ATA’NIN ANLAM EVRENİNİN SORUNSALLARI

_ Kubilay Akman



Birçok sanatçı için kendine yeni bir sanatsal anlam evreni ve özgün bir üslûp yaratmak, yıllarca süren yorucu çabaların temel amacıdır. Kimileri buna yaklaşır, kimileri için bu uzak bir hedeftir, çok azı ise bunu başarıyla gerçekleştirebilir. Mustafa Ata, 70’ler ve 80’ler boyunca içinde bulunduğu arayış süreçlerinde, farklı boylamlarda kendine böyle bir dil yaratabilme gücünü gösterdi. Bir yandan Türkiye’nin ve dünyanın sosyal/siyasal meselelerine duyarlılıkla yaklaşırken diğer yandan semboller, soyutlamalar ve kişisel kurgular/düşlerle örülmüş bir resimsel soluk geliştirebildi. Üstelik bunu, kesintilerle birkaç kez yineleyebilme gücünü de gösterdi. Ressamın süreklilik içinde kopuşlarla yeniden beliren dil-ler-i... Fakat Mustafa Ata’nın asıl başarısı, 90’larda köklü bir kişisel devrimle, geçmişteki üslûbuyla “aşma” (Hegelci anlamda içererek aşma) temelinde bir ilişki kurarak, yeni bir resimsel dile yönelmesidir. Bu, tüm ressamların ve sanatçıların hayalini kurduğu, özgün, yeni, köklü, şahsi ve şahsiyetli sanatsal yaratıcılık düzeyidir. Sadece uzmanların değil, tüm sanat izleyicilerinin de baktığında Van Gogh’u, Picasso’yu, Dali’yi ve tüm diğer ustaları ayırt edebildikleri bazı vasıflar vardır. Özgün bir balans, harmoni, üslûp... Bu sanılabileceğinin aksine bir sınırlama değildir; yani, Van Gogh’un hep ondan beklediğimiz fırça darbeleriyle, hep benzer tonları kullanarak, kişisel ‘perspektif’ duygusuyla imgelerini resmetmesi sanatçı için bir sınırlamadan öte, sınırsız bir anlatım gücü için gereken temel yapı taşlarını oluşturabilmek içindir. Tıpkı dil gibi... Türkçe şiir yazan bir şairden, yeni bir kelime yaratması değil, Türkçe’de varolan kelimeleri yepyeni bir kompozisyonda sunması beklenir. Her sanatçı da üslûbuyla kendine yeni bir dil yaratır. O dilin temel yapı taşlarına (kelimelerine) sanatçının sadık kalması, bunlarla yeni bir şey söyleyemeyeceği anlamına gelmez. O, şimdi konuşmaya başlayacaktır; uzun soluklu, özgüvenli, güçlü...

Burada anlatılmak istenenin ne olduğu, belki de en iyi Mustafa Ata’nın 1990’ların sonları ve 2000’li yıllar boyunca yarattığı yağlıboya yapıtlarına bakıldığında anlaşılabilir. Bu dönemde ağırlıklı olarak insan bedeni üzerinde odaklanan; onu resimsel anlamda figürize ederken, tematik düzeyde 70’lerde tercih ettiği daha dolaysız anlatımla kıyaslandığında çok daha sofistike bir tarzda dünya ve memleket meseleleriyle ilgili olan ressam, yeni ve güçlü bir kişisel dil/üslûp yarattığını ispatlamıştır. Bu üslûbun sunduğu anlatım potansiyeliyle bedenler soyutlanıp, salt enerji olarak ortaya çıkarken renk ifadenin temel aracı boyutuyla fonksiyon görür. Çizgiler renklerin tekil ve çoğul ilişkileri/bağlamlarıyla anlam kazanır, düz renklerle sonsuza kaçan fonlar figürün devinimine mümkün olan en uç keskinliği kazandırır. Tüm bunlar olurken, Ata yine sorumlu bir entelektüel tutumuyla sosyal problemlere eleştirel bir tavırla yaklaşır. Fakat, onun yağlıboyalarındaki içeriğin bağlantı noktalarını keşfedebilmek artık o kadar da kolay değildir. Pentürün sunduğu görsel şölen çok daha vurucu ve etkilidir. Belki bu, daha öz, biçemle bütünleşmiş yeni bir içeriksel ileti denemesidir. İçeriğin şifresi Ata’nın fırça darbeleriyle resme sindirilmiştir.

Mustafa Ata’nın yapıtlarında, sadece bir uzman tarafından değil, herhangi bir alımlayıcı tarafından da, tümüyle bilince çıkarılamasa da sezilebilecek, hissedilecek karakteristik vasıflar vardır. Ata’nın bir diğer başarısı ise, bu kişisel eğilimi yine kişisel bir keşif serüveni doğrultusunda elde etmiş olmasıdır. Zengin bir sanat tarihi kültürüne rağmen, ressam geçmiş sanatçıların yapıtlarına esinlenmek ya da etkilenmek üzere bakmaz. Onun, kendine özgü resimsel dilinin oluşum süreci kaynağını hayattan alır. Ata’nın temel referansı bizatihi hayatın kendisidir. O da, herkes gibi hayata bakıyor, onu alımlıyor, hazmediyor. Onun yaratıcı prizmasından kırılarak yansıyanlar ise, işte çok az sanatçının başarabildiği, sıra dışı, özgün, yaratıcı bir üslûbun oluşum sürecini koşulluyor. Ata, sanatı yaprak yaprak okumak isteyenler için düşlerini resmediyor.


(Tanrılar, 1996, Tuv. Üz. Yğb., 140 x 170 cm.)

 

 


>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
İzinsiz Gösteri'de yayımlanan yazılar ve görselller izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz




Kubilay Akman mkakman@mail.com