TECRİT BİR İNSANLIK SUÇUDUR

_ Nurettin Çalışkan



“istanbul.indymedia.org” sayfasında gözüm. Behiç Aşçı’nın resminin yanında saniyenin sayıldığı ve dakikalara, saatlere, günlere dönüştürdüğü bir sayaç var. Bir an sayacın durabileceği aklıma geliyor, durmasın istiyorum, sayfanın üzerinde yazılı olan dileği tekrarlıyorum içimden. Behiç Aşçı ölmesin.

Hayır ama, durmalı akan saniyeleri gösteren sayaç ve Behiç Aşçı’da yaşamalı. F tipi cezaevlerine ve tecride karşı yaptıkları eylemlerde yaşamını yitiren 122 insanımıza bir can daha eklenmemeli. Ve yıkılmalı, adına F tipi denilen insanı “rehabilite” etme amaçlı kurulan tecrit, izolasyon
odaları dolu cezaevleri.

* * *

F tipi cezaevleri 2000 yılının ortalarında ülkenin gündemine girdi. Koğuş sistemini ortadan kaldırarak hücre sistemini getiren F-tipi cezaevlerinin yapımı sona erecek ve özellikle politik tutuklular bu cezaevlerine taşınacaktı. Yeni cezaevlerinin reklamını bizzat Adalet bakanı üstlenmişti.  Özel turlarda cezaevlerindeki “temiz”, “bakımlı” ve “kullanışlı” tek kişilik hücrelerin tanıtımını yapıyordu televizyon kanallarında. Politik mahpusları tek kişilik her yanı beyaza boyanmış, “sağlıklı” odalarda tutarak, diğer mahpuslarla ilişkisinin kesilmesini sağlayacak ve böylece “terör”ün önünü keseceklerdi. Nede olsa, F tipi cezaevleri projesi 1991 yılında yürürlüğe konan “Terörle Mücadele Yasasının” bir sonucu idi.

Başta politik tutuklu ve hükümlüler olmak üzere, onların aileleri, demokratik kitle örgütleri, insan hakları savunucuları ve hukukçular F tipi cezaevlerine karşı çıktılar. Ve politik mahkumlar, uygulamanın kaldırılması istemiyle açlık grevlerine, sonrasında da ölüm orucuna başladılar. 

Takvimler 19 Aralık 2000 tarihini gösterdiğinde, sabahın erken saatlerinde ülkedeki  20 civarında hapishaneye eş zamanlı bir operasyon yapıldı. Dönemin Demokratik Sol Partili Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, operasyonun amacını: “tutukluların F tipleri için yaptığı açlık grevlerini bitirmek ve ölüm orucundaki insanları kurtarmak” olarak açıklıyordu. Operasyona bir isimde bulmuşlardı, “Hayata Dönüş”.  

Operasyonda çok sayıda özel güvenlik görevlisi ve asker silah kullanarak cezaevlerine girdiler. “Hayata Dönüş” operasyonu  sonunda  28 mahpus ve 2 asker yaşamını yitirdi, yüzlerce yaralı vardı.

Cezaevindeki eylemcilerin hayatları kurtulmuştu!!!

* * *

İzolasyon cezaevlerinde yeni uygulanan bir sistem değildi, daha önce birçok Avrupa ülkesinde ve Amerika’da uygulanmıştı. İtalya'da Kızıl Tugaylar, İspanya'da Bask Kurtuluş Ordusu (ETA), Fransa'da Doğrudan Eylem, Almanya'da Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) gibi politik örgütler, izolasyon uygulamasının doğrudan hedefi olmuşlardı.

F tipi ceza evlerinin kurulmasıyla, Türkiye’de ki ceza ve tutukevlerinde uygulanan sistem, 70 li yılların ortalarında Almanya’da, Baider-Meinhof grubu olarak tanınan Kızıl Ordu Fraksiyonu (“Rote Armee Fraktion”, RAF) örgütü üyelerine uygulananlarla oldukça benzerlik taşıyordu.

* * *

1 Haziran 1972’de Raf militanları yakalanmaya başlamıştı. Militanlar, insanı çıldırtan, beyaz, soğuk, sessiz, yalnız, insansız, duyulardan uzak “temiz” tek kişilik hücrelerine konuldular. Sesten ve görüntüden yalıtılmış beyaz hücrelerinde fiziksel ve psikolojik işkenceye tabi tutulmuşlardı.

Dönemin Alman hükümetine yapılan uluslararası baskılar, RAF militanlarının başlattığı açlık grevi, militanlar için yapılan sokak gösterileri onların hücrelerden kurtarılmasını sağlamadı. Birbirlerine destek olmalarını ve ortak pratik oluşturmalarını engellemek adına, militanları tek kişilik hücrelerde barındıran yöneticiler, siyasi tutuklularla avukatlarının görüşmelerini gizli mikrofonlarla dinlenmişlerdi. Daha da fazlasıyla RAF militanlarının avukatları tutuklanmış ve onlara destek verenler görevlerinden alınmış ve çeşitli cezalara çarptırılmışlardı. Militanlara gazete ve dergiler verilmez iken basına da onları konu eden yazılarda önce sansürler, sonrada yasaklar uygulandı.

RAF örgütünün kurucularından Ulrike Meinhof  1972'de Langenhagen'de yakalandığında “ön duruşmalarda” 8 yıl cezaya çarptırıldı. Kendisine ömür boyu hapis cezası veren duruşmalar sırasında 9 Mayıs 1976'da  Stuttgart-Stammheim'daki hücresinde, hapishane havlularından yapılmış bir halatla asılmış halde “ölü bulundu”. 9 Kasım 1974 günü açlık grevi sonrasında yaşamını yitiren Holger Meins'ın ardından, RAF cezaevinde ikinci kaybını vermişti.

Meinhof’un ölümünün bir intihar olduğu iddia edildiyse de otopsi yapılmasına izin verilmedi. Ölümü incelemek üzere kurulan Uluslararası bir araştırma komisyonu 15 Aralık 1978’de “..İncelememizde Ulrike Meinhof’un asıldığında ölü olduğu şüphesine doğuran bulgularla karşılaştık…” şeklinde bir açıklama yapacaktı.

18 Ekim 1977'de örgütün diğer üyeleri Andreas Baader ve Jean Carle Raspe başının arkasından silahla vurulmuş, Gudrun Ensslin asılmış halde aynı cezaevindeki hücrelerinde bulundular. Örgütün bir diğer üyesi Irmgard Moeller bıçakla yaralandı ve 1994 yılında salıverildi. Alman yöneticiler üç ölümü de “intihar” olarak açıkladılar, örgüt ise “cinayet” ve  hatta “devlet terörü” olarak.

Sonradan BBC’nin yayınladığı haberlere göre, otopsilerinin ardından beyinlerinin «bilimsel araştırma konusu edilmek» üzere çıkarıldığı ve anlaşılmaz bir biçimde kayıp olduğu açıklandı. Ulrike’nin beyni de bu arada kaybolmuştu. 2002 yılında, Meinhof'un beyninin ailesinin izni olmadan kafatasından çıkarıldığı ve üzerinde çalışmalar yapıldığı ortaya çıkarıldı. Magdeburg Üniversitesi'nden Bernhard Bogerts 1960larda Meinhof'un beynine yapılan bir ameliyat sonucu terörist yapıldığı iddiasında bulundu.

RAF militanları tecriti anlatıyor.

Irmgard Moeller Almanya'da yaşayan eski siyasi mahkûmların en önemlilerinden biri. Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun (RAF) ilk ekibi olarak bilinenlerden. 22,5 yıl gibi uzun bir süre cezaevinde ağır tecrit koşullarında kalmış olduğu için tecrit sisteminin bir numaralı canlı kanıtı ve tanığı. 18 Ekim’de bıçakla yaralanan Moeller, Hüseyin Karabey’in “Sessiz Ölüm” kitabında tecriti şu şekilde değerlendiriyordu:

“Hücre cezaevleri Almanya'da ve Avrupa'nın değişik yerlerinde aslında yüz seneden fazla zamandır var. Büyük binalar yapıp daha sonra yakalanan her türlü tutukluyu hücrelere koyuyorlardı. Bu sanayileşme süreciyle paralel giden bir süreçti. Burada tutsakları disipline etmek ve emeklerini sömürmek planlanıyordu. Önceden suç ne olursa olsun herkesin hücrelere konması normaldi. Bizim durumumuzda farklı olan, diğer tutsakların hiçbirisiyle görüştürülmememizdi. Bizim için ya cezaevlerinin bir bölümü boşaltılıyor ya da yeni cezaevleri yapılıyordu. Buralarda ses duymanın imkânı yoktu. Buralara ölüm hücreleri diyorduk. Dışarıdan gerçekten hiçbir ses gelmiyordu, ne bir tramvay sesi, ne bir uçak sesi. Bütün duvarlar beyaza boyanmıştı. Geceleri de kontrol amacıyla aydınlatılıyordu. Geceleri belli aralıklarla gardiyanlar gelip hücrenin kapısındaki delikten bakıp kontrol yapıyorlardı. Bu delikler camdandı ve içeriden dışarısı görünmüyordu. Her gün aynı saatlerde üç kez kapı açılırdı, biri sabah kahvaltı vermek için, biri öğlen yemeği için ve varsa mektuplar verilirdi, akşam da yemek verilirdi ve o zamandan sonra kapı kapanır ve her tarafa bir sessizlik çökerdi. O andan itibaren insan yalnız kalır, kimseyi göremez ve hiçbir şey duyamazdı. Bu uzun yıllar böyle sürdü.”
“Temelde psikolojik bir işkence, uzun süreçte insan konuşmayı bile unutuyor. Örneğin bir gazete okuyorsunuz ama orada yazan kelimeleri algılayamıyorsunuz, kelimelerle ilişkiniz kesiliyor. Belli bir süre sonra fiziksel olarak da hasta olmaya başlıyorsunuz. Bu bütün tutsaklarda görüldü. Bir süre sonra vücut artık tüm bunlara tepki veriyor. Mesela kan dolaşımında problemler yaşanıyordu, kan basıncı düşüyordu, kulakta çınlamalar oluyordu, vücudun tepki vermeye başlamasıyla kronik hastalıklara yakalanıyordunuz. Her vücudun kendi tipik özeliklerine göre belli hastalıklarınız oluyordu artık; kiminin kafasında, kiminin boğazında, kiminin herhangi bir iç organında, herkesin kesin bir hastalığı oluyordu.”

 

Ulrike Meinhof 1973 yılında yazdığı bir mektubunda şöyle ifade etmekteydi:

“Beyin Yıkama Programında en önemli moment, kişinin belirli bir duruma sokulmasıdır ki, amaç kişinin ortam ve symtomatik arasında bir çelişkiye düşerek kendisine neler olduğunu kavrayamamasıdır. Bu durum ne kadar ağır algılanabilir ve saydam olursa, etkisi de o kadar yıkıcı olur. Kişi algılayamadığı bir şeyle, doğal olarak tartışamaz ve ona karşı mücadele edemez. Ben, Berlin'de, izolasyon intihara zorluyor dediğimde, onun ne anlama geldiğini gerçekten biliyorum. Çünkü direnme enerjisi, algılanmayan mutlak bir sessizlik içerisindedir. Kişi sessizliğe karşı mücadele edemez. Kişi ancak kendisine karşı somut bir duruma karşı mücadele edebilir. Bu nedenle izolasyon hücreleri yok olmayı, tutuklunun yok edilmesini amaçlar. Beyin yıkama, tutuklunun kulağını ve her şeyini daha duyarlılaştırır, yani bir filmin ışığa duyarlılığı gibi. Bir filmin banyo edilerek oluşması gibi beyin yavaş yavaş her şeyi alır. Beyin Yıkama tutuklunun beynini öylesine yönlendirir ki, beyin duygulara göre sadece yanıcı, parçalanan bozuk bir ete dönüşür. Bir gün tüm duyuların seninle birlikte olur, yukarının ve aşağının dahi neresi olduğunu ayırt edemezsiniz.”

 

Devrimci bir gazeteci olan sistem karşıtı Ulrike Meinhof, Alman devleti tarafından katledilmesinin ardından Franca Rame ve Dario Fo tarafından monolog halinde tiyatroya uyarlanan oyun, tecrit ve imhaya karşı verilen onurlu bir mücadeleyi konu alıyor. Franca Rame-Dario Fo çiftinin tek kişilik oyunu, 'Ben, Ulrike, Bağırıyorum'da hücreye kapatılan Ulrike şöyle bağırır:

Dario Fo: Ben Ulrike, Bağırıyorum

Adı: Ulrike.
Soyadı: Meinhof.
Cinsiyeti: Kadın.
Yaşı: 41.
Evet, evlendim. Sezeryan doğumlu iki çocuğum var. Evet, eşimden boşandım.
Mesleği: Gazeteci.
Milliyeti: Alman.

Bundan sonra 4 yıl boyunca modern bir devletin, modern bir cezaevine kapatıldım. Suç? Özel mülkiyete ve bunun korunmağı için yaptırılan ve yasalara ve sonuçta her şeyin mülkiyet hakkını sınırsızca genişleterek, patron haklarının gerçekleştirilmesine karşı saldırıda bulunmak. Her şeyin: Beynimizin, düşüncelerimizin, sözcüklerimizin, tavırlarımızın, duygularımızın, işlerimiz ve aşklarımızın, kısacası tüm yaşamımızın. Hukuk Devletinin patronları, bu nedenle beni yok etmeye karar verdiniz. Kutsal yasalarınıza boyun eğildiği sürece yasalarınız herkesi için eşittir. Kadının özgürlük ve eşitliğim en üst düzeylere eriştirdiniz; gerçekten bir kadın olarak beni bir erkek gibi cezalandırdınız. Size teşekkür ederim. Beni cezaevinden daha berbat bir yere koyarak ödüllendirdiniz. Morgdan da soğuk ve aseptik bir yerde ve "duyu organlarımdan yoksun bırakarak" beni işkencelerin en büyüğüne tuttunuz. Deyim yerindeyse yani, beni sessiz bir hücreye gömmüş oldunuz. Beyaz bir sessizlik, beyaz bir hücre, beyaz duvarlar, beyaz döşemeler, kapının sır işlemesi bile beyaz, masa, sandalye ve yatak, tuvaletten bahsetmek yersiz zaten. Neon lambası beyaz, hep yanık duruyor: Gece gündüz. Gece hangisi, gündüz hangisi peki? Nasıl bilebilirim? Pencerenin arasından sürekli olarak beyaz bir ışık sızıyor. Sahte bir ışık, pencere gibi sahte, beni beyaza boyayarak buraya kapattığınız zaman gibi sahte. Sessizlik. Dışarının sessizliği, ne de bir ses, ne bir gürültü, ne bir insan sesi. Ne koridordan geçip giden işitiliyor, ne de açılıp kapanan kapılar. Hiçbir şey!

Tümü sessiz ve beyaz. Beynimin içi sessiz ve tavan gibi beyaz.

Sesim beyaz çıkacak, konuşmayı denersem.

Beyaz tükürüğüm ağzımın kenarında bir burukluk bırakıyor. Gözlerimin içi, midem, boş atan damarım sessiz ve beyaz.

Bir akvaryumda yelpaze yüzgeçlerim kaybetmiş, sessizlikte batmamaya çalışan bir Japon balığı gibi çekingenim. Sürekli olarak kusma duygusu hissediyorum. Beynim, odaya süzülen ışığın boşluğunda kafatasımdan kopuyor. Çamaşır makinesindeki deterjan köpükleri gibi yükselen tozların hepsi üzerimde: Onları temizliyorum, yan yana diziyorum... Yeniden üzerime yapışıyorlar... Yoo, hayır! Hayır! Onları durdurmalıyım. Beni delirtmeyi başaramayacaksınız... Düşünmeliyim! Düşünmek! İşte düşünüyorum.. Sizi düşünüyorum. Bana bu işkenceyi yapan sizleri düşünüyorum: Sizi, bu akvaryumun kristal camına burnunuzu ezerek dayamış ve beni hapsetmiş olmanın ilginçliğini izlerken görüyorum. Gösteriye bayılıyorsunuz... Direnç göstermemden korkuyorsunuz... Benim gibi olan diğerleri ve yoldaşlarım tasarladığınız güzel dünyayı bozmanın arayışında olduğundan korkuyorsunuz.

Göz alıcı renklere boyadığınız çürümüş ve grileşmiş dünyanızdan dışlayıp, tüm renkleri yasakladınız bana, ne grotesk!

insanlar hiçbir şeyin farkına varmadan tüm renkleri tüketsin diye zorladınız onları: Ahududu şurubunu çiğ kırmızıya boyadınız, kanser yaptığı kimin umurundaydı, aperatifleri yaldızlı portakal rengine. Zümrüt yeşili, krom sarısı yağlar ve reçellerin zehirli renklerim çocukların midelerine indirdiniz.

Delirmiş palyaçolar gibi boyadınız kadınlarınızı bile... Yanaklara pespembe, gözkapaklarına Cezayir moru ve menekşe mavişi, dudaklara zencefil kırmızısı ve karnavalın tüm renklerinde tırnak cilaları: Altın, gümüş, yeşil, turuncu hatta kobalt mavisi bile...

Ve beni beyaza zorlayın, çünkü beynim bir sürü renkli kağıtlar arasında paramparça oldu: Korkunuzun lunapark ve karnavallarının renkli kağıtları. Evet, çok güvenli görünüyorsunuz ama kocaman bir korku sizi delirtmeye ve katılaştırmaya yetiyor. Bu nedenle her yeri saran renkli neon ışıklarına gereksinim duyuyorsunuz. Ve vitrinler ve sesler ve gürültüler ve radyo ve büyük ses dalgaları her yerde, açık, büyük mağazalarınızda, evlerinizde, arabalarınızda, kafe barlarda, aşk yaparken yatağınızda bile…

Sessizliğin korkunçluğuna ise beni mecbur edin... Çünkü siz terörün starısınız tek başınıza ve beyninizle... Çünkü sizin dünyanızın dünyaların en iyisi olmadığına dair korkunç şüpheleriniz var... Ama daha da beteri: En çöle dönmüş, en kurumuşu.

Beni bu akvaryuma kapatmanızın tek nedeni var... Hayır, sizin yaşamınızı onaylamıyorum. Hayır, sizin şeffaf giysili kadınlarınızdan biri olmak istemiyorum. Cumartesi gecesi, bir restorandaki masanızda çeşitli yabancı menlilerle ve budala ama bağıran müzikle küçük gülücükler, aptal tebessümlerle baştan çıkartan bir kadın olarak sunulmayı istemiyorum. Ve o mahzun ve göz süzen ve bazen deli, öngörüsüz ve aptal ve çocuksu ve ana ve orospu ve aniden sizin hiç eksik etmediğiniz banal bir fıkraya kibarca gülümsemeye kendimi zorlayan biri olmamalıyım. Ah, işte hafif bir hışırtı: Kapı açılıyor, bir gardiyan görünüyor. Ve bana sanki saydammışım ve burada yokmuşum gibi bakıyor. Hiçbir şey söylemiyor, ama elinde öğlen yemeği için getirdiği bir tabak var. Masanın üzerine bırakıp gidiyor. Kilitliyor. Yeniden sessizlik.

Yemek için ne getirdiler? Hamburger. Bir bardak greyfurt suyu. Haşlanmış sebze, bir elma. Aklıma intihar düşüncesi takılır diye endişelendikleri anlaşılıyor. Gerçekten kağıt tabak, kağıt bardak. Bıçak yok, çatal yok. Sadece çiklet gibi yumuşak plastik kaşık var. Kendi kendimi yok etmeme razı değiller. Bu onlara ait bir karar olacak. Zamanı geldiğinde kendimi yok etmem için emirler verilecek ve o andan sonra bu hücrenin penceresindeki engel buruşuk bir çarşafın ve bir kayışın aşılabileceği kadar kaldırılacak ve kendimi asmam için bana yardımcı olacaklar... Hatta çok fazla yardımcı olacaklar. Temiz bir iş... Beni öldürmeye hazırlanan sosyal demokrasimiz gibi tertemiz... iyi bir emir bu.

Kimse tek bir çığlığımı, iniltimi duymayacak... Bu temiz ulusun mutlu insanlarım huzurlu uykularında rahatsız etmemek için her şey sessizlik içinde gayet tedbirli olacak... Emir verin. Uyuyun, uyuyun Almanya’nın ve hatta Avrupa’nın şaşkın ve semiz halkı, öngörülü halk, sakince uyuyun, ölüler gibi! Çığlığım sizi uyandırmayacak... Mezarlıkta yatanlar da uyanmayacaklar. Öfke ve nefret, büyük geminizin makine dairesinde terden geberenlerde birleşecek biliyorum: Türk, İspanyol, İtalyan. Yunan, Arap göçmenler ve tüm Avrupa’nın düzülmüşler!, düzülmemişleri, tüm kadınlar, ezildiğinin aşağılandığının, sömürüldüğünün bilincinde olan tüm kadınlar neden burada olduğumu ve neden bu devletin beni öldürmeye karar verdiğim anlayacaklar...

Tıpkı cadılar zamanındaki bir cadı gibi... iktidar için bugün de cadılar zamanı sürmektedir. Cadılar tezgahlarla, makinelerle, mengenelerle, zincirlerle, gürültülerle, patırtılarla, tiz çığlıklarla birlikte olmak zorundadır. Plafff... tritritritriii... vroommm hahaha! Tritritri, vrommvroomm... Mengene! Frufrufrufrufluuutttss... Pres! Paat! Matkap! Frufrufrufru... motor! Popopopo... kazanlar! Ploffploffploff...

Gürültü, curcuna, çığlık ne güzel! Ah, ah bu patronları siz yarattınız, kazancınız için... ve bende bundan yararlandım.

Sessizlik yeter artık! Kendi kendime gürültü yapacağım: Mengene: Frufrufru... Pres: Paat, paat... matkap frufrufru... kazanlar: ploffploffploff...

Gaz, gaz çıkıyor! Öksür: Öhö öhö öhöö!

Zincir: Ritmik zamanlamayla, ritmik olarak ilerle, vrınnn vroonngtraktrak tatata tatata fırrfırr-rfırrr...

Yeter, yeter! Makineler dursun, susun!.. Sessizlik ne kadar güzel, bana bu sessizliği sağladığınız için teşekkür ederim, gardiyanlar... kesinlikle... Ah, nasıl tadım çıkarıyorum, zevk alıyorum... Dinleyin, ne tatlı, huzur verici... Ben cennetteyim... Gardiyanlar, yargıçlar, politikacılar umurumda bile değilsiniz... Asla beni delirtemeyeceksiniz, beni sağlam öldüreceksiniz... Mükemmel bir ruh ve beyinle... Böylece herkes katillerin devleti ve katillerin hükümeti olduğunuzu anlayacak, emin olacaklar.

Şimdiden cesedim! kaçırıp saklamanızı, kapıyı avukatlarıma engellemenizi görür gibiyim... Hayır, Ulrike Meinhofu göremezsiniz. Evet, kendini astı. Hayır, otopsiyi izleyemezsiniz. Hiç kimse. Sadece hükümetimizin bilirkişisi, o da zaten kararım verdi. Meinhof kendini astı. Ama boynunda boğulma izleri yok... Boynunda hiçbir morarma lekesi yok... Buna karşılık tüm vücudu çürük içinde... Öteye gidin, donun, bakmayın! Fotoğraf çekmek yasaktır, bilirkişi tutanağından bir şey sormak yasaktır. Cesedimi incelemek yasaktır. YASAK. Düşünmek yasak, tahmin etmek, konuşmak, yazmak yasak, hepsi yasak! Evet hepsi yasak! Ama kendi aptallığınızı, her katile özgü bu klasik aptallığınızı, kahkahalarınızı yasaklayamazsınız.

Cesedim bir dağ gibi ağır... Yüzbin ve yüzbin, ve yüzbinlerce kadın kolu bu kocaman dağı kaldırıp omuzlarına alırken sizin yerinizi sarsacak müthiş bir kahkaha atacaklar.

 

 


>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
İzinsiz Gösteri'de yayımlanan yazılar ve görselller izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz



Nurettin Çalışkan ncaliskan@dogus.edu.tr