmiştim, Hindistan'a giden karayolunun kapısı İran'a açılıyor. Türkiye'nin İran ile olan sınır kapısının İran tarafındaki ismi Bazargan, yani bizim çocukluğumuzda söylediğimiz bir tekerleme gibi “Aç kapıyı Bezirganbaşı” Bazargan kelimesi tüccar anlamında kullanılıyordu o dönemlerde ... Evet, Pakistan bir tür uydurulmuş ülke sayılabilir. Bunun nedenini yakın tarihe bakarak görebiliriz. Gandi zamanında iç savaş yaşayan Hindistan, İngilizlerin etkisiyle ikiye bölünmek zorunda kaldı.

Devamı...      

13 YIL ÖNCESİNDEN BİR SAVAŞ PROTESTOSU

_ Bora Ercan Sayı 3, Mart 2004

Ankara'da Ocak başlarında soğuk günlerdi. Önceki günlerde yağmış olan kar yer yer buzlaşmış, rengi de karararak sanki bir çamur kütlesi halini almıştı. Okulda final dönemiydi, Türkiye ise bir savaşın eşiğinde. Her şey nasılda anlamsızlaşıyordu kütüphanede ders çalışırken bir görevli kapının üzerine 'sığınağa gider' diye bir yazı yazdığında. Ders çalışmaya nasıl devam edilebilirdi ki. O günlerde bir yandan Türkçe'de 'konuşlanmak' gibi yeni sözcükler kullanıma giriyor, bir yandan da CNN ve BBC televizyonları naklen savaş yayını yapıyorlardı

Devamı...      

SINIRLAR, LİVANELİ VE ESAYAN

_ Bora Ercan Sayı 211, Ocak 2010

SINIRLAR, LİVANELİ VE ESAYAN Bora Ercan Şu günlerde hiç olmadığı kadar sınırlarla uğraşıyorum. Matematik bölümünü bitireli, limit, Ebas, Eküs problemlerini çözeli yıllar yıllar oldu, ama sınırlar döndü dolaştı yine beni buldu. Wittgenstein okuyorum dilin sınırlarında. Zen ile zihnin sınırlarında dolanıyorum. Elime ne zaman gazeteyi alsam, toplumdaki kötülüğün sınırları, bazı gazetecilerin yalakalıklarının sınırları, ekonomik krizlerdeki derinliğin sınırlarını ister istemez düşünüyorum. Bu ülkede, bunca şeye üç maymunu oynamadan tanık olmak kolay iş değil. İnsanın çok sağlam bir midesinin, sağlam bir başının olması gerekiyor, ağrıdan kıvranmamak için. Hele ki Türk solunun tarihi hayal kırıklıklarının, yenilgilerin, umutsuzlukların tarihiyse. Her ne kadar “mesele yenilmekte değil teslim olmamakta” dese de Nazım Hikmet, “umutlu olmak değil umut yaratmak zorundayız” dese de Behice Boran..

Devamı...      

GOD'S OWN COUNTRY: KERALA*

_ Bora Ercan Sayı 177, Haziran 2008

Even before visiting Kerala, I knew that I was going to like it very much. I had a somewhat strange feeling I couldn't define before going there. No, it was not just happiness, a feeling of curiosity or the pure feeling that arouse when I saw the idyllic pictures of Kerala or listened to the experiences of my friends who had been there before. It was in the afternoon and I was sitting just next to the window. The plane was somewhere between the clear sky and the the blueness of the Indian Ocean -the so-called Arabian Sea. I felt so excited that I didn't know what to do for a few seconds when the shores of the Subcontinent started to become visible. We were flying from the North to the South by following the west coast of India. I opened my eyes wide to seize each second and jot down the first thoughts coming to my mind. My heartbeats were getting fast as I realise that in a few seconds I was going to be in Kerala.Keralans hardly find the words to define the beauty of their country. Officially they say Kerala is the No1 state of India with a hundred percent literate people, world-class health care system, the lowest infant mortality and highest life expectancy rates, the highest physical conditions as well as the best law and order conditions in India.

Devamı...      

ÖLÜMSÜZ, GÜVERCİN VE AKREP

_ Bora Ercan Sayı 131, Mart 2007

Bizi zorla faşist yaptılar abi!” nereden anlamıştı da beni, böylesine içten konuşuyordu. Sonuçta hepimizde aynı üniforma vardı, hepimizin saçları kazılıydı ama her nasılsa kimin ne olduğu da kolayca anlaşılıyordu. Koğuş arkadaşımdı o cümleyi söyleyen. Güneydoğu’da görevli bir polisken Adana’ya tayin edilmiş... ** Hiçbir anım yok o günlere dair, insana yapılan en büyük zulümlerden biridir askerlik! Bugünlerde çağrıştı bu konuşma, zihnimde nereye gömdüysem çıka geldi, çalkantılarla. ** Şu son günlerde başka şeyler de çağrışıyor zihnime. Vasili Vasilikos’un aynı adlı eserinden Costa Gavras’ın yönetmenliğini yaptığı Z ya da Ölümsüz. Film; Yunanistan’da Hıristiyan ve Yunan manevi değerlerini korumak bahanesiyle, bir lumpenin, seçimle işbaşına gelmiş sosyalist milletvekiline yaptığı suikastı konu alıyor. Devlet tarafından tutulmuş bir kiralık katili namuslu bir savcı soruşturur...

Devamı...      

DAKTİLO YA DA MEKTUPLA GELEN BİR YAZININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

_ Bora Ercan Sayı 37, Nisan 2005

Ne yazdığımızdan öte nasıl yazdığımız önemlidir. Bu önermenin çeşitlemeleri de yapılabilir: Ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimiz; nereye gittiğimiz kadar nasıl gittiğimiz; ne düşündüğümüz kadar da nasıl düşündüğümüz önemlidir. Bu çeşitlemelerden konumuzla ilgili olanı ise neyi nasıl okuduğumuzdur. Çağımız hız çağı. Üretimde hız her şeyin, tüm etik, insani değerlerin önünde. Bu hastalık kültürel üretim için de geçerli, ne yazık ki. Örneğin, artık bilgisayar kullanmayan yazar neredeyse yok. Bilgisayarda yazmanın teknik olarak sağladığı kolaylıklar elbette tartışılmaz. Fakat bu teknik kolaylıklar da, her şeyin karşıtıyla gelişmesi olan diyalektik gereği, beraberinde köklü aksaklıkları getiriyor. Yazarken kaç kez yap-boz yaptığımızı düşünelim örneğin ya da düşünsel süreçle üretim süreci arasındaki zamanlamayı. Sanki yazılar bilgisayardan ‘premature’ çıkıyor. Ekranda metnin elde tutulamamasından kaynaklanan eksiklikler, gözden kaçan yanlışlar da cabası. Burada Sadık Yemni’ye de bir atıf yapmak durumundayım. Son romanı Yatır’ı, metinlerin kayıtlı olduğu disketleri attıktan sonra içine sinerek bitirebildiğinden söz etmişti bir sohbetimizde.

Devamı...      

YAŞASIN İRRASYONALİZM-III

_ Bora Ercan Sayı 17, Ağustos 2004

Yaşasın irrasyonalizm, ‘burası Türkiye’ diyen insanların yüzüne bir tokat olsun diye yazılıyor. Çünkü saçmalıklar er ya da geç herkesi etkiliyor, bu saçmalıklardan kısa vadede kazanç sağlayanları bile. Ancak bu sonuncusu olsun, yazdıkça yazmanın da çok fazla bir anlamı yok. Aslında bir süre sonra, diyelim 3-4 yıl, bellek yoklarsak eğer: biz demiştik, bak oldu, yani, ne yazık ki olması istenmeyen gerçekleşti diyebiliriz belki. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının çoğunda Nasrettin Hoca’dan bu yana dünyanın merkezlerinde yaşadıkları inancı var. Görsel kültürün eksikliği nedeniyle de kafasını kaldırıp nesnelere baktığında bile inanılmaz bir algılama/yorumlama eksikliği söz konusu insanlarımızda.

Devamı...      

RESMİ İDEOLOJİDE KIBRIS TERMİNOLOJİSİ

_ Bora Ercan Sayı 13, Temmuz 2004

18 Mart 2002 ne kadar yakın bir tarih değil mi? Daha üzerinden 2 yıldan biraz fazla zaman geçmiş üzerinden, bir ülkede bu süreçte ne değişebilir ki! Bu yazının o dönemde yayımlanan medyakronik adlı basın eleştirisi sitesinde yayımlanış tarihi. Değişime başka bir gösterge böylesine gereksinim duyulan bir sitenin artık yayında olmamasıdır. Bununla birlikte Kıbrıs sorununda da ciddi değişikler olmuştur. Bu yazı o gün yazılan yazının bir güncellenmesi gibi algılanabilir, buna ek olarak da küçük bir bellek yoklaması yapmış oluruz belki. Bazı ülkelerde yöre isimleri hep sorun olagelmiştir. Sınırlarını tarihin ya da coğrafyanın değil de, siyasî oyunların belirlediği böylesine ülkelerden olan Türkiye'de Yukarı Mezopotamya, Pontus gibi coğrafi tanımlamalardan rahatsız olunur.

Devamı...      

YAŞASIN İRRASYONALİZM -BÖLÜM I

_ Bora Ercan Sayı 7, Mayıs 2004

En yalın rasyonalizm akılcılık demektir. Türkçe’de ön ek olmadığından dolayı irrasyonalizmin karşılığını son ek kullanarak akıldışılık olarak verebiliriz. Ancak bu sözcüğün irrsayonalizm kavramını yeterince karşıladığı da söylenemez. 20. yüzyılın en önemli filozoflarından Wittengstein “dilimizin sınırları dünyamızın sınırlarıdır’ der, bu sözü bir toplumun dili için de geçerli kılabiliriz. Dilerinde kar sözcüğünü onlarca farklı şekildeki karşılıklarıyla kullanan kuzey kutbu halkları ve dillerinde kar sözcüğü bulunmayan ekvator bölgesi halkları buna verilebilecek en iyi örneklerdendir. Türkçemizde irrasyonalizm sözcüğünün yaygın ve anlaşılır bir karşılığının olmaması da irrasyonalitenin tutarlılığı olsa gerek.Daha önce de İzinsiz Gösteri’de yayınlanan makalelerde sayılarla toplumların arasındaki ilişkiler vurgulandı.

Devamı...      

ÇAĞIMIZIN YAZARLIĞI VE TARTIŞMA KÜLTÜRÜ ÜZERİNE BİR DENEME

_ Bora Ercan Sayı 223, Şubat 2010

Fransız yönetmen Françoise Ozon’un Havuz adlı filminde başrol oyuncusu olan yazar başka bir ülkeye (Fransa’ya) yeni kitabını yazmak için gider. Yanında dizüstü bilgisayarı ve neredeyse bir kitap boyutunda kolayca taşınabilen yazıcısı vardır. Dosyalar bilgisayarda ardı ardına açılır, yazılanların dökümleri anında kağıda alınarak düzeltmeler yapılır. Birkaç hafta sonra yazarın Fransa macerası sona erer. Ülkesine (İngiltere’ye) dönmesiyle kitap hazırdır. Bu güzel filmi sadece bir boyutuyla ele alarak bir örneklemede kullanmakla umarım filme karşı haksızlık yapmamışımdır. Bir yazarın kitabını ne şekilde, hangi sürede yazacağı yapıtı dışlayarak üzerinde kafa yorulacak, yorum yapacak bir konu olamaz elbette. Ayrıca, günümüzde kent yaşamının ayrılmaz bir parçası olan bilgisayarların yazınsal yazarlıkta kullanımının önemi de tartışılmaz. Benim derdim sadece bu sürecin sonuçlarında oluşmuş olan yapıtların niteliğini günümüzün temel sorunlarını de içerleyerek tartışmak.

Devamı...      

MANCHESTER GÜNLERI BAŞLARKEN

_ Bora Ercan Sayı 197, Eylül 2009

Manchester bir üniversiteler kenti. Şehirde dünyaca isim yapmış UMIST (The University of Manchester Institute of Science and Technology, The Manchester Üniversitesi gibi okullarda yine dünyanın neredeyse her yanından öğrenci ve akademik personel bulunuyor. Bir de şehrin merkezinde Kızılay meydanı gibi bir meydan. Bunlar bile Ankara’ya benzetmem için yeterli, belki de bundan dolayı ben daha çok İzmir’den Ankara’ya ilk gittiğim günlerdeki ruh halindeydim. Eylül sonlarında İzmir’de daha yaz yaşarken Ankara’da serin bir havayla karşılaşırdım, dudaklarım kurur, çatlardı. Eh, Manchester’da da tipik bir kuzey havası, yani yağışlı bir hava vardı. Bunların yanında, tabii en önemlisi yeniden başka zorluklarla karşılaşmaktı. Yabancısın, kimseyi tanımıyorsun, kalacak yer henüz ayarlanmamış, para sınırlı, Mancunian, yani Manchester aksanı denilen dili anlama çabası, sanki F vereceklermiş gibi gramer hatası yapmadan İngilizce konuşma işleri....

Devamı...      

FATİH AKIN SOLCU MİLİTAN'IN KIYISINDA

_ Bora Ercan Sayı 157, Aralık 2007

Yaşamın Kıyısında Fatih Akın'ın son filmi. Kurgusu, konusu, kahramanları; her şeyden önce de tabulara karşı cesurca yaklaşımıyla, aldığı ödüller bir yana, şüphesiz bir Fatih Akın sineması vardır. Duvara Karşı'da olduğu gibi Yaşamın Kıyısında kozmopolit yapısı ve hayata tek elle tutunanlarla tutunamayan kişilikleriyle kendini izlettirir. Bu tiplemelerden solcu militan ve onun hamisi görevini yüklenen Alman öğrenci kız diğerlerinden filmin başından sonuna kadar çok da ayrıksı durur. Diğerlerinin mükemmeliğinin yanında onların sıradanlığı filmi gölgeler. Bu mükemmellik ya da sıradanlık oyunculukla ilgili değil doğrudan senaryoyla, yani seyaryoyu da yazan yönetmenle ilgilidir. Sempatizan olmanın ötesinde silah bile taşıyabilecek, hatta 1 Mayıs'a silahla gidebilecek kadar örgütte rolü olan üniversite öğrencisi solcu militan gösteri esnasında çıkan arbede sonucu polisten kaçarken cep telefonunu düşürür!!!Oldu mu ya şimdi? Film bu diyeceğiz ama bu kadarı da garip çünkü telefon defteri bile olmaması gereken birinin cebinde gerçek isimlerin de kodlandığı bir cep telefonun çıkması anlaşılmaz.

Devamı...      

İLHAN BERK’İN ADLANDIRMALARI ÜZERİNE

_ Bora Ercan Sayı 113, Aralık 2006

Bazı, şiir doğduktan sonra senden bağımsızlaşan bir bebeğe benziyor… Büyüyor, başkalarıyla iletişime geçiyor, kendi yaşamını sürdürüyor. Senin denetimin dışında hiç bilmediğin başkalarına ulaşıyor. Onun nerelere yolculuk yaptığını, kimlerin odasına, kimlerin kalbine girdiğini, gittiği o yerlerde nasıl ateşler yaktığını, nasıl fırtınalar kopardığını çoğu kez bilemiyorsun. Dünyaya getirdiğin bu bebek, bazen gözyaşlarıyla ıslanan o içli satırlar; zalim, kalem kıran yargıçların eline de geçebiliyor.

Devamı...      

CLASSIC EROTICA

_ Bora Ercan Sayı 97, Haziran 2006

Cinselliğin, yazınsal ya da sözel sanatlarda işlenmesi, görsel sanatlarda işlenmesi kadar eskidir insanlık tarihinde. Dünyanın her bölgesinde, gerek yazılı toplumların eski metinlerinde gerekse sözlü toplumların söylencelerinde cinsellik çok çeşitli şekillerde yer alır. Daha önceki yazılarımızda ve tartışmalarımızda zaman zaman göndermeler yaptığımız Kama Sutra, Ananga Ranga, Permufed Garden, Binbirgece Masalları gibi eserler bu yazınsal eserlere en önemli örneklerdir. Bu klasik yapıtlar zaman zaman çeşitli ülkelerde yasaklanmış, sansüre uğramıştır. Bu noktada, cinselliğin çağlar boyunca özgürlük mücadelesi için bir araç olduğu da sugötürmez.

Devamı...      

JEMMA SMITH İLE SÖYLEŞİ

_ Bora Ercan Sayı 61, Kasım 2005

"İngiltere'deki birçok tıp okulunda, eğitiminizin bir kısmını yurt dışında tamamlama imkanınız var. Nereye gideceğinizi ve ne yapacağınızı siz seçebilirsiniz, İngiltere'de kalabilirsiniz de, dağcılarla, uçak doktorlarıyla, pratisyen hekimlerle ya da ilginizi çeken herhangi bir konu hakkında çalışabilirsiniz. Nepal'i görmek hep istediğim bir şeydi. İşte bu yüzden oraya gitmeye yani dünyanın o kısmını tercih etmenin o ülkeyi ve o ülkenin insanlarını tanımada mükemmel bir fırsat olacağına karar verdim. Pediatri (çocuk sağlığı) her zaman için ilgi alanım olmuştu. Ben de Nepal'de pediatri olanaklarını inceledim ve koca Nepal'de sadece bir tane pediatri hastanesi buldum o da Katmandu'daydı. Katmandu'ya gitmek için başvurdum ve kabul edildim. Beş haftamı Çocuk Hastanesi'nde çalışarak geçirdim. Hastanede çalışırken aynı zamanda gene o bölgedeki bir yetimhanede de çalıştım. Benim için mükemmel bir tecrübeydi. Çocuklarla çalışmak ve onlarla vakit geçirmek bana hayata başka bir açıdan bakmayı öğretti."

Devamı...      

SAHİBİNİ BULAMAYAN EMANET

_ Bora Ercan Sayı 31, Mart 2005

1980’lerin sonuydu. 2.Yurt 509 No’lu odada, böcek popülasyonunun dengelenmesi için onca yıldır yapılmamış olan ‘dip temel’ temizliği yapmaya karar veriyoruz. Yıllardır yerinden oynamayan çalışma masalarının ve dolapların aralarının ne durumda olduğunu tahmin edersiniz, ancak o an orada bizi başka bir sürpriz, biri elbise dolaplarının altına, diğeri de çalışma masalarının arasına özenle yerleştirilmiş iki kitap bekliyordu. Bu kitaplardan birini ben, diğerini de odadan başka bir arkadaşım aldı. Bendeki kitap ise onca baskınlardan, aramalardan, yollardan sonra kitaplığımda güven içinde gerçek sahibini arıyor.

Devamı...      

GEORGE CHRISTODOULIDES İLE KIBRIS EDEBİYATI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

_ Bora Ercan Sayı 13, Temmuz 2004

"Dilin, Kıbrıslıtürk ve Rumların arasına duvar örüldükten sonra bir engel olduğunu kabul etmek gerek. Nitekim otuz yıldan fazla zamandır iki toplum birbirlerinden ayrı yaşamaktalar. Diğer bir yandan da dil insanların sevinçlerini, üzünçlerini, umutlarını acılarını ifade aracıdır. Kıbrıslıtürk ve Rumların birleşik bir ülkede barış içinde yabancı ordulardan ve dış müdahalelerden uzak bir şekilde aynı umut ve beklentileri paylaştıklarına inanıyorum. Bunlar eğer sokaktaki insanların düşünceleriyse biz yazarlar daha da ötesini isteriz. Ne yazık ki, duvar bizim edebiyatlarımızı da ayırdı birbirlerinden. Birleşik bir Kıbrıs edebiyatının varlığı konusunda fikrimin olmadığını üzülerek kabul etmeliyim. Bunca ayrılık süreci boyunca Kıbrıslırumlar Yunanistan Kıbrıslıtürkler ise Türkiye ile ilişkilerini kuvvetlendirdiler, böylece edebiyatları da birbirlerinden birçok açıdan ayrıldı."

Devamı...      

Başka Taraflardan Bir Bakışla Gezi

_ Bora Ercan Sayı 251, Mart 2014

Türkçe önden eklemeli dil bir değildir. Latin kökenli dillerde sözcüğü olumsuz yapan a öneki ile 12 Eylül 1980'den sonra apolitizasyon kelimesi sayesinde daha çok içli dışlı olduk. Buradaki konu, kitlelerin politikadan uzaklaştırılmaları değil soldan uzaklaştırılmasıydı. Darbenin asıl amacı da buydu, ancak askerler ayarı kaçırıp solu yok ederken sağ ideolojiyi o kadar beslediler, büyüttüler ki sonunda o ideolojinin yarattığı güçlü iktidar bugün en büyük destekçisi askerleri içeri tıktı çünkü en büyük destekçiler en büyük rakiplerdir aynı zamanda.

Devamı...      

RAŞİTİK MODERNLİK

_ Bora Ercan Sayı 239, Temmuz 2011

Eğitim bilimi ilkokulda somut dönemde olan çocukların daha çok somut işler ve analitik düşünce tarzını geliştirici oyunlarla eğitilmeleri yönünde olmasına rağmen Türkiye’de, tam tersi, sözele dayalı ezber dersler yoğunluktadır. Birçok ilkokul korkutucudur. Bahçedeki Atatürk büstünden, duvarlardaki 36 Osmanlı Padişahı’nın resimlerine; her sınıfta olması gereken Atatürk resmi, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve İstiklal Marşına kadar yüzlerce nesne genç beyinleri köreltmek için gizli/açık hizmet verir. Garibim öğretmenler ne yapsınlar başka bir türlüsü mümkün mü? Bütün bunlar elbette sakat bir tarih anlayışının sonucudur. Sonuçta da bu toplum ve devlet hangi çağda yaşadığını unutarak bir takım tarihsel filmlerle/dizilerle cebelleşir.

Devamı...      

YENİ ÇAĞ DİNLERİ DOSYASINA BİR ELEŞTİRİ

_ Bora Ercan Sayı 227, Ekim 2010

Birgün Pazar’ın 4 Nisan tarihli nüshasında yayımlanan dosya konusu olan “Yeniçağ Dinleri” üzerine yazılan yazılar ne yazık ki maddi yanlışlarla ve önyargılarla doluydu. Her yazar, konunun bir parçasını, görmeyenlerin fil tarifi yapmasına benzer şekilde ele almış, yazarlar konuyla ilgili bırakınız iyi bir kaynak araştırması yapmayı google bile kullanmamış. Yazıların kapsamı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın saptamaları doğrultusunda gelişmiş. Ruhsal açlık çeken insanların kendilerini bir takım ruhsal kökenli gruplara bağlayarak bu açlıklarını bir nebze olsun dindirme çabası… Bu gruplar olarak da örneğin Budizm’in ve Zen Budizm’in adı verilmiş. Budizm, kökleri Hinduizm dayanan, günümüzden 2500 yıl önce ortaya çıkmış ve yoğunlukla Güneydoğu Asya’da milyonlarca inananıyla, Buda’nın öğretilerine dayalı tanrı inancının olmadığı bir dindir. Bir yeniçağ dini değildir.

Devamı...      

SİYASİ KRİZ, EKONOMİK KRİZ, OĞLAN OLURSA CHRIS, KIZ OLURSA CHRISTINE

_ Bora Ercan Sayı 173, Nisan 2008

Köşe başında basit bir trafik kazası olsa insanlar hemen toplaşır. Birden nasıl olur da o kadar insan birikir. Anlaşılmaz. O anda herkesin işi gücü hasar tespitidir. Herkes de uzmandır. Artık bu gibi durumlarda polis de gelmeyecekmiş. Yani gerçekten bu insanlarımıza ihtiyacımız olacak, ama tabii ki durum göründüğü denli naif değil. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Zeytinburnu'nda çıkan yangını izleyenler de yaşamlarını yitirdiler. Başka bir açıdan da, gündüz vakti, örneğin Trabzon gibi yerlerde yaşanan linç olaylarında, binlerce insanın gözü dönmüş bir şekilde bir araya geldikleri sorulabilir. İşsiz erkek kalabalıkların faşizminden başka bir şey değildir bu nicelik ve kolay anlaşılabilecek bir kavramsallaştırma yaparsak "içe dönük sosyal patlamadır" ki bu da bizzat devlet tarafından yönlendirilir. Aksi takdirde bu enerji hep potansiyel tehlikedir. Zaman zaman havası alınmalıdır. Ölüm, herkes için bir başkasının ölümüdür. Başka ölümlere duyarsızlaşan insanlar, dolayısıyla da kendi yaşamlarına duyarsızlaşırlar. Kin, nefret, öfke ve kanla nereye varılabilir, nasıl yaşanabilir? İşin aslı, yaşam tarzımız da ölüm tarzımızı belirler. Ne demişler: "Su testisi su yolunda kırılır".

Devamı...      

TİLKİ İLE ÇOBANALDATAN, MUSKA VE MUSON ŞARKILARI

_ Bora Ercan Sayı 139, Mayıs 2007

Bu yazı, birbirinden ayrı görünmekle birlikte birçok ortak özelliği olan üç ayrı kitap hakkında. Taner Baybars genç yaşında ülkesi Kıbrıs’tan çıkmış ve adaya bir daha hiç dönmemiş bir şair. Her ne kadar az sayıda Türkçe yazılmış şiirleri olsa da esasen İngilizce, biraz da Fransızca yazıyor şiirlerini. Şiirinde çocukluğun beşeri ve fiziki coğrafyasının imge dünyası genç yaşında yerleştiği farklı ülkede özel bir hal almış. Kökenleri gereği zaten kozmopolit olan Baybars, bir Doğu Akdeniz adasından bir Kuzey Denizi adasına olan yolculuğu sonucunda dilini daha da melezleştirmiş; imgenin sonsuz kullanım biçemlerinde doğrusal ya da düzlemsel değil uzaysal bir şiir çıkarmış ortaya. Bu şiirlerin Türkçeye kazandırılması işini hem şairi hem de onun şiirini en iyi yorumlayabilecek kişilerden biri olan Kıbrıslı Şair Gürgenç üstlendi. YKY tarafından, benim Nisan’da kitap bereketi dediğim şekilde çıktı. Sahi en son ne zaman şiir okumuştuk?

Devamı...      

1933 YILINDAN BİR KİTAP: BUDDA

_ Bora Ercan Sayı 127, Şubat 2007

1930’lu yıllar gerek Türkiye için gerekse dünya için çalkantılı yıllardır. Birinci Dünya Savaşında yarım kalan paylaşım ve hemen sonrasında gelen ekonomik buhranlar Dünyayı yeni bir savaşa hazırlarken ülkemizde de 18.yüzyılın sonlarından itibaren ivmelenen ancak sonrasında İmparatorluğun parçalanmasıyla duran yenilenme hareketleri, kurulan genç devletle tamamlanmak üzereydi. Bu devrimlerden en etkili olanı şüphesiz harf devrimidir. 1928 yılında yapılmış olan harf devrimi kimi aydınlara göre bütün bir milleti bir gece okumasız yazmasız kılmak, kimi aydınlara göreyse çağdaş bir ulus olmanın gereğiydi. Bu tartışma günümüzde de sürüyor, ancak biz bu konuda şu an için nötral duralım asıl konumuza girelim.

Devamı...      

ETNOCİNSELLİK, ETNOPORNOGRAFİ YA DA BİR KAVRAMSALLAŞTIRMA KARMAŞASI - II: EGZOTİĞİN EROTİK SÖYLENİ

_ Bora Ercan Sayı 79, Mart 2006

Toplumların kendilerinden olmayanları tanımlamaları yeryüzünün her yerinde her çağda yaygındır. Eski Yunan'da Yunanca konuşmayan herkes barbardı. Batılı için Amerika yerlisi “kızılderili”diydi ancak bir Amerikan yerlisi için de Batı Avrupalı “soluk benizli”. Steve Biko, “siyah güzeldir” kampayasından dolayı yargılanırken hakim ona ‘sen siyah değil kahverengisin' dediğinde, onun da yanıtı ‘sen de beyaz değil pembesin' şeklinde olmuştu. Doğu ve Güney Asyalılara çekik gözlü denir, onlar için de diğerleri yuvarlak gözlüdür. Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar için İngilizcede “tersten yürüyenler” denir. Oysa, onları öyle adlandıran diğerleri de onlara göre tersten yürür.

Devamı...      

NIKI MARANGOU İLE KIBRIS EDEBİYATI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

_ Bora Ercan Sayı 13, Temmuz 2004

"Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk edebiyatlarından söz etmek bunca zamanlık ayrılıktan sonra oldukça zor, öte taraf hakkında bilgilerimiz çok az. Eğer dili edebiyatın ana maddesi olarak kabul edersek Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk edebiyatlarını ayırabiliriz birbirinden: İki farklı dilin, dinin ve geleneğin edebiyatları olarak. Elbette aynı adada yaşamanın ve ortak bir tarihe sahip olmanın sonucu olarak benzerlikler de vardır. Ancak bu benzerliklere rağmen bilgimiz olmadan bu konuyu nasıl sorgulayabiliriz? Geçerliliği olan cümleler sarfetmek için çeviriler yoluyla fikir sahibi olmalıyız. "

Devamı...      

YAŞASIN İRRASYONALİZM-BÖLÜM II

_ Bora Ercan Sayı 11, Haziran 2004

Yıllar önce Ankara’nın orta yerine, tam da okulların açıldığı dönemde, Başbakan Tansu Çiller imzalı bir pankart asılmıştı. Pankartın üzerinde ‘eğitim en önemli sorunumuzdur’ yazıyordu. Bu ülkenin en iyi bilinen, her an da yaşayan bir sorunun, sorun olduğunu yineleyen bir Başbakan’dan böyle bir söz duymamız karşısında, o başbakan Çiller olduğu için pek de şaşırmayız elbette. Son yıllarda, her ne kadar toplumun değer yargıları değişmiş, bazı aileler bilgi eğitiminden umut keserek çocuklarını manken, şarkıcı, futbolcu yapmaya çalışsalar; onları pop star, futbol star, gelin-damat star gibi yarışmalara soksalar da Türkiye’de hala daha yemeden yediren, içmeden içiren aileler çocuklarının doğru düzgün eğitimleri için her şeyi vermeye hazır.

Devamı...      

DÜŞ, AŞK VE ŞİİR

_ Bora Ercan Sayı 5, Nisan 2004

I.Düş gördüğümüzden söz ederiz ancak yanılırız. Düş görmeyiz, onu duyarak, dokunarak, koklayarak, işiterek ve tadarak düş yaşarız. Koklanan düşü tanımlama, tadını aldığınız düşü başkalarına anlatamama korkusu biz insanoğlunun önemli özelliklerinden birini köreltmiştir. Düşümde gördüm, bir şeyler yiyordum, acıydı, demek değil istediğim: düş tattım acıydı demek.Bu ikisi birbirinden elbette çok farklıdır. Çünkü tat alma için mutlaka bir şeyler yemek, ya da yeme eylemini ön plana çıkarmaya gerek yoktur. Bunu kolaylıkla başka duyulara da uyarlayabiliriz. Düş kokladım, düş dokundum, düş duydum gibi.

Devamı...      

Karnaval, Şenlik, Bayram ve Dans

_ Bora Ercan Sayı 257, Nisan 2014

İnsanoğlunun doğa olaylarıyla birebir ilişkisinin bir yansıması da baharın gelişini, yazın başlangıcını, gündönümlerini, bağbozumlarını toplumsal bir etkinlik, bir kutlama haline getirmesidir. Yerkürenin insan olan her yerinde, her çağda, her dönemde şenlikler müziklerle, danslarla, kurbanlarla, yemeklerle, içmeklerle kutlanagelir. Göçlerle, doğal afetlerle, savaşlarla, toplu din değiştirmelerle şenliklerin nedensellikleri değişse de içerikleri pek değişmemiş, temel mantık bireysel anlamda tiyatro oyunlarıyla bir katharsis yaşanması, toplumsal anlamda da sosyal aidiyetlerin kuvvetlenmesiyle bir iman tazelenmesidir.

Devamı...      

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI VE BİZLER

_ Bora Ercan Sayı 197, Eylül 2009

Dünya yüzeyinde vatandaşıyla bu kadar yüzgöz olan pek az ülke var, ülkemiz de bunlardan biri. Bizler, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak devletimizin sürekli gözetimi ve yönlendirmesi altındayız. Devletimiz vatandaşının giydiğine, yediğine, içtiğine, diline, yazısına sürekli müdahale eder. Bu, ben bildim bileli, babam kendisini bildi bileli de böyle, çocuklarım için durumun farklı olacağına dair bir işaret de yok! Devletimizin ideal insan yetiştirme projesi de bu bitmeyen süreçte meyvelerini veriyor tabii: Gün geçmiyor ki bir mahalle kavgasında, köy baskınında, töre ve namus cinayetinde, siyasi terörde, trafik teröründe insanların öldüğü, öldürüldüğü gazetelere, televizyonlara yansımasın. Yıllardır önü alın(a)mayan bütün bu sorunlar dururken, sorun bile olamayacak konularda devletimizin büyük bütçesi, binlerce çalışanıyla temel kurumlarından biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çeşitli konulardaki görüşleri de gündeme yansır. Bunlardan biri zaman zaman gündeme gelen halkın saf duygularıyla “Telli Baba”larda sorunlarına medet umması.

Devamı...      

BUDİZMİN GÜLERYÜZÜ, SOSYALİZMİN CİDDİYETİ, ŞAMANİZMİN DOĞAYLA BARIŞIKLIĞI: LAOS

_ Bora Ercan Sayı 191, Ocak 2009

Hakkında, coğrafi koordinatlarından ve başkentinin adından başka bir şey bilmediğim bir ülkeydi Laos. Dört yıl önce Tayland’da, gezginlerin toplanma mekanı Khao San caddesi çevresinde dünyanın çeşitli yerlerinden insanlarla sohbet ederken ne zaman Laos’un bahsi geçse gidenler, görenler oranın doğasının güzelliğinden ve insanlarının iyiliğinden söz ediyordu. O vakitler yolum Kamboçya’ya olduğu için Laos yolculuğunu bilinmez bir tarihe ertelemiştim. İşte, birkaç yıl sonra yeniden Tayland’dayım. İki su çocuğu olarak Gül’le birlikte Tayland Körfezi adalarına yolculuk yapma planımız havaların güneyde beklenmedik şekilde ters gitmesi nedeniyle değişiyor, yönümüzü kuzeye çeviriyoruz, bir gece Bangkok’dan Vientiane giden otobüste buluyoruz kendimizi.Laos’un, eski adıyla “Bir Milyon Filin Yurdu”nun Tayland, Çin, Kamboçya, Vietnam ve Burma’ya sınırı var. Hindiçini ya da Çinhindistan’ı denen bölgenin Çin tarafı olarak tanımlamak bana ilk bakışta anlamlı geliyor, nasıl ki Kamboçya’yı Hint tarafı olarak tanımlıyorsam. Asya’da kimin nereli olduğunun anlaşılması uzun zaman o bölgelerde kalmamış olanlar için imkansızdır.

Devamı...      

TOPLUMLA DALGA GEÇEN GAZETE: HÜRRİYET

_ Bora Ercan Sayı 167, Mart 2008

Her şey çok hızlı oldu ve bitti. Her yanımızla sabahtan akşama kadar süren ve rüyalarımızla da devam eden bir pornografik yaşamın içindeyiz. Bu yaşama gönüllü/gönülsüz sürüldük, kaçış yok! Bu içselleştirme her yönüyle kamplara ayrılmayı, olay ve olguları siyah ve beyazdan başka görebilme yetisine sahip olamayan Türkiye toplumunu bir arada tutuyor. Şiddeti, abartısı, yüzeyselliğiyle buyrun. Yıl 2008 yer Türkiye. Ülkemize haksızlık etmeyelim, aslında tüm dünyanın sorunu bu; ama hiç değilse dünyanın bazı ülkelerinde iş kazalarında onlarca insan yaşamını yitirirken belediye başkanları popüler sanatçıların nikahlarını kıymakla iştigâl etmiyorlar! (Bu arada Seda Sayan'ın değeri gözümde birden arttı. Altıncı evliliğini yapmış kendisinde 20 yaş küçük bir gençle. Harbiden kutluyorum.) İşte bu ve böylesi nedenlerle ülkemize, ve ülkemiz ruhuna ayna tutan Hürriyet gazetesine sert eleştirilerde bulunmak bu toplumun bir bireyi olarak hakkımdır. Türk toplumu yanar döner bir toplumdur. Ondan her şey beklenir. İnsanı şaşırtır. Her şey olur da hiçbir şeyi tam olamaz. Yani olası şeriat tehlikesine inanmıyorum. Şeriat ülkesi bile olamaz bu ülke.

Devamı...      

ANGKOR’DA ESTETİK VE GİZEM

_ Bora Ercan Sayı 109, Kasım 2006

Sınırın Tayland tarafında bir yazı ya da anıt yok ancak Kamboçya tarafında efsanevi Angkor tapınakları modelinde yapılmış, üzerine ‘Kamboçya Krallığı’ yazan görkemli bir tâk karşılıyor sizi. Ara bölgede dışarıdan çok lüks görünen bir otel var. Belki de birden fazladır bu otellerin sayısı ya da eminim ki yakın gelecekte artacaktır çünkü bir çeşit kanunsuz bölgede gerek Tayland’ın gerekse Kamboçya’nın çoğu kara para tüccarlarına hizmet eden kumarhaneler için kurulmuş bu oteller. Sonradan Tayland körfezinde yer alan Kamboçya’ya bağlı adaların birçoğunun birer kaçakçılık merkezi olduğunu öğreniyorum. Yolu bile olmayan yoksul bir ülkenin sokaklarında son model arazi arabalarının var olması da Kamboçya hakkında zihnimde oluşan resmi bütünlüyor.

Devamı...      

TARİHSEL BİR BAKIŞ AÇISIYLA MASTÜRBASYON

_ Bora Ercan Sayı 47, Temmuz 2005

Tüm insanlar arasında küçük yaşlardan itibaren en yaygın cinsel edim olan mastürbasyon aynı zamanda insanlık tarihinin günümüze kadar gelen başlıca tabularından da biridir. Bırakınız zararını birçok yararı olan bu edim bir zamanlar delilikten görme ve duyma sorunlarına, cilt rahatsızlıklarından saraya (epilepsi) kadar birçok rahatsızlığın temel nedeni olarak görülmekte ve dolayısıyla da lanetlenmekteydi.

Devamı...      

RUHİ SU’NUN ANISINA

_ Bora Ercan Sayı 53, Eylül 2005

Vasili Vasilikos’un aynı adlı romanından Costa Gavras’ın sinemaya uyarladığı Z ya da ölümsüz adlı film yıllar yılı Türkiye’de yasaklı filmlerden biri oldu. Film, o dönem Türkiye’nin tarihi başdüşmanı olan Yunanistan’da geçiyor ve konu olarak 1970’lerin politik ve sosyal olayları işleniyordu. Türk güvenlik görevlileri Yunan güvenlik görevlilerinin filmdeki rollerinden rahatsızlık duyarak, onları korumak istemişlerdi Türkiye’de filmi yasaklayarak.

Devamı...      

YENİ BİR ÇALIŞMA ALANI OLARAK ETNOMATEMATİK

_ Bora Ercan Sayı 41, Mayıs 2005

"..................Yaralı Diz Deresi ile Çimen Deresi arasında bir yerlerdeyim şimdi. Diğerleri de geldiler, birlikte tomruklardan küçük, gri, kare şeklinde evler yaptık bu gördüğünüz. Yaşamak için kötü bir yol bu çünkü karenin içinde güç olamaz. Kızılderililerin yaptığı her şeyin bir çember içinde olduğuna dikkat ediniz, bu nedenledir ki dünyanın gücü hep bir çember içinde işler, ve her şey yuvarlak olmaya çalışır. Eski günlerde güçlü ve mutlu insanlarken bütün gücümüz bize ulusun kutsal halkasından gelirdi, ve kutsal halka kırılana değin halkımız ilerledi, gelişti. Çiçekli ağaç bu halkanın yaşayan merkeziydi ve dört yönün çemberleri onu beslerdi.

Devamı...      

YAŞ 12

_ Bora Ercan Sayı 29, Ocak 2005

12 yaşında neler yaptığınızı, nasıl bir ruh hali içinde olduğunuzu anımsayabiliyor musunuz? Bu anımsama, elbette şu anki yaşınızla doğrudan ilişkili olsa da, 20’yi geçmişseniz eğer zamanlar da birbirinin içine girer, yaşlar arasındaki geçişler flulaşır.Anımsamaları netleştirmek için sanıyorum en iyi yol eski fotoğraflardır. Buradan eski arkadaşlar, aile üyeleri, öğretmenler aracılığıyla öznel tarihimizde bir yolculuk yapabiliriz, diğer bir yolculuk ise biraz daha genelleştirilmiş bir yolculuk olabilir; yıl hesaplayarak o dönemin gazetelerine, dergilerine, kitaplarına bakılabilir. Türkiye’nin yakın tarihine yönelik bu günlere çokça göndermeleri de bulunacak bir bellek arkeolojisi yapabiliriz. O dönemin siyasi iktidarını, ekonomik ve kültürel yapıyı düşündükçe, genel hatlarıyla toplumsal ruh halini algılamamız kolaylaşabilir.

Devamı...      

TÜRKİYE’DE EDEBİYAT PSİKOSOSYOLOJİSİNİN EKSİKLİĞİ ÜZERİNE

_ Bora Ercan Sayı 23, Aralık 2004

Olay ve olguları anlamak ve açıklamakta en önemli yollardan biri de olay ve olgular arasında neden-sonuç ilişkileri kurmaktır. Bu ilişki bir şekilde diyalektik bir sürecin de tetikleyicisi ve sürdürümcüsüdür. Ülkemizde gerek gündelik yaşantıda gerek siyasal yaşantıda ve gerekse bilim, sanat ve kültür yaşantısında bu ilişkinin, ne yazık ki, tek yönlü olduğunu görüyoruz. Sonuçlarla ilgileniliyor hep, nedenler ikinci planda. Hatta bir nedenselleştirme süreci daha başlangıç aşamasındayken başka bir sonuç ortaya çıkıyor. Bu topraklarda yetişmiş ve hala daha bu topraklarda yaşayarak dünya çapında bir yeri olan sporcu, biliminsanı, sanatçı vs., sayısının genel nüfusa oranının azlığı bile bir sonuçtur örneğin, ancak bunun nedenlendirilmesi, sorunsallaştırılması ve çözümlenmesi gerçekleşmemektedir. Bu kısa denemede bir açıdan böyle bir şey yapmaya çalışacağım.

Devamı...      

NEŞE YAŞIN İLE KIBRIS EDEBİYATI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

_ Bora Ercan Sayı 13, Temmuz 2004

Öncelikle edebiyatta kategoriler sorununa bir bakmak gerek. Kategoriler konusunda beni en çok rahatsız eden onların sınırlandırıcı olmaları. Zaten onlar da bu yüzden var diyeceksiniz. Peki edebiyatta kategoriler oluştururken neyi baz alacağız? Ülke mi, dil mi yoksa milliyet ya da başka bir şey mi? Bu da bizi kimlik tartışmasına götürüyor. Kimlikler, özellikle ulusal kimlikler ise üzerimize giydirilmiş üniformalar gibi. Üstelik her kimlik tanımı kendine bir öteki yaratıp onunla antagonist bir ilişkiye girebiliyor.

Devamı...      

MEDYA, ÜNİVERSİTELER VE ODTÜ

_ Bora Ercan Sayı 2, Mart 2004

Türkiye'de üniversiteler, her ne kadar sayısal olarak çoksa da nüfusa göre az ve ülke coğrafyasına göre de dengesiz dağılmıştır. Ülkemizde sınava giren gençlerden çok azı istedikleri yerlerde öğrenim görme hakkına (şansına) sahip olabiliyor. 1980 sonrası uygulanagelen sistemli politikalar sayesinde ise bugün Türkiye üniversiteleri gerek yaptıkları yayınlar, araştırmalar ve gerekse düzenledikleri etkinliklerle ülkemizin kültürel hayatında bankalardan bile geri kalmıştır. Akademik ünvanların artışıyla dünya ölçülerinde yapılan bilimsel çalışmalar arasında da katsayısı giderek artan bir ters orantının olduğu acı bir gerçekliktir Dünya'da yeri, kabul edilirliği ve saygınlığı olan üniversitelerimizin sayısı bir elin parmaklarını geçmediği de, ne yazık ki. Medyamız ise üniversitelere oldum olası pek meraklı. Gün geçmiyor ki gazetelerde üniversitelerle ilgili bir haber yer almasın. Bununla birlikte, popüler televizyon programları ve programcıları için de bir başka atmosfer yaratıyor üniversiteler. Pop star yarışması bile Yeditepe Üniversitesinde yapılıyormuş. Bir üniversitenin adının böyle bir programla anılması düşündürücüdür.

Devamı...      

Mezar Taşlarını Koyun mu Sandın/ Çocuk Öldürmeyi Oyun mu Sandın?

_ Bora Ercan Sayı 263, Haziran 2014

Bizim ‘Sosyal Eşkiyalarımız’dan, Robin Hood’larımızdan birinin Debreli Hasan’ın Türküsüdür bu. Ruhi Su’nun seninden biliyoruz türküyü: Mezar Taşlarını Koyun mu Sandın/ Adam Öldürmeyi Oyun mu Sandın bre Hasan. Mezar taşları koyunlar gibi boynu bükük değildir. Aksine diktir. Orada dururlar. Serviler arasında bakana çok şey söylerler. Anlayana. Bazı mezar taşlarında sadece doğum ve ölüm tarihleri yazmaz, ölüm nedenleri de yazar: okuyabilene!

Devamı...      

GİT DERGİSİNİN 100. YILI

_ Bora Ercan Sayı 197, Eylül 2009

1990’lı yılların ortalarıydı (yaş ilerledikçe zaman mevhumu böyle belirsizleşiyor işte, 20.yüzyılın sonlarıydı da denebilirdi mesela...) O zamanlar gazete bayisine gidip doğru düzgün dergiler bulmak mümkündü. En azından gazetecinin raflarında yer alan rengarenk kapaklar ve yabancı isimlerin arasında insanın beyni dönmezdi. Git ile karşılaşmam da öyle oldu. Leman’a, Limon zamanlarından aşinaydık, ama nedense Git’in çıkışını Leman’dan öğrenmemiştim, belki de o sıralar Leman okumayı aksatmıştım, anımsamıyorum. Yani, tamamen bir rastlandıydı Git ile karşılaşmam. Dergiyi görür görmez aldım ve okudum. O sıralar ben de yol hazırlıkları yapmaktaydım. Dili, söylemi, tasarımı, yaklaşımı bana yakın gelen bu dergi için yol dönüşü yazmaya başladım. Sonra benim uzak diyarlarda yaşamaya başlamam nedeniyle ilişkimiz koptu. Kürkçü dükkanına yeniden hem de merkezden giriş yapınca kaldığımız yerden başladı ilişkimiz. (Erkekler genelde böyledir kırk yıl görüşmeseler de samimiyetlerini yitirmezler.)

Devamı...      

KİMLİKLER, KİMLİKLERİNİZ LÜTFEN VE HAKAN KAYA

_ Bora Ercan Sayı 199, Kasım 2009

Ülkemizde dönem dönem bazı isimler gündemdedir. 1960 sonlarında da Hakan ismi her nedense popülermiş ki o yıllarda doğan çok sayıda Hakan vardır. Kaya da sevilen bir soyaddır. Böyle olunca Hakan Kaya yaygın bir ad soyaddır. Ülkemizde devletin kapımızı çalması hayra alamet değildir. İşsiz mi, aç mı, mutsuz mu olduğumuzu sormaz devlet ama kimliğimiz sorar, sormakla kalmaz sorgular. Polis, genişleyen yetkileriyle olur olmadık yerde durdurup olur olmadık şekillerde kimlik soruyor artık. Evimize, işimize gidip gelirken, yolda arkadaşlarımızla yürürken araya giren polis kimliğimize bakıyor, elindeki son model cihazlarla o ünlü GBT’yi gerçekleştiyor. Sıradan faşizmin en sıradan halidir bu, ama alışkınızdır, kurbanlık koyun gibi uzatırız kimliğimizi polise. 1985 yılıydı. Hakan Kaya, ben ve diğer arkadaşlar Hisarönü körfezinde kamp yapmış otobüsle İzmir’e dönüyoruz. Ve durdurulduk. Jandarma kimliklerimize baktı. Bizim Hakan otobüsten indirildi, uzunca bir süre sorgulandı, meğerse aynı isimde aranan başka bir kişi daha varmış! Sonra otobüstekilerden utana sıkıla yolumuza devam ettik. Bununla ilgili çok sayıda trajikomik hikaye vardır. Biz ucuz atlatmışız...

Devamı...      

NECEFLİ MAŞRAPA YA DA OSMAN OLMUŞ ŞİİRİ BİR DE KAYITLARIMIZI İSTİYORUZ

_ Bora Ercan Sayı 181, Kasım 2008

Osman Olmuş'un uzun yıllardan sonra tarafımdan beklenen (başka kim şiir kitabı basılsın diye bekler, iki adım öne!) kitabı Kuduruk Kalpler Malikanesi Ekim 2008'de Yasak Meyve Yayınları tarafından basıldı. Zeka, dil oyunları, dürüstlük, tarih, felsefe ne ararsan var Osman'ın şiirinde. Bunlardan en önemlisi de bir şiir okunduğunda Osman'ın şiiri olduğunun anlaşılması. Osman zor bir adamdır. İçince de bu zorluk n katına kadar çıkabilir. Şiirinde de söz ettiği gibi kalbini kırmadığı insan azdır. Kalp kırmayacağım diye uğraşacağına insan, şiir yazmak için uğraşsa ya! Kitapta, Şuppiluliuma'nın Şıpsevdaları adlı şiirin son dizesi "-nah! O unutamadığımız necefli maşrapa!" İşte, beni alıp uzak diyarlara götürecek olan sihirli sözler! Necefli maşrapa bir arkeolojik nesne olmasının ötesinde anlamlar taşır bende. Değil ki çocukluğumuzun televizyonunda arıza zamanlarında "ekram koruyucu" olarak çıkar, çok çok ötesi...Efendim şimdi görselliğin dibine vurmuş durumdayız. Hepimizin dijital fotoğraf makinaları var. Benim bile var: Osman Olmuş verdi! Eli olan resim çekiyor. Tutarsa, tutmazsa, sileriz nasıl olsa. Zamanında öyle miydi? Babalarımızın, annelerimizin özene bözene giyinip fotoğrafçıya çektirdikleri resimler birer nostalji malzemesi şimdi. Sen çok yaşa Orhan Pamuk, Türkiye günahlar ve suçlar açıkhavamüzesi sen yazdın ve yaptın Masumiyet Müzesi...

Devamı...      

YAZARIN GEZGİNLİĞİ GEZGİNİN YAZARLIĞI YA DA GEZİ EDEBİYATI NEDİR?

_ Bora Ercan Sayı 151, Ekim 2007

En son çıktığım uzun yolculukta, bir süredir üzerinde kafa yorduğum ve okumalarla deştiğim bir konu olan gezi yazısı ya da gezi edebiyatı hakkında düşündüm . Özellikle “neden yollardayım ve neden yazıyorum” sorularıyla kendimi yazmaya kışkırttım sıklıkla. Yolculuğum pek de planlı programlı değildi. Yaşantım ve yolculuklarım hep planlarım dışında geliştiği için kendimi yollara bırakmaktan başka çarem yoktu. Aslolan varılacak yer değil de yolda olma haliydi. Yolculuğun başında içimdeki pusula durmadan dönüyordu. Rotamı belirleyen temel unsur ise yukarıda yer alan sorulardı. Pek de alışık olmadığımız uzak coğrafyaları kapsıyordu yolculuğuma başladığım ilk yer. Farklı tatlar, kokular, sesler; en önemlisi de yalnızIığım, Türkçe’den uzaklığım beni yazmaya itiyordu. Bir yandan da önceliğimin gezginlik olduğunu, yazmanın ikinci planda kaldığını kendime söylüyor; her şeyden önce hayata, olaylara, insanlara saf bir zihin haliyle bakmaya çalışıyordum.

Devamı...      

NEŞE YAŞIN’IN BELLEK ODALARI

_ Bora Ercan Sayı 37, Nisan 2005

Büyük fizikçi Einstein’ın bir sözü var: ‘Barışsever olmak bir şey değildir, barış savaşçısı olmalıyız’; bu sözü aklımdan yazdım, sözcüklerde ve sözcüklerin yerlerinde bir miktar değişiklik yapmış olabilirim, bağışlayın. Bu söz bana hep Neşe Yaşın’ı çağrıştırır. Neşe, şaireliğin kendisine vermiş olduğu o incecik ve kırılgan duruşun altında güçlü, kararlı ve mücadeleci bir kişilik. Bütün dünyanın tanıdığı ancak Türkiye’nin tanımadığı Kıbrıs Cumhuriyeti’nde (1) Kıbrıs Üniversitesi’nin Türk dili bölümünde öğretim üyesi. Ülkesinin birliği için verdiği mücadele sonucunda egemen ve milliyetçi anlayışların her zaman hedefinde olmuş bir insan, ancak gelin görün ki milliyetçiler ne kendi kültürlerine ne de dillerine Neşe kadar sahip çıkabiliyor. Neşe bir yandan sokakta barış savaşımını her iki tarafın faşistlerine karşı verirken diğer bir yandan da her iki toplumun sanatçılarının ve akademisyenlerinin birlikteliğiyle düzenlediği toplantılarla dünya çapında veriyor.

Devamı...      

İNADINA ANTİ AVRUPAAMERİKAMERKEZCİLİĞİ

_ Bora Ercan Sayı 19, Kasım 2004

Çiçekli ağaç bu halkanın yasayan merkeziydi ve dört yönün çemberleri onu beslerdi. Doğu barış ve ışık, güney sıcaklık, batı yağmur verirdi, kuzey de soğuğu ve kudreti ile güç ve dayanıklılık. Bu bilgi dış dünyadan dinimize geldi. Dünyanın Gücü olan her şey bir çember seklinde olur. Uzay yuvarlaktır ve duydum ki dünya da bir top gibi yuvarlakmış, yıldızlar da. Rüzgar büyük gücüyle döner. Kuşlar yuvalarını dairesel yaparlar, onların dini bizimle aynıdır. Güneş’in yükselişi ve batışı yine bir daire içindedir. Ay da aynıdır ve her ikisi de yuvarlaktır. Mevsimlerin değişimi bile döngüseldir ve hep oldukları yere geri dönerler. İnsan yasamı çocukluktan çocukluğa bir çember halindedir, yani güç çemberdedir. Bizim çadırlarımız kuş yuvaları gibi yuvarlaktır. Bunlar hep bir çember içindedirler. Yüce ruhun çocuklarımızı getirdiği yer yuvaların yuvası olan ulusun halkasıdır.

Devamı...      

MUASIR MEDENİYET ÜZERİNE KARMAŞIK DÜŞÜNCELER

_ Bora Ercan Sayı 241, Eylül 2011

Maddi uygarlıkla manevi uygarlık arasında ters orantı vardır. Buna en uygun örnek; Avustralya yerlilerinin maddi hiçbir varlıkları olmamasına rağmen manevi dünyalarının zenginliği, ABD gibi ülkelerin de maddi zenginliklerinin yanında manevi dünyalarının eksikliğidir. Günümüzde, yerli toplumlara yaşam alanı kalmadığı için artık tükendiler, tüketildiler, ne ironidir ki, gelişmiş ülkeler denen ülkelerde de New Age akımlara ilgi gittikçe artarak manevi açlığa ilaç olmaya çalışıyor.

Devamı...      

SİZ YİYİN, SEVİN, DUA EDİN: ALLAH KABUL ETSİN!

_ Bora Ercan Sayı 233, Ocak 2011

Her toplumun, her topluluğun kendini ve diğerini tanımlaması, adlandırması farklılıklar gösterir. Batı'nın Doğu'yu tanımlaması ise onu yeniden kurması/kurgulamasıdır. Dünya tarihinin son iki yüzyılında artan bir hızla Doğu, Batı'nın ilgi odağı olmuş ve Doğu, neredeyse Batı'nın kendisi hakkında yaptığı tanımlarla. kendini öğrenmeye başlamıştır. Önceki dönemlerde Doğu bilgelikleri hakkında yazılmış sağlam kitaplar vardı. şüphesiz. Günümüze gelindiğinde. olayın tamamen çığrından çıktığına, Secret gibi Ye, Sev, Dua Et gibi yazısal değeri olmayan, pembe dizi kitaplarından bile daha kötü proje kitapların milyonlarca sattığına tanık oluyoruz.

Devamı...      

YAZARIN DEĞİŞEN İMAJI

_ Bora Ercan Sayı 227, Ekim 2010

Şüphesiz bu reklam ülkemiz edebiyat dünyasının pek de alışık olmadığı bir davranış. Biz edebiyat okurları, kitabının çok satmasıyla övünen yazarlara da alışık değiliz. Yazınsal değerlerin ölçütünün satarlık olmadığı az satan yazarların bir avuntusu değildir. Kim düşünebilir ki koca Yaşar Kemal’i elinde bir kitabı ve bilgisayar tasarımlı fotoğrafıyla gazetenin yarısını kaplayıp bizlere teşekkür ederken. Ayrıca, yazarın elinde tuttuğu kitabın konusunun sufilik olması da ne büyük bir çelişkidir. Bütün mistik yolların temel hedefi tevazu göstermek, egoyu söndürmek değil midir? İkinci Dünya Savaşı sonrasında teknolojik yeniliklerle eşzamanlı olarak kitle iletişim araçlarının tüm dünyada büyük bir hızla yaygınlığıyla toplumlardaki ilgi yönelimi radyo ve televizyona kaymış ve dolayısıyla da kitap başta olmak üzere basılı eserlerin tahtı sarsılmıştı. 1980 sonrasında bilgisayarlar ve nihayetinde de internet bu sarsılan ilgiyi yerle bir etti. Her şey değişmişti. Bu değişimde edebiyat da yazarlığıyla, şiirleriyle, kitaplarıyla değişecekti. Bu kaçınılmazdı.

Devamı...      

ÜLKEMİZDE YOGA

_ Bora Ercan Sayı 193, Şubat 2009

sanskrit dilinde birlik, birleşme gibi anlamlar içeren yuj sözcüğü zamanla bütün dillerde yoga şeklini almış. Günümüzde dünyanın neredeyse her yerinde, farklı din ve kültürlerde yoganın farklı türleri milyonlarca kişi tarafından uygulanıyor. Ülkemizde de son yıllarda başta İstanbul olmak üzere özellikle büyük kentlerimizde yogaya olan ilgi arttı. Her ne kadar konuyla ilgili birçok kitap yayımlansa, televizyon programları yapılsa, gazetelerde haberler çıksa da toplumumuzda yoganın tam olarak ne olduğunu dair bir belirsizlik var. Hatta bazı çevreler yogadan uzak durulmasını beyan ederek o büyük cahilliklerini topluma empoze etme çabasındalar. Yoganın en popüler ve gelişmiş olduğu ülkelerin başında İran olduğunu belirtirsek o çevrelerin ne kadar önyargılı ve gerçeklerden uzak oldukları belki daha iyi anlaşılabilir. Yoganın başlangıç tarihi kesin olarak bilinemiyor. Eldeki bilgiler, İÖ 3000’li yıllarda Hindistan’a kuzeyden gelen savaşçı bir toplum olan Aryanlarla geldiği doğrultusunda.

Devamı...      

FAZIL SAY VE KÜBRA YA DA NEREYE GİTMELİ

_ Bora Ercan Sayı 163, Ocak 2008

Normal şartlar altında çok da önemsenmeyecek bir konu, bir olay eğer gündemde ön plana çıkabilecek başka bir şey yoksa ya da gündemin bir şekilde yönlendirilmesi gerekiyorsa, sekiz sütuna manşete taşınır. Nitekim, Fazıl Say'ın bir şiirin dizesinden kopup gelirmişcesine "buralardan gitmeliyim," serzenişleri geçtiğimiz günlerde sıkça konuşulur oldu.Eskiden birayaya gelindiğinde "ne olacak bu memleketin hali," diye başlardık hararetle tartışmaya. Şimdi, artık bu konu başlığı ortadan kalktı çünkü memleketin hali ortada. Bir de samimiyet yok artık. Delikanlılık kültürü nasıl kendini yavşaklık kültürüne teslim etmişse içtenlik kültürü de kendini "mışgibiyapmak" kültürüne teslim etti. Toplum, değişen koşullara çabuk uyum sağladı. Bu koşullara uyum göstermeyen, gösterme rızasında olmayan insanlar böylece, yaşam alanlarını yitirerek "nereye ve nasıl gitmeli," sorusu çerçevesinde dönüp dolanır oldu.Bu topraklar yıllardır iç ve dış göç veriyor. Acı taraf, gidenlerin topraklarına sahip çıkmaması. Benzer durumda olan ülkeleri düşünüyorum, örneğin Yunanistan, 1900-1950 yılları arasında depremler, savaşlar, işsizlik, açlık ve Metaxas diktatörlüğünün baskısı gibi nedenlerle milyonlarca insanını Avustralya, ABD, Kanada, Latin Amerika ve Avrupa ülkelerine gönderdi. Bununla birlikte, Yunanlılar, kendi yurtlarıyla bağlarını bir şekilde korudular, köylerini sahipsiz bırakmadılar. Biz, ne yazık ki, gidince kimliğimizden utanıp ya isim değiştiriyoruz ya da aşiret törelerine sahipleniyoruz. Üzerine, topraklarını Kanadalı madencilere satan köylüleri alkışlamak kalıyor.

Devamı...      

İRAN GEZİ REHBERİ VE PERSEPOLİS

_ Bora Ercan Sayı 157, Aralık 2007

Pasaportumu ilk aldığım günleri anımsıyorum. Karlı ve soğuk Ankara günleriydi. Hem ev taşımıştık hem de yol hazırlıkları içindeydik. Yönümüz Doğu'ta doğruydu. Böylece, hayatımda ilk gittiğim ülke İran oldu. Pasaportuma bakıyorum. Giriş damgasında Farsça yazdığından dolayı İran'a ilk giriş tarihini tam olarak anlayamıyorum,. Türkiye çıkış tarihi konuyu netleştiriyor: Gürbulak Kara Hudut Kapısı T.C. Ağrı 27-1-92. Daha sonrasında İran'a başka yolculuklar yapmış olsam da hiçbir yolculuğum ilk yolculuğumun bende bıraktığı izleri bırakmadı. Hindistan'a giderken geçecek olduğumuz İran'da çeşitli nedenlerle on gün kalmış, bu süreçte Şiraz ve İsfahan gibi şehirleri görme fırsatını yakalamıştık. Zafer Bozkaya'nın bilgisi ve deneyimiyle karşılaştığımız engelleri zevkle aşarak geçmişti yolculuk. O dönemde de Türkiye'de şeriat konuşuluyordu. Muammer Aksoy, Uğur Mumcu gibi faili meçhul cinayetlere kurban gidenlerin ardından sıklıkla bugün pek de kullanılmayan "Türkiye İran Olmayacak" sloganları atılıyordu. İran'da 1980'den beri şeriat vardı. Hatta devrim kavramını altüst eden bir şekilde adı İran İslam Devrimi konmuştu bu hareketin. Sonuçta hapse girmekten, asılmaktan kurtulan yüzbinlerce İranlı da soluğu kaçmakta bulmuştu.

Devamı...      

KENT VE ROMAN, ŞEHİR VE ŞİİR

_ Bora Ercan Sayı 101, Ağustos 2006

Yaşanan çağın ve coğrafyanın edebiyata ve sanata doğrudan yansıması kaçınılmazdır. Dünyanın belki de son 2000 yıldır en büyük ve en güzel şehirlerinden biri olan İstanbul'un ülkemizde gerek modern edebiyatın doğduğu yer olmasıyla gerekse yüzlerce yıllık kültürel birikiminin ve fiziksel güzelliğinin etkisiyle başta şiir olmak üzere edebiyatımızı derinden etkilediği de bir gerçektir. Yüklü bir şiir geleneği olan yazın tarihimizin temelleri üzerinde ‘dünyada hiçbir şehir için İstanbul'a olduğu kadar şiir yazılmamıştır', dersek ortaya abartılı bir önerme koymamış oluruz.

Devamı...      

ETNOCİNSELLİK, ETNOPORNOGRAFİ YA DA BİR KAVRAMSALLAŞTIRMA KARMAŞASI-IV: KARMAŞAYA SON

_ Bora Ercan Sayı 89, Mayıs 2006

Etnocinsellik üzerine bir karmaşayla başladığımız yazıları karmaşayı sona erdirerek ya da başka bir karmaşaya bırakarak, Can Başkent'in değerli eleştirisine de yanıt vermeye çalışarak, bitirelim. Dizinin başından bu yana cinselliğin din, sanat, felsefe, tarih, siyaset, tıp gibi alanlardan bağımsız ele alınamayacağını vurgulamaya çalıştım. Nitekim, etnocinsellik derken de antropolojiden bağımsız olamayacağını ifade ediyorum. Bununla birlikte, çağlar boyu gelişen teknolojik değişimlerden de bağımsız değildir cinsellik. Can’ın eleştirisinde dil boyutunu atladığım gibi bir sonuç çıkabilir. Fakat, özellikle, çeviri bağlamında buna değinmiştim, yine de yapılan açımlama ve katkı için teşekkür ediyorum.

Devamı...      

ODTÜ’DE BAĞIMSIZ ÖĞRENCİ HAREKETLERİ VE BİR DENEYİM

_ Bora Ercan Sayı 59, Ekim 2005

1980 sonrası başta gençlik ve öğrenci örgütlenmesi olmak üzere muhalif örgütlenmeler yoğun baskılar nedeniyle büyük zorluklar altında yapılmıştır. Oluşumların yasal olması dahi polis baskı(n)larını engellemiyordu, değil yönetici olmak derneğin bir üyesi olmak bile neredeyse bir cesaret işiydi. 1980 darbesiyle başlayan Türkiye halkının örgütlenme sorununun bugün hala daha aşılmamış olmasının en büyük nedeni bu değil mi?

Devamı...      

ODTÜ’DE NAZIM HİKMET GÜNÜ

_ Bora Ercan Sayı 43, Haziran 2005

Öğrencilik dönemlerimde, özellikle yurtlarda kaldığım süre içinde durmaksızın şiir okurdum. Bahar günleri bir ağacın altında bıkmaz, sıkılmaksızın okur, gelen geçen dostlarla dizeleri paylaşırdım. Karacaoğlan’ın gönlünü üç güzele meyledip, Elif, Şemş, Kamer arasında bir seçim yapamaması gibi, ben de Edip Cansever’den Turgut Uyar’a, İlhan Berk’ten Nazım Hikmet’e savrulup dururdum. Bu arada, tabii tüm gün bir ağaç altında şiir okuma lüksünün bedeli sabaha kadar çalışma salonunda formüllerle boğuşarak ödenirdi.

Devamı...      

KLİTORİS’İN KEŞFİ

_ Bora Ercan Sayı 41, Mayıs 2005

Kadın bedeninin en ilginç organlarından biri şüphesiz klitoristir. Dişi memelilerde bulunan bu cinsel organ, vajinanın dış dudakçıklarının (labia majora) aralanmasıyla ortaya çıkan iç dudakçıkların (labia minora ) hemen üzerinde gözle görülebilecek büyüklükte bir yumrudur. Farklı bedenlerde büyüklüğü değişiklik gösterse de cinsel ilişki ya da mastürbasyon sırasında d/irileşir. İşin diğer bir ilginç yanı da klitorisin penisle olan benzeşimidir: İkisi de aynı dokudan oluşur. Nitekim, şu sıralar hakkında yapılan sinema filmi vizyona girecek olan Dr. Alfred Kinsey kiltorisi “ the phallus of the female” yani kadının penisi olarak tanımlar. Bununla birlikte, klitorisin organsal işlevinin cinsel haz verici olması onu daha da çekici kılar. Cinsellik konusunda uzman bir psikolog olan Dr. Jude Cotter kadınlara yaptığı konuşmalarda “Tanrı sizin orgazm olmanızı istediği için bu oganı size bahşetti” demiştir.

Devamı...      

ASYA KİTAPLARI

_ Bora Ercan Sayı 149, Temmuz 2007

Yazılarını İzinsiz Gösteri’de okuduğumuz arkadaşlarımızın kitaplarının basılması bizim için ayrı sevinç kaynağı. Nitekim Ulaş Başar Gezgin’in Asya Yazıları ile Ali Rıza Arıcan’ın Pasifik Öyküleri Mayıs’ın son günlerinde Ara-lık yayınları tarafından yayımlandı. Arıcan’la yapılmış bir söyleşiyi yine bu sayımızda bulacaksınız. Biz başka bir gezgin dostumuz Faruk Budak’ın Asya’nın Dokuz Kapısı adlı kitabını tanıtacağız bu yazıda. Ülkemiz insanlarının Asya ile ilgilenmesi Anglosakson dünya ilgilenmesinden günümüz koşularında daha çok önem taşıyor. Bunun iki nedeni var: Birincisi Türkiye’nin Batılılaşma politikaları çerçevesinde kendini Doğu’ya dolayısıyla da Asya’ya uzun yıllar kapaması. İkincisi ise günümüzde Batı’nın her anlamda kendini tüketme sürecine girmesi, Asya’nın ise kendini dünyada her alanda belli etmesi (tabii bu şöyle tehlikeli: Asya’nın da Batı’yı model alarak aşırı üretim/tüketim zincirlemesinde sadece kendini değil Batı dünyasıyla birlikte Çin örneğinde olduğu gibi tüm dünyayı yok etmesi). İşte bütün bu sürecin sağlıklı olarak değerlendirilmesi Asya hakkında yapılacak gerek teorik çalışmalar gerekse izlenim paylaşımlarının artmasıyla mümkün olacak. Genç bir akademisyen olan Ulaş Başar Gezgin, Asya’nın çeşitli ülkelerinde yaşamış, dersler vermiş ve araştırmalar yapmıştır. Yazıları, ele aldığı konuyu insandan ve coğrafyadan soyutmadan çokyönlülüğü içermektedir. Bir de yazarın edebiyatla ilgili olması, bize yine bir kültürü tanımada edebiyatın ne denli önemli olduğu bir kez daha vurgular.

Devamı...      

ÇOK YAŞASIN EMEKLİ ALBAYLAR

_ Bora Ercan Sayı 137, Nisan 2007

Lise son sınıftaydım. Bir de baktık yeni bir ders konmuş. Adı “milli güvenlik”. Tam o sıralar seçmeli din dersi de zorunlu olmuştu. Yani bugünün oluşumu için hazırlıklara o dönem başlanmıştı. Milli güvenlik dersi öğretmeni emekli bir albaydı. Biz başta ciddiye almamıştık. Dikkat komutu çekiliyor, biz kıkır kıkır, adam sert bakıyor, sivil hayatla askeri hayat arasında nasıl denge bulsundu albayımız onca yıl emir komuta zincirinin halkalarından biri olduktan sonra. Biz nereden bilebilirdik ki bu dersin bugünlere kadar binlerce gencin zamanını ve enerjisini çalacağını, zihinlerine militarist tohumları atacağını? 1990’ların başında tarih ve coğrafya ders kitaplarının değiştirilmesiyle de halka tamamlanmıştı. Bütün bu derslerden çıkan toplam ana fikir: Türk’ün Türk’ten başka dostu olmamıştır, olamaz...vatan her an bölünebilir...hem Müslüman hem laik hem Atatürkçü hem yurtta sulh cihanda sulh hem de silahlan sulhu korumak için ve saldır...

Devamı...      

AZ/ÇOK SATTIRILAN YA DA İYİ OKUNAN KİTAPLAR

_ Bora Ercan Sayı 71, Ocak 2006

Milat takvimine göre 2005 yıldönümündeyiz. Her yıl olduğu gibi herkes geride kalan yılın kendilerine göre gündemleriyle meşgul. Kitap piyasası da en çok satan kitaplarla ilgileniyor. Bu konu gündemde tutularak o kitaplar daha çok sattırılmak isteniyor. Buna bir karşı çıkışım yok ancak belirli kavramları oturtmak durumundayız. Bir kez daha vurgulayalım: Bu kitaplar çok satmıyor çok sattırılıyor. Örneğin ordu emir veriyor, kitap aldırtıyor; öğretmen, okul müdürü çocuklara kitabı aldırtıyor, kitap satmakla gömlek satmak arasında ayrım yapmayan kitapçı kitabı sattırtıyor. Ne yazık ki bunun doğal sonucu olarak bazı kitaplar sattırılmıyor. Kitap okuma ve anlama özürlü kitapçılar, kütüphaneciler, türkçe ve felsefe öğretmenlerinin bihaber olduğu kitaplar arada kaynayıp gidiyor.

Devamı...      

BEYAZ BİSİKLETLER, YANAK YANAĞA ÜÇ KEZ YA DA BİR BATI AVRUPA YOLCUĞUNDA DÜŞÜNCELER

_ Bora Ercan Sayı 67, Aralık 2005

ilk kez gidilen bir şehre hangi saatte girmeyi tercih edersiniz. İnsanlar uykuda ya da sabah telaşındayken; akşam koşuşturmasında ya da gece eğlence saati başlarken gibi onlarca seçeneğiniz vardır; ama bu karşılaşmalar da çoğu zaman rastlantılara bağlıdır. Ben, ilk kez gittiğim bir şehre sabah 5-6 gibi girmeyi tercih ederim. O saatte şehri koklamak, şehre dokunmak başka bir duygudur. Bu, şehrin sizi tanıması için de güzel bir fırsattır. Eski Delhi sokaklarında, daha gün aydınlanmadan bir işçi kahvesinde sütlü çay içerken, karşımda bir ineğin dünyaya bir buzağı getirmesine tanık olmak, başka hangi saatte böylesi mükemmel duygular ve çağrışımlar yaratabilir. O saat toplumun en alt tabakasının güne başlama saatidir. Nitekim, Londra ya da Paris metrosunda sabah altı buçukta saf beyaz İngiliz ya da Fransız görmek düşük bir olasılık; sabah işine yetişmeye çalışan çoğunluk, beyaz olmayan ve temizlik, hamallık gibi işleri yapanlardır.

Devamı...      

ODTÜ ARGOSU (TERMİNOLOJİSİ), YURT ŞAKALARI VE 23.40 SERVISLERİ

_ Bora Ercan Sayı 61, Kasım 2005

Binlerce gencin bir arada yaşadığı ortamda şakalar da çeşitli ve renkliydi. Özellikle yurda yeni katılanlar kurbandı bu şakalara. Bu şakalardan birinde, sanıyorum 1.Yurdun ÇŞ’inde kurulan mahkeme tarafından yargılanan kurban kaçıp soluğu jandarma karakolunda almış, jandarma da üzerine vazife olduğu gereği baskın yaparak şakacıları gözaltına almıştı. Ertesi gün de Türkiye gazetesi manşetten “ODTÜ’DE YENİDEN HALK MAHKEMELERİ” olayı duyurmuştu. Bu şakaya katılan arkadaşım gözaltında yaşadıklarını bana anlatmıştı, ben burada anlatmayayım, siz anlayın. En tipik şaka yeni gelenleri elektrik ve su parası ödemek için müdüriyete göndermekti. Bir de kirli çamaşırların kız yurdundaki arkadaşlara gönderilmesi vardı. Yeni gelen arkadaşa, biraz da kırsal yöreden gelmişse, şu yurttaki kız senin çamaşırlarını yıkayıp ütülemek zorunda derdik. Döndüğünde ise arkadaşımızın hayat paradigmalarını değiştirecek büyük bir ders almış olduğu her halinden belli olurdu.

Devamı...      

1990 BAŞLARINDAN BİR DERGİ DENEYİMİ: APUS KÜLTÜR DERGİSİ

_ Bora Ercan Sayı 29, Ocak 2005

Dergi çıkarmak başlı başına bir heyecandır. Ancak zorlukları da beraberinde getiren büyük bir sorumluluk. Dünya ve Türkiye kültür yaşamının tarihi özellikle bireysel çabalarla varolmaya çalışan dergilerin tarihidir aynı zamanda. Bununla birlikte, her bir dergi bir okul olarak da düşünülebilir. Birçok yazar ilk ürünlerini dergilerde vermiştir, bazıları da çıkardıkları dergilerle özdeşleşmiştir; Cemal Süreya’nın ‘Papirüs’ü, Orhan Veli’nin ‘Yaprak’ı bugün yazın tarihimizde başlı başına bir yere sahiptir.Bir manifestodur dergi çıkarmak, değil mi ki söyleyecek sözü olan dergi çıkarır. Türkiye’nin geçmişine baktığımızda tarihlemeler hep göreli hale gelir. Çok uzak gibi görünen bir tarih, bir bakarsınız çok yakın durur, bunun tam tersi de geçerlidir. 1990 başlarında yaşadıklarımız belki zaman olarak çok uzak değil ama bugün yaşananlardan çok farklı. En azından bugünkü gençler için internetsiz ve cep telefonsuz bir hayatı düşünmek bile olanaklı değil.

Devamı...      

2911'İN MART 2004 GÜNCESİ

_ Bora Ercan Sayı 5, Nisan 2004

nkara'da geçen hafta sonu yapılmak istenen, ancak Kızılay Meydanı'na girişin valilik emriyle yasaklanması üzerine karşılıklı çatışmaya dönüşen gösteriyle ilgili soruşturma tamamlandı. Polisin gaz bombaları ve coplarla dağıttığı gruptan gözaltına aldığı 67 kişi, önceki gün savcılığa çıkarıldı. Basın savcısı Kürşat Kayral, 26 kişiyi serbest bıraktı, 41'i hakkında 'izinsiz gösteri', 'polise mukavemet' ve 'kamu malına zarar vermek' suçlarından tutuklama istedi. Nöbetçi hâkim 13 zanlıyı 'suçun toplumda uyandırdığı infial'i gerekçe göstererek tutukladı, 28 kişiyi ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı.

Devamı...      

SIRADAN FAŞİZM YA DA BİLİMİNSANLARI

_ Bora Ercan Sayı 97, Haziran 2006

Sıradan faşizm, birey ve toplum tarafından kanıksanmış, kabul edilmiş, içselleştirilmiş faşizmdir. Birey olmanın yoksanması, bencilliğin varsanmasıdır sıradan faşizm; bencilliğin oluşturduğu kitle ruhu temel besinidir onun, kimlikler, cinsiyetler, her şey değersizce kullanılır, kullandırılır; her şey birbirine yakınsanarak tekdüze bir hal alır; mazruf sıfırlanır, zarf süslenir sıradan faşizmde. Sürekli suçsuz olduğunuzu kanıtlamak durumundasınızdır faşizmde. Yanınızda kimliğinizle birlikte kimliğinizin onaylı/onaysız fotokopisi de olmalıdır. Adliyeden alınacak sabıka kaydı da önemlidir. Olur olmadık her yerde istenir. Oysa ki, devlet aradığını bulamazmış gibi kendi yapması gereken işi vatandaşına yaptırır. Temel sorun da vatandaşın vatandaş olamaması/oldurulmamasıdır. Kim kim için, kim ne için vardır, devlet mi vatandaş için, vatandaş mı devlet için, sorusu soru bile değildir faşizmde.

Devamı...      

ETNOCİNSELLİK, ETNOPORNOGRAFİ YA DA BİR KAVRAMSALLAŞTIRMA KARMAŞASI-III: Değiştiren Kültürel Kodlar, Değişen Kimlikler

_ Bora Ercan Sayı 83, Nisan 2006

Cinseliğin tanımı kesin olarak yapılamıyor, sınırları mutlak olarak belirlenemiyor. Dolayısıyla, cinsellikle ilgili olan kavramların da. Neyin müstehcen, neyin erotik, neyin pornografi olduğu dönemden döneme, kültürden kültüre değişiklik gösterir. Ünlü İsveçli Jinekolog William Smellie’nin 1752 ylında yayımladığı Treatise on the Theory and Practise of Midwifery (Ebelik Hakkında Kuramsal ve Uygulamalı Tez) adlı kitabının ‘dokunmayı’ ve ‘dahili müdahaleyi’ benimsediği için birçok kişi tarafından o ana değin yazılmış en müstehcen, en uygunsuz, en utanç verici kitap olarak tanımlandığını Duerr’den öğreniyoruz (1). Nitekim günümüzde eşcinsel evlilikler/birliktelikler kabul görürken, bundan çok değil birkaç on yıl öncesine kadar böylesi bir durumun düşünülmesi bile çok uzaktaydı.

Devamı...      

INTERVIEW WITH SARAH KINSLEY

_ Bora Ercan Sayı 73, Şubat 2006

"Believe it or not China is one of the hardest places I have ever lived because I find the language very hard to learn. In most countries you can get by with English but not in the area I am in right now. I live in a city called Qingdao, which is on the Yellow Sea between Beijing and Shanghai. I am grateful to live within walking distance to the Yellow Sea and have found some great areas to hike. I live close to one of the five sacred Taoist mountians which is a great escape from the city. Being in nature is very meditative to me. The Chinese in this area seem to love MSG and fried food so I end up cooking at home a lot. I consider myself a flexitarian and an opporartunavor but am still having a hard time going to the local DOG restaruant."

Devamı...      

PORTEKİZ-GOA

_ Bora Ercan Sayı 103, Eylül 2006

Cinselliğin, yazınsal ya da sözel sanatlarda işlenmesi, görsel sanatlarda işlenmesi kadar eskidir insanlık tarihinde. Dünyanın her bölgesinde, gerek yazılı toplumların eski metinlerinde gerekse sözlü toplumların söylencelerinde cinsellik çok çeşitli şekillerde yer alır. Daha önceki yazılarımızda ve tartışmalarımızda zaman zaman göndermeler yaptığımız Kama Sutra, Ananga Ranga, Permufed Garden, Binbirgece Masalları gibi eserler bu yazınsal eserlere en önemli örneklerdir. Bu klasik yapıtlar zaman zaman çeşitli ülkelerde yasaklanmış, sansüre uğramıştır. Bu noktada, cinselliğin çağlar boyunca özgürlük mücadelesi için bir araç olduğu da su götürmez.

Devamı...      

ODTÜ’DE BAHAR

_ Bora Ercan Sayı 83, Nisan 2006

Bahar dönemi eylemlerle açılırdı. Gerek üniversite harçları gerekse servis sorunu gibi nedenler ilk eylemlerin odağını oluştururdu. Sonrasında 16 Mart Katliamı, Nevruz, Kızıldere katliamının yıldönümünde de bazen kitlesel bazen nokta eylemler yapılırdı. Bu eylemler baharın getirdiği coşkuyla 1 Mayıs’a hazırlık gibiydi. 1980 sonrasında her yerde olduğu gibi, elbette, ODTÜ’de de çok şey değişmişti. Sola yapılan baskı ile ters orantılı olarak sağa sağlanan destek sonucunda, özellikle islamcı öğrencilerin sayısında artış olmuştu. ODTÜ çoğunlukla Anadolu’dan gelen memur ailelerinin tercih ettiği bir okuldu(r). Bu öğrencilerin kimi, benim gibi, daha okula gitmeden ‘romantik komünist’ olmuştur, böylece görece özgürlük ve dayanışma ortamında canlı bir sol yaşantı oluşmuştur.

Devamı...