Bir “Kış Uykusu” Okuması

_ Zelda Capulet

Sıradan, film izlemeyi seven bir seyirci olarak ve biraz da son filmlerinde hayal kırıklığı yaşamış ve fakat Cannes’da büyük ödülü almış bir filmi merak ettiğimden gittim Kış Uykusu’na. Beklentim yüksek değildi. Ancak böylesi bir hayal kırıklığı da beklemiyordum doğrusu. Bu hayal kırıklığının nedenlerini şimdi burada tane tane anlatmaya çalışacağım…

 

Filmin adı, Kış Uykusu ile nasıl analoji kurulmaya çalışıldı bilemiyorum ancak, bir terslik olduğu muhakkak. Kış uykusu nedir ona bakmak lazım her şeyden önce…


Kış uykusu, soğuk ve kurak mevsimlere karşı koyabilmek için bir canlı organizmanın kendini değiştirme ve uyum sağlama sürecidir ve bu esnada canlının vücut sıcaklığı düşer, kalp atış sayısı azalır. Hatta pek çok canlı organizma öncesine yağlanarak bu uykuya hazırlar kendini; sürekli değil geçici, olumsuz değil, doğrudan hayatın kendi ritminde ve doğallığında yaşanan, olmazsa olmaz bir süreçtir.

Nuri Bilge Ceylan’ın karakterleri ise bir kış uykusunda ve geçici bir süre için bir duruma uyum sağlamaktan çok, bir hastalıklı duruma çakılmış gibiler.

image4

Niyet, hep yazılıp çizildiği gibi bir aydın eleştirisi mi? Emekli tiyatrocu Aydın’ın aydınlığı sanki sadece adında saklı kalmış…

Aydınlığı şüpheli, mesleğinde ve ilişkilerinde “başarısız” biri üzerinden neden aydın eleştirisi yapılır anlamak çok kolay değil diye düşünülebilir önce. Ama bu durum senaryosunun tamamına yansıyan bir kolaycılığın tezahürü. Böylece suya sabuna dokunmadan, memleketin çamura batmış gündemine bulaşmadan, söylemiş gibi yapmanın belki de en kolay yolu. Tiyatrocu Aydın bir aydın karikatür bile olmaktan öte Anadolu’nun ortasında sahne almış ve bir aydını oynayan aktör olarak karşımızda daha çok.

Kim bilir, belki kahramanımızın adı Aydın olmasaydı,  yerel bir gazeteye olabildiğince popüler konularda yazılar yazmasaydı ve yardımseverlik oyunları oynamasaydı onu daha çok benimseyebilirdik ve elimizde “gerçek” bir karakter kalabilirdi.

Klişelerle, kara deliklerle ve olabildiğince kolaycılıkla inşa edilmiş bir senaryo…

Yolun götürdüğü yere giden genç motorsikletli, muhabbetin en fazla erişebildiği yer wasabi olan bir Japon turist, salağa yatan ve anlamıyormuş gibi görünen ve fakat aslında durumu idare eden yardımcı karakteri, genç mutsuz ve tatmin edilemeyen eş, gururlu, sert bakışlı oğlan çocuk, kız kardeşin iç çamaşırı uğruna adam bıçaklayan mağrur ve gururlu abi, vıcık vıcık bir şekilde hayatı ve durumu kabullenmiş gibi davranan, imamdan başka her şeye benzeyen imam, kocası sarhoş ve sorumsuz olduğu için boşanmış ve abisinin yanından başka gidecek yeri olmayan çevirmen abla, karısını kaybetmiş, oğlu uzaklarda olan ve fakat kim olduğu asla anlaşılamayan bir arkadaş, sarhoş edilerek ve Shakespeare’den alıntı yapmasının hemen ardından bir tiyatrocunun Shakespeare alıntısıyla tuş edilerek kaybetmeye mahkum ilkokul öğretmeni.

Kapadokya’nın zorlu kış koşullarında fantastik bir şekilde bir araya gelmiş bu karakterlerin diyalogları sarsak, kopuk ve eğreti. Kim olduklarına dair izler silik; üzerlerinde yeterince çalışılmamış, olgunlaşmamış eskizler onlar. Asla dokunamadığınız, yakınlaşamadığınız, nefret edemediğiniz, sevemediğiniz, öfkelenemediğiniz bu insanlar,  sırtlarını Çehov’a dayamış bile olsalar,  inandırıcılıktan ve derinlikten yoksunlar.

İsmail olarak izlediğimiz, Nejat İşler’in para yakma sahnesi ise tek kelimeyle teatral ve eğer filmdeki bu sahne Aydın’la bir hesaplaşma ve hatta zafer niyeti taşıyorsa senaryonun hayatı okuma niyeti “patetik” diyebiliriz…

Ve acaba aşkın tensel boyutu Nuri Bilge Ceylan’ın anlatmaktan “utandığı” bir kısım mı?

Aydın ve Nihal arasındaki ilişki bir çift ilişkisi olmaktan çok, bir abi kardeş, baba kız ilişkisi. Bir zamanlar birbirlerine aşık olduklarına dair hiçbir iz yok, birbirlerine hiç dokunmadıkları gibi dokunmamalarının yarattığı bir gerilim de yok ve karşımızda adeta tensel hazdan yoksun android iki birey var…

Filmin Avrupa’yı cezbedici ve Avrupai olma niyeti… 

Filmde bir “karakter” gibi işlenebilecek Kapadokya’nın atlara ve kaya evlere sıkıştırılmış olarak batılı izleyici için iyi tasarlanmış bir dekora dönüşmesi ve filmin ana temasının Schubert’in* bir eserinin olması filmi Avrupalı ve hatta bunun da ötesinde Cannes’lı yapmış adeta…

Sondan bir önceki  söz olarak Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da verdiği bir söyleşide kurduğu cümlelere dönmek lazım.


“… sinema dünyası içindeki tecrübem ve belki biraz da kimliğim yüzünden, söylediğim şeyler bir kanun gibi doğru kabul ediliyor ve yeterince sorgulanmadan kabul ediliveriyor. Ama Ebru, hem inatçı kişiliği, tabii biraz da aramızdaki hukuk yüzünden, fikirlerini sonuna kadar savunmakta en ufak bir tereddüt bile göstermiyor. Böyle acımasız bir tartışma ortamında, akla gelen her fikir ciddi sınavlardan geçiyor ve giderek derinleşme şansı buluyor. Biz bir sahneyi bir fikir ayrılığı yüzünden tartışmaya bir başlarsak, genellikle sabahı bulur gideriz. Ama o sahne için söylenebilecek her şey de söylenmiş olur sanki…“

Bu cümleler,  Nuri Bilge Ceylan’ın kendini konumlandırdığı yer açısından hem kendinde hem de çevresindeki patolojiyi gösteriyor gibi. Kim bilir belki de artık Nuri Bilge Ceylan’ın, profesyonel oyuncularla çalışmasının yanı sıra,  gerçek ve profesyonel bir takım içinde çalışmasının ve kendini konumlandırmasının zamanı gelmiştir.


En nihayetinde söylenebilecek her şeyin söylenmesini kabul etmek tehlikeli bir noktadır.

Ve son söz olarak, yukarıdaki patolojiye uygun bir şekilde,  memleketin neredeyse tüm okuryazar tayfasının ve onun da ötesinde film eleştirmeni olarak hayatını kazanan insanların aynı ezber ve yaklaşımla, koşulsuz şartsız filme övgüler düzmesi başlı başına ayrıca tartışılması gereken bir husus olarak bir kenarda durmaktadır.

* Piano Sonata in A major, D. 959 Second Movement (Andantino)



Zelda Capulet zeldacapulet@gmail.com
selidor'lu. kargaları ve ejderhaları sever. adının veronalı juliet'den mi, nintendo'nun karanlıklar prensesinden mi, zweig'ın zeldasından mı geldiği muamma...