YAZARIN DEĞİŞEN İMAJI

_ Bora Ercan

Geçtiğimiz günlerde, ülkemizin yüksek tirajlı gazelerinden birinde yarım sayfa olarak yer alan bir reklam birçok edebiyat okuru tarafından şaşkınlıkla karşılandı. Elinde çoksatan bir kitabıyla okurlara edebiyat adına teşekkür ediyordu çok satan bir yazar!
 
Teşekkürler Türkiye!
 
Şüphesiz bu reklam ülkemiz edebiyat dünyasının pek de alışık olmadığı bir davranış. Biz edebiyat okurları, kitabının çok satmasıyla övünen yazarlara da alışık değiliz. Yazınsal değerlerin ölçütünün satarlık olmadığı az satan yazarların bir avuntusu değildir. Kim düşünebilir ki koca Yaşar Kemal’i elinde bir kitabı ve bilgisayar tasarımlı fotoğrafıyla gazetenin yarısını kaplayıp bizlere teşekkür ederken. Ayrıca, yazarın elinde tuttuğu kitabın konusunun sufilik olması da ne büyük bir çelişkidir. Bütün mistik yolların temel hedefi tevazu göstermek, egoyu söndürmek değil midir? 
 
İkinci Dünya Savaşı sonrasında teknolojik yeniliklerle eşzamanlı olarak kitle iletişim araçlarının tüm dünyada büyük bir hızla yaygınlığıyla toplumlardaki ilgi yönelimi radyo ve televizyona kaymış ve dolayısıyla da kitap başta olmak üzere basılı eserlerin tahtı sarsılmıştı. 1980 sonrasında bilgisayarlar ve nihayetinde de internet bu sarsılan ilgiyi yerle bir etti. Her şey değişmişti. Bu değişimde edebiyat da yazarlığıyla, şiirleriyle, kitaplarıyla değişecekti. Bu kaçınılmazdı.
 
Bununla birlikte, ülkemizde her şeye rağmen bir kitabın resmi rakamlarla 350 bin adet satması (hadi hak yemeyelim korsan baskılarla bu sayı 400 bine varmıştır) kitabın yerinin her zaman için ayrı olduğuna inanan bir kitapsever için sevindirici olmalıdır. Değil mi ki kitabın reklamının yapılması da bir o kadar güzeldir. Hem gençlere de iyi bir modeldir bu durum. Yazarlık imgesi bunca yıldır hapishane ya da kahvehane köşelerinde sürünmekle özdeş olagelmişken. Böylesi, bohem ifadesini kaybetmeyen ancak plaza çalışanı görünümlü “celebrity” yazarlara kitapçılık sektörü adına gereksinim olduğu söylenebilir.
 
Dolayısıyla bu satırların yazarının da gündemde olan bu ve böylesi durumlardan mutlu olması beklenir. Lakin değildir. Modern tabirle “irrite”dir. Hint felsefesinde Maya Perdesi diye bir kavram vardır. İçinde varolduğumuz dünyanın bir yanılsama olduğu bu kavramın özüdür. Günümüzde gelişen bu olaylar aynı maya perdesindeki gibi bir yanılsamadır. Politikacıların söylemiyle 70 milyonluk ülkemizdeki kitabevi sayısı, kişi başına düşen kitap sayısı, edebiyat derslerinin içeriği, edebiyat fakültelerinin durumu ortadayken bir kitabın 350 bin adet satmasına bağlı olarak, bu ülkede edebiyat adına sevinilmesi gariptir.
 
Bundan sonra isim vermek durumundayım. Dürüstlük adına bu şart. Mehmet Eroğlu’nun, Hasan Ali Toptaş’ın, İhsan Oktay Anar’ın ve elbette böylesi çağdaş yazarların kitaplarının satışıyla Elif Şafak’ın kitaplarının satışı arasında bire iki, bir üç, hadi bilemediniz bire beş fark olabilir popülerliğin sonucu olarak ancak bu kadar büyük bir uçurumun olması Elif Şafak’ın çok daha iyi bir yazar olmasıyla açıklanamaz.
 
Aklıma ilgisiz gibi görünüp çok da yanlış anlamaya müsait bir benzetme geldi.  Geçtiğimiz yıl Recep İvedik adlı sinema filmini 7 milyon kişi izlemiş. Sonbahar adlı filmi ise kaç kişinin izlediği bilmiyorum çünkü Recep İvedik birkaç ay içinde tasarımlanıp yaşama geçirilen ve sadece ve sadece maddi kaygılarla yapılmış bir piyasa filmi. Oysa ki sonbahar yıllarca düşünülmüş, üzerinde emek verilmiş, maddi kaygıları geri planda bırakmış bir sanat filmi. Bu benzetmeyi çok satar Aşk adlı kitap için de kullanacağım çünkü Aşk gerek konusu, gerek içeriği, gerekse reklam kampanyalarıyla çok satmak için yazılmış bir kitap. Yukarıda isimleri anılmış yazarların böyle bir kaygısı yok. Kaldı ki edebiyat ile çok satarlığın Elif Şafak tarafından birbirine karıştırılması nedeniyle bu yazı ortaya çıkmıştır.
 
Elif Şafak’a isim olarak çok yüklenmenin yeri yok. Nitekim, Tuna Kiremitçi’de Ayşe Arman’a Kelebek gazetesinde yazarlığa transfer olması vesilesiyle verdiği mülakatta günümüz yazarının çok yönlülüğünden dem vuruyor. Günümüz yazarı bilgisayarı daktilo gibi kullanmanın ötesinde bütün sanal medyayı da takip etmeli facebook, twitter, myspace gibi ortamları takip etmeli, kendini oralarda da var etmelidir. Kimseyi yargılayamayız. Kişisel olarak herkes istediğini yapar, istediğini yazar, istediği yerde yazar; ancak burada söz konusu edebiyattır. Edebiyat da iki saniyelik twitter görüntüsü için yapılmaz. Kiremitçi bir de İstanbul’un son 20 yılda nasıl da zenginleştiğine şaşırmış. İşte günümüz yazarı laptopunu alıp lüks mekanlarda yazarsa gördüğü bu zenginlik olur. Oysaki o zenginlik gerisinde büyük bir yoksullukla var.
 
Öte yandan, yeni yazar modelinde, aynı yeni gazetecilerde olduğu gibi, yazarın kendisinin bir konu mankeni olarak yazdıklarından daha da önplanda olması gerçeğiyle karşı karşıyayız. Aşk adlı romanın yazarının kocasını, çocuklarını, aile hayatını tanıyoruz, istemesek de gözümüzün içine sokuluyor bir yerlerden; fakat kendisi hakkında düzenlenen sempozyuma bile katılmayan Anar’ın okurları onun aile yaşamı hiçbir zaman konu bile olamaz. Merak edilmez evli midir, eşi kimdir. Ne de Eroğlu’nun, Toptaş’ın.
 
Üzerinde durulması gereken başka bir konu da bu romanın yıllardan bu yana küçük Amerika olmayan ülkemizin çizmeye çalıştığı yolda iktidar yanlısı bir misyonunun olduğunu söylemek komplo teorisi olmasa gerek. Sonuçta, her şeyin değiştiği gibi entelektüelin tanımı da değişmiştir. “Entelektüel,” iktidarla uyum içinde artık muhalif değil düzenin iyi işlerliğinin bir katalizörüdür.
 
Kısacası kazanan, başaran Aşk olmuştur. Kaybedense topyekün edebiyat. 
 
 

Bora Ercan boraercan@yahoo.com
Odysseus Adaları'nın yazarı.