CEVHERİN EFENDİSİ YOKTUR

_ Pelin Özer Sayı 239, Temmuz 2011

Yazının izinden giderek —okurken ve yazarken, her dem aktif— algıladığımız dünya ile yaşadığımız, varlığımızla bir ölçüde nüfuz ettiğimizi sandığımız dünya birbirinden ne kadar da farklı. Birinde nesnelerin ve tariflerin, prospektüslerin ve tabelaların, haritaların ve kodların, tanımlanmış bir başlangıç ile sonun ortasında bize dikte edilmiş sınırlılığın eyvallah’ına zorlanmışız; oysa ötekinde aldatıcı günden azat edilmişlerin yaşsızlığıyla kamaşmış vaziyette havada uçuşmaktayız. Dünyanın kabuk kabuk soyuluşunu kanıtlamak için kapağı kaldırmamız yetiyor, bir kavrayış mahmurluğunda hafifçe dalgalanıyor, “içinde beyaz sihir olan birkaç masal”ın sisli koridorunda ilerliyoruz.

Devamı...      

"AL ALTINA BİR MİNDER / YÜZÜNÜ BANA DÖNDER"

_ Pelin Özer Sayı 211, Ocak 2010

Şanslı gününüzdeyseniz, kış ortasında güneş parlıyorsa, bir de en önde yer bulmuşsanız Malatya Otogarı’ndan Elbistan’a giden yolda bütün heybetiyle dağları seyredersiniz. Öyle çok şey anlatırlar ki, iki saatlik yolun nasıl tükendiğinin farkına bile varmazsınız. Az önce uçaktan gördüğünüz, deftere işlediğiniz oyukları, kıvrımları, bir de dilimlenmiş kenarlarından dolanıyorsunuz şimdi. Virajları döndükçe, beden hareketlerine eşlik ederek eğilip doğruluyorlar. Ama otobüste deftere izin yok. Sarsıntı sizi engelleyerek uyarıyor, ne de olsa Nurhak’a yaklaştınız iyice: Şiirlerin deftere değil hafızaya işlendiği, telle dillendirildiği topraklara gidiyorsunuz. Burada başka türlü hecelemeyi öğrenmelisiniz. Her an farklı yüzlerle gözlerinizin içine bakan kayalardan toplayacağınız sözcükleri hafızaya dizmeniz, uzun uzun susmanız gerek. Dağın bu yüzünü görmemiş sözcüklerinizi suskunluğun sayfalarına daldırın şimdi.

Devamı...      

"İÇİMİZDEKİ SON TABİATIN KALINTISI"

_ Pelin Özer Sayı 229, Aralık 2010

Hatırlamak, insanı geriye götüren bir eylem biçimi ama edilgen olduğu iddia edilemez. Hatıra, aynı zamanda kurulup yıkılabilen, seçim şansı tanıyan, insanın içinde yaratıcı bir zihni harekete geçirecek güçlü bir mekanizmaya sahip. Kendini bedensel olarak bugüne katmış görünse de, hatıralarına dönerek kendini yeni baştan kuran kişi, bir bakıma bugününü ve gelecekten beklentilerini (dolayısıyla kaygıyı, hırsı, hayali, düşkırıklığını vb.) bloke eder. Bir nevi, akıp giden hayata feyk atar. Bu da azımsanacak bir eylem biçimi değil. Kendisinin kalabalığını örgütleyip harekete geçirmiş kişi, yerleştiği düzlemde, seçtiği hatıraya demirlemiş bir direnişçidir artık. Kurup bozduğu kendi hatırası olduğundan, kimseye zarar vermez.

Devamı...      

DAMDA KAYISI TARLASI

_ Pelin Özer Sayı 199, Kasım 2009

Ağızda eriyen kuru kayısının balını özümsüyor diliniz. O dilin içe dönmüş sessizliğinden ekrana, kâğıda yansıyanlar, güneşin kuruttuğu yemişlerin düşüyle tatlanabilir mi? Damda bir kayısı tarlasının hayalini gördünüz, güneşle pişerken kuruyan kayısıların kıvamında zihniniz. Kayısıya işlemiş güneşin balı, dilin pasını da temizler mi? Yemişler de düş görür mü? Hikâyenin gerçek ile düş arasındaki ilmiklerinde sekerek damdan dama gezen bir kuşa öykünsün o zaman hafızamız, yakın geçmişi hatırlayıp, elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce bir kayısı masalına yaklaşalım. Ürgüp’e yaklaşık on dakika uzaklıkta eski bir Rum köyü burası. Yaklaşırken bir köy olduğu neredeyse belli olmuyor. Yalnızca taş da denemez, kayalara oyulmuş derin bakan gözlerden kim bilir kaç hayat geçmiş diye düşünemiyor bile insan. Bazı görüntüler hesap yapamaz hale getiriyor insanı. Dev kavaklar hışırtıya sarılmış, saklı yeşilliklerden haber verir gibi salınıyor. Sabah, boş şişenizi alıp da tepelere doğru çıktığınızda sert sandığınız kayalar önünüzde yumuşacık açılan kapılara dönüşecek.

Devamı...      

“SENİN ŞARKIN BENDE”

_ Pelin Özer Sayı 227, Ekim 2010

Bizim kuşaktan kimilerinin ruhuna iyice nüfuz etmiş, anlatılması pek de kolay olmayan bir âcizlik hali vardır. Bu hal, gariptir, zamanında, sözcüklerini bulup da dillenemediğinden olsa gerek, kesif bir suçluluk duygusuyla gelişti, belli belirsiz dışavuruldu. Bir insan sadece yaşadığı dönemin anılarıyla var olmaz, sevdiğimiz, inançlarını paylaştığımız büyüklerimizin rüyasını biz de gördük. Öylesine yakınımızdaydı ki onlar, meydandaki uğultuyu duyuyorduk, giysileri üstümüzdeydi, kitaplarını okuyorduk, şarkılarını ezbere söylüyorduk. Kendimizi onlara iyice benzetmiştik ama dilimiz bir türlü dönmüyordu, anlatamıyorduk, zaten çoğu bizi dinleyecek halde değildi. Bizim için yazılmamış bir tarihte, tahliye edilmiş bir meydanda kendi kurmadığımız bir dili çabucak içselleştirerek konuşmayı beceremezdik. Kolay değildi, dağılmış halaya nasıl eklenecektik? Ne söylersek söyleyelim eksik kalıyorduk, yaşamadığımız fiziksel acıdan dolayı en sahici hislerimizden sürgündük. Namus gereği sürgünlüğün acısını nasıl anlatacaktık?

Devamı...      

ÇÖLE YAKIN OKYANUSUN İÇİNDEN BİR SES YOLCULUĞU

_ Pelin Özer Sayı 241, Eylül 2011

Daha önce hiç ziyaret etmediğiniz uzak kıtanın (Afrika!) sizin için sesten öteye bilinmez bir köşesine (Fas), bir müzik festivaline doğru (Essaouira) yolculuk ediyorsanız ve muktedir küresel bakışla, kendisine benzeyeni yabancılardan koruyup esirgeme vaadiyle yazılmış o her şeyi bilen kitaba, tren tarifesi dışında bakmamaya kararlıysanız, hassas bir duyunuzu rehber seçmeniz gerekecektir. Kararınızı âniden uçakta vermişsiniz, havalanmadan az önce, bir kuş sürüsü pistte yürümeye niyetlendiği için uçağınız kalkamadığı sırada: Sizinki dinleyip duyarak görüp algılama, anlamlandırma çalışması olacak. Heceyle değil notayla, konuşarak değil dansederek yol alacaksınız. Turistik teşkilatlanmaya karşı minimal duyu direnişi… Bunun, okyanusun dilini çözmekten, siluetlerin rüzgâr marifetiyle toza ve kuma bulandığında aldığı hayaletimsi görünümün fotoğrafını çekmekten farkı yok. Dile gelmez şeyleri sesle, sesin denetiminde, koruyuculuğunda anlatmak çabası, zaman zaman iktidara heves eden sözleri, kişiliğini kaybetmekten korur belki.

Devamı...