Karnaval, Şenlik, Bayram ve Dans

_ Bora Ercan

İnsanoğlunun doğa olaylarıyla birebir ilişkisinin bir yansıması da baharın gelişini, yazın başlangıcını, gündönümlerini, bağbozumlarını toplumsal bir etkinlik, bir kutlama haline getirmesidir. Yerkürenin insan olan her yerinde, her çağda, her dönemde şenlikler müziklerle, danslarla, kurbanlarla, yemeklerle, içmeklerle kutlanagelir. Göçlerle, doğal afetlerle, savaşlarla, toplu din değiştirmelerle şenliklerin nedensellikleri değişse de içerikleri pek değişmemiş, temel mantık bireysel anlamda tiyatro oyunlarıyla bir katharsis yaşanması, toplumsal anlamda da sosyal aidiyetlerin kuvvetlenmesiyle bir iman tazelenmesidir.

Bazı şenliklere yıl boyunca hazırlanılır. Bu şenlikler dünya çapında bir fenomendir: Rio Karnavalı, Almanların Love Parade'ı, Oktoberfestgibi. İspanya'nın en küçük kasabasının bile bir şenliği vardır. Hindistan'da toplam şenlik sayısı herhalde bütün bir yılın günlerinden fazladır. Doğa olaylarının dışında festivallerin gerekçesi bazen şehrin işgalden / kötülükten kurtuluşu, bazen tanrılardan, peygamberlerden, havarilerden birinin doğum günüdür. Amaç bir araya gelmek ve eğlenmek olduktan sonra bir bahane bulunur elbette.

Antik dönem kültürlerinden hakkında en çok şey bildiğimiz Yunan dünyası da şenlikleriyle ünlü. Panathenaea, Şarap tanrısı Dionisos, Eleusis şenlikleri.... Antik Yunan dini Hıristiyanlığa bütün bu şenlikleri farklı isimlerle armağan eder... Her ne kadar dans etmek ve şarkı söylemek insanoğlunun en temel gereksinmelerinden biri olsa da bizde bir müftü belirli bir kesimin temsilcisi olarak garip bir benzetmeyle buna karşı çıktı geçtiğimiz günlerde. Toplum olarak ortak kutlayabildiğimiz devletten ve dinden bağımsız sivil bir şenliğimiz yok! Bizde bayramlar dini ve milli olmak üzere ikiye ayrılır. Seküler şenlik olabilirliği en yüksek bayram olan 19 Mayıs ise yıllar boyunca sivilleşemeyip militarist devletçi zihniyetin bir aracı olarak o kadar resmi kaldı ki sonunda gösteriler günümüz iktidarınca yasaklandı. İşin acı yönü kimse bunun üzerine yıllar boyunca düşünmedi bile! AKP iktidarı düşündü ve onu gençlere vereceği bir şenlik yerine kaldırmayı tercih etti.

image4 "Carnaval do Arlequim", Joan Miro ferra

Dans edemediğimiz devrim bizim değildir. Emma Goldman'dan hafızalara geçmiş bir söz. Üzerinde dans edemediğimiz ülke bizim mi olacak!  Dans, bir eğlence aracı değil bir tören, bir ibadet, bir varoluştur. 80 küsur yıl önce kurulan ülkemizin doğum gününde kimse dans etmez. Oysa dans bir ifade aracıdır. Sadece eğlence değil bütün duygulanımları kapsar.  29 ekim’de olsa olsa cumhuriyet balosunda 40-50 kişi vals ve tango yapar kutlamalar kapsamında, sokaklarda günler boyu halk dans etmez, içkiler su gibi akmaz. Halk bayrak sallar, Atatürk'ü ziyaret eder. İç kıyıcı, iç daraltıcı.

Peki, Türkiye'de halk nasıl eğlenir? Türklerin karnavalı var mıdır, bütün bunlar gavur icadı mıdır? Kutlu doğum haftasında kuran okuma yarışması dışında gençlerin bir ortak noktası olamaz mı? Toplumsal enerjinin futbol maçlarına kayması ne denli sağlıklıdır, gibi onlarca soru akıllara gelmiyor değil. Ancak bu yazının yazılma amacı Gökçeada'da kutlanan Meryem Ana Yortusu. Ve ne yazık ki derdimiz çok olduğu için girişimiz de uzun oldu. Malum, inanışa göre 15 Ağustos Meryem Ana'nın göğe yükselişi. Ortodoks dünyası için önemli bir gün. 1950'lere kadar memurlar dışında hiç Türk nüfusu olmayan bir adadır Gökçeada. Doğasıyla, mimarisiyle dünyanın en özel köşelerinden biridir. 1960'lardan itibaren Türk devleti farklı iktidarlar boyunca ada halkını yurdunda kaçırmak için her yola başvurur ve başarır. Bugün adada yerleşik olarak birkaç köyde yaşayan yaşlı bir Rum nüfus var, yine de dünyanın her yanına yayılmış olan adalılar yüzlerce yıllık geleneklerinden vazgeçmiyor. Ağustos ayının ilk haftalarından itibaren o çok sevdikleri adalarına geliyor...

Geçtiğimiz yıl şenlikler 14 Ağustos'ta Shinoudi köyünde başladı. 1970 yılında binlerce yıllık Imroz, Gökçeada olurken Shinoudi de Dereköy olduğu için artık köyün esas adı neredeyse hiç bilinmiyor... Dereköy benim için hep hüzünle andığım bir yerdir yıllar yılı. Bir zamanların en büyük, güzel ve gelişmiş köyü terk edilmek durumunda kalmış, evlerin çoğu yıkık dökük, eşyalar yağmalanmış. Devletin zülmüne tanıklık için orada beş dakika durmak yeterli. 14 Ağustos gecesi köyü yüzlerce araç ve insanla dolu görmek beni şaşırtıyor. Müziğin sesini izleyerek, bir kapıdan geniş bir avluya giriyorum, ortada davullar, zurnalar, lavtalar, tulumlar, kemençeler; geleneksel giyinmiş halk oyunları ekibi kızlı erkekli dans ediyor, herkes masalarında keyifli ve güleryüzlü. Kurbanlar kesilmiş, pişirilip konuklara ikram ediliyor. Işıl ışıl bir atmosfer. Hüzünlü köyde şenlik! Geleneğin korunması, eski coşkulu günlerin yad edilmesi...

15 Ağustos'ta ise şenlikler Agridia'daydı. Diğer adıyla Tepeköy. Tepeköy'ün dar yolu araçlardan geçilmiyordu. Güzel giysilerini giymiş genç yaşlı kadın erkek çoluk çocuk herkes sahnede yer alan coşkulu orkestranın eşliğinde köy meydanını büyük bir eğlence yerine çevirmişti. Bu kez eğlence daha günceldi. Buzuki, org, darbuka, yanık sesli şarkıcı. Bildik ezgiler... Halaya bir ucundan ekleniyoruz.  Yıldızlarla dolu bir gece tanık oluyor bu muhteşem olaya...Herkes muktedirlerin, hayattan zevk almaz zevk alanı da baskılar zihniyetine inat, ayakta sahnede neşe içinde dans ediyor, şarkılar söylüyordu.

Aradan 4 gün geçti. Türkiye'de 3 günlük bayram tatili hır gür trafik kavga dövüşle başladı. Danssız, şarkısız, festivalsiz, karnavalsız...

Not: Bu yazı birkaç yıldır İzinsiz’e ara verdiğimiz için yayımlanmayı bekliyordu. Şimdi çok gergin, bol ölümlü bir seçim sonrasında yayımda. Soruyu yineliyorum: Karnavallarımız, eğlencelerimiz olsaydı ne seçim bu kadar gergin ne de ölümlü olurdu. Yaşama değersiz kılarsak hepimizi değersizleşiriz.


Bora Ercan boraercan@yahoo.com
Odysseus Adaları'nın yazarı.