SON YEMEK VE SANATÇININ "İHANET"İ*

_ Kubilay Akman


İsa'nın Romalı otoritelerin eline geçmeden önce Havariler'iyle yediği Son Akşam Yemeği, güzel sanatlarda ve edebiyatta sayısız temsilin konusu olmuştur. Kuşkusuz sanat alanında bu temaya dayanan en etkili ve önemli yapıt Leonardo da Vinci tarafından Santa Maria delle Grazie Kilisesi'nin duvarına yapılmış olan Son Akşam Yemeği'dir (L'Ultima Cena, 1498). Leonardo'nun dehasının, Rönesans'ın geometrik mükemmeliyetçiliğiyle buluştuğu eseri daha sonra gelen sanatçilar tarafından aşılamamış, mesela Jacopo Bassano'nun yaklaşık yarım yüzyıl sonra (1542) aynı temayı ele alışı oldukça avam kalmış ve Tintoretto'nun bir yüzyıl (1594) sonra yaptığı girişim ise fazlasıyla dinsel sembolizm tarafından gölgelenmiştir.


Leonardo Da Vinci


Tintoretto

Son Yemek'in edebiyat alanındaki yansımalarına en çağdaş örnek olarak Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi verilebilir. Dan Brown, Leonardo'yu, bugün hala devam etmekte olan bir ezoterik geleneğin bir halkası olarak alırken, Son Yemek tablosunu kriptolojik şifrelerin bir bütünü olarak analiz etmiştir. Brown'a göre resim, "kutsal kase"yle sembolize edilen Maria Magdalena'yı içermektedir; İsa'nın hemen yanında, bizim bakışımızla solda olan figür bir kadını andırmaktadır. Bir kadın havari yoktur ve dolayısıyla burada resmedilen tanrısal soyun taşıyıcısı Maria Magdalena'dır.

Javier Sierra'nın Gizli Yemek adlı kitabı ise Leonardo'yu Engizisyon tarafından kovuşturulmuş olan Gnostik Katharlar tarikatının bir üyesi olarak ele almakta ve bu resimde Yahuda'nın yerinde resmedilenin (en sağdan ikinci) ise Leonardo'nun kendisi olduğu öne sürülmektedir. Leonardo da Vinci'nin zaman zaman resimlerinde kendini resmettiği iddialarını biliyoruz ve Sierra'nın tespiti, -onun amacından bağımsızlaştırarak söyleyecek olursak- Leonardo'nun kendisini Yahuda'nın, yani "hain"in pozisyonuna konumlandırmış olması manidardır. Sanatçı niçin haindir? Kutsal olanı resmetmek mi, yoksa ona müdahale etmek mi "ihanet"tir? O, Sierra'nın savunduğu gibi gizli bir Kathar olduğunu mu burada örtük olarak ifade etmiştir? Bunlar, "şifre"si kolay kolay çözülemeyecek sorulardır.

İnsanlık tarihinin bu en büyük yapıtlarından biri hakkında, tıpkı yapıtın yaratıcısının kendi edimini hatırlatan güncel bir "ihanet"i Artistanbul 2007 kapsamında düzenlenen Ben Olsam III sergisinde görüyoruz. Burada ihanet, ezoterik şifreler ve örtük dinsel göndermelerle değil, tam da göstergebilimsel bir düzeyde, modern sanatın açtığı paradigmanın güncel bir örneği olarak beliriyor. Bilindiği gibi, sanatta Modernizmin uzun yıllardır uygulayageldiği yaklaşımlardan biri, klasik sanat yapıtlarının rekonstrüktif temelde yeniden-yorumlanmalarının özgün yapıtlar yaratmada kullanılması oldu. Yeniden kurmaya yönelik bir tekrarın pekala özgün yapıtlar ortaya koyabileceğinin en tanıtlayıcı örneğini Marcel Duchamp, yine Leonardo yorumuyla (Mona Lisa) sunmuştur. Ben Olsam III'ün işte bu mecrada Türkiye'nin sanatsal ortamını zenginleştirecek ve Avrupa uygarlığıyla yaratıcı temellerde ilişkilenmesini sağlayabilecek önemli bir potansiyel taşıdığını düşünüyorum. Bu sergi, yeniden-yorumlanan yapıtın mutlak "aynılık"ına ihanet ederken, sanatın hep daha özgün ve daha yaratıcıyı arzulayan içkin duygusuna "sadık" kalmaktadır.



Doğan Paksoy


Altan Çelebi


Mahir Güven


Şahin Paksoy

Ben Olsam III sergisi yaratıcı, ironik ve düşsel rekonstrüksiyonun etkili örneklerini sunuyor. Doğan Paksoy, iç siyasetimizin, balon olup uçan vaatlerle ve mistifiye edilen siyasetçilerle örülen dünyasını problematize ederken, Altan Çelem İsa'nın varoluşunu sinemasal bir kurgunun orta yerine oturtuyor; Mahir Güven'de, Avrupa Birliği projesinin Hıristiyan temellerinin sekter olmayan bir eleştirisini buluyoruz ve Şahin Paksoy bize bir Mesih'in bile bugün algılanabilir olmasının medyadan geçtiğini gösteriyor ve bu anlamda "gösteri toplumları"nı deşifre eden bir resimsel kurgu yapıyor. Seriyi oluşturan her bir yapıt ayrı ayrı okunmayı fazlasıyla hak etmekte ve bu açıdan, daha önceki "Ben Olsam" sergileriyle beraber ele alındığında, tüm bu projenin kapsamlı bir araştırmanın konusu olma gereğini tekrar hissettirmektedir.

Türkiye'de sanat, özgün sanat üretilmektedir. Çağdaş sanat ortamımızın önemli tematik projelerinden biri "Ben Olsam" serileridir. Önümüzdeki yıllarda, belki serinin beşincisini de yaptıktan sonra, projenin tamamını içeren genel ve bağımsız bir serginin yapılması yerinde olacaktır. Umarım ilgili kurum ve kişiler bu önerinin gereklerini yerine getirirler ve yıllara yayılan, ortak bir emeğin ve kollektif zekanın ürünü olan bu konsept böylesine bir sergiyle en üst düzeyde taçlanır.

 

*Artistanbul 2007 Sanat Günleri'nde gerçekleşen "Ben Olsam III" Sergisinin katalog yazısıdır.

Kubilay Akman mkakman@mail.com