İSTANBUL’UN KENTSEL DÖNÜŞÜMÜ

_ Ali Pekşen




ulusal gazetelerden birisinin emlak ekinde İstanbul’un büyük değişime hazır olduğunu iştah kabartıcı birşeklide müjdeleyen bir haber yayımlandı. Haberde 5-10 yıl içerisinde 1 milyondan fazla konutun kentsel dönüşüm çerçevesinde yıkılıp yerine yenisinin yapılacağı, böylece İstanbul’un gecekondulardan kurtulacağı ve depreme dayanıklı konutlara kavuşacağı vurgulanıyordu. Asıl önemlisi bu konut yapımının yanısıra hayata geçirilmeyi bekleyen “plaza”, “residence”, marina, alışveriş merkezleri, otel ve liman yatırımları gündeme getiriliyor: Karaköy Galataport projesi, Haydarpaşa Liman ve Garı dönüşüm projesi, Zeytinburnu serbest bölgesi, 650 metre yüksekliği ile dünyanın en yüksek biansı oalcak Bosphorous Tower projesi, Sarıyer ile Beykoz arasına 3. köprü projesi, Pendik’e 7 yıldızlı otel projesi bunlardan sadece bazıları (Dubai Towers’ı da biz ekleyelim). Metro yatırımlarının artması, bu günkü metro ağının 5 katına çıkarak karayollarında yaşanan trafik sorunun hafiflemesi, 2 olan marina sayısının, Tarabya, İstinye, Kumkapı, Zeytinburnu, Maltepe ve Kartal'a yapılacak marinalarla 7’ye çıkması ve plaza ile residence sayısında artışbeklenmetedir. Ayrıca bu yatırımların ardından İstanbul’un turizm potasiyelinde de bir atış olması, şimdilik sadece üst düzey gelir grupları için söz konusu olan site yaşamının uzun vadede tüm gelir gruplarını kapsaması da beklenmektedir.

İstanbul’un kentsel dönüşümünün ivme kazandığı bir döneminin eşiğinde olduğu aşikar. Şimdiye dek yaşanılan deneyimler, İstanbul’un gelecekteki kimliğini belirleyecek olan bu büyük projeleri ekonomik bir potansiyel olmasının ötesinde sorgulamayı ve geçmişteki deneyimleri yeniden hatırlamayı gerekli kılıyor.

20. yüzyılda, İstanbul’a ilişkin olumlu yada olumsuz anlamda değişim, dönüşüm ve bozulmaların miladı olarak iki tarih ön plana çıkmaktadır. Bunlardan bir tanesi Demokrat Parti’nin iktidarı ile bütünleşen 1950’li yıllar; diğeri ise 12 Eylül darbesi, Özal dönemi ve sonrasının neoliberal politikalarıyla örtüşen 1980’li ve 90’lı yıllardan günümüze kadar olan dönem. Ancak, İstanbul’un kentsel gerçekliği açısından, 50’li yılların koşulları ‘konjonktürel dönemecin ve gerek fizik mekan, gerek kentin yaşamsal boyutları açısından bir tür kırılmanın’ belirleyicisi olarak kabul edilse bile; esas kırılmanın 50’lerde değil 80’lerde gerçekleştiği söylenebilir (Yücel, 1996: 194).

Bu değişim ve dönüşüm süreçlerine ve kent kimliği üzerindeki etkilerine geçmeden önce bir hatırlatma yapalım.  Günümüz İstanbul’unun tarihsel dokularının korunamayışından, yozlaşmış ve  bozulmuş olmasından, çirkinleştiğinden yakınsak da, bu bakışın, herşeyin güllük gülüstanlık olduğu bir dönemin varlığına dayanan nostaljik bir tavrı içermediğini söylemeliyiz. Gürhan Tümer’in belirttiği gibi,

Çağdaşlarımızın pek çoğu için, bu kent ‘son yıllarda’ iyice çığrından çıkmış, yaşanamaz hale gelmiştir.(...). Hemen herkes çocukluğunun, gençliğinin İstanbul’unun şimdikine kıyasla çok daha iyi olduğunu; kentin o yıllardan, o günlerden sonra yavaş yavaş bozulmaya başladığını düşünmektedir.
(...)İstanbul’un hemen hiç bir çağda içinde yaşayanları tatmin etmediğini, her nesilin kendi çağında kentin bozulmasından, yozlaşmasından ve çeşitli olumsuzluklarından yakındığını görüyoruz; dolayısıyla da İstanbul’un hiç bir zaman bir altın çağ yaşamadığını düşünmek zorunda kalıyoruz.” (2001: 35)

Ancak yukarıda anılan tarihsel dönemeçlerde öylesine hızlı bir büyüme ve değişimler yaşanıldı ki, bunlar kentin her dönemde yaşadığı sorunlardan ve sıkıntılardan farklı olarak onun kentsel kimliğini derinden ve keskin bir biçimde değiştirdi. Örneğin İstanbul tarihinin her döneminde göçe maruz kaldı, hatta yönetimler buna önayak oldu. Ancak günümüzde İstanbul'da yıllık nüfus artışının 500 bine ulaştığı, son elli yılda en az 15 kat büyüdüğü ve yıllık konut ihtiyacının 125 bin olduğu (Toker, 1993:85-86), yerleşik alanlardaki kentsel yayılmanın neredeyse 100 kat arttığı (Yücel, 1996 : 189) düşünüldüğünde, İstanbul’un günümüzdeki büyüme oranının eskiyle karşılaştırılamayacak kadar devasa boyutlara ulaştığı görülebilir. İstanbul’a her yıl yeni bir kent eklenmektedir. Çarpıcı olan başka bir gerçek ise kentteki yapılaşmanın %65’nin kaçak olmasıdır. Kaçak bir kentte yaşadığımızı söyleyesek hiç de abarmış olmayız. Atilla Yücel’in dediği gibi;

1950’lerden beri eski mahalleler yıkılıp duruyor, kıyılar dolduruluyor; orman alanları ve su havzaları kentleşiyor; ama bu koca kent kendi kendini yiyerek beslenen bir dev olmanın ötesinde ve kemirdiği uzuvlarından daha değerli düzeyde bir yenidem-üretim sürecini başaramıyor.” (1996: 191)

Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul’un kentsel yapısındaki değişime ilişkin üç dönemden bahsetmek mümkündür. İlki kısmen 1960’lara kadar devam eden durgunluk dönemidir. Bu dönemde Ankara’nın başkent olmasıyla yüzyıllardır yönetim merkezi olma geleneğine sahip İstanbul bu ayrıcalığını kaybetti ve küçülen bir kentin sorunlarıyla baş başa kaldı. Bu dönemde, Nil D. Uzun’a göre, eski kenti tanımlayan mekansal ve yapısal doku bozuldu ve eski, kendi burjuva geleneğine sahip olan kozmopolitan İstanbul nüfusu yok oldu. 2. Dünya savaşı sonrasında ise yeni bir nüfus yeni bir mekanı ortaya çıkardı (2000: 57). Sanayideki gelişmeler bir yandan İstanbul’daki ilk gecekonduları ortaya çıkardı, bir yandan da kentin ‘yeni zengin, burjuva ve teknokrat sınıfı için 4-6 katlı apartmanlar’ın (Kuban 1993: 416) yapılmasına neden oldu. Murat Belge de aynı dönemi anlatırken,  kentin uzun süre tamamlanmayan bir nüfus değişimi sürecine girdiğini; nüfusla birlikte, doğal olarak başka şeylerinde değiştiğini; gayrimüslim kesimlerin şehri dalga dalga terk ettiklerini; Varlık vergisi, 6-7 Eylül olayları, Kıbrıs gerginliği gibi olayların bu süreci hızlandırdığını söylüyor (2002: 7).

Her ne kadar bir durgunluktan bahsedilse bile, bunun 1940’lara kadar geçerli olduğunu belirtmek gerekir. 1940’lı yıllarda yapılan kimi imar çalışmaları İstanbul’un metropolleşmesine yönelik önemli adımlardır.  Atatürk Bulvarı, Bayıldım Yokuşu, Kadırgalar Caddesi, Tepebaşı Refik Saydam Caddesi gibi yeni bulvarların ve caddelerin açıldığını,  park alanlarının düzenlendiğini, Beşiktaş Meydanı, Sirkeci Meydanı, Eminönü Meydanı, Ayasofya Meydanı, Şişhane, Beyazıt Meydanı gibi yeni meydanların yapıldığını ya da varolanların büyütüldüğünü ve yeniden düzenlendiğini görüyoruz. Gelecek yıllarda artarak devam edecek bu imar çalışmalarının kentin tarihi dokusuna ve  ‘tarihsel yapı stoğuna’ zarar verdiğini, geniş çaplı tahribatlara yolaçtığını söylemeliyiz. Herşeyden önce bir ‘tarih kenti’ olan İstanbul için, bu tür bir imar anlayışı kentsel kimliğinde yıkıcı etkilere yolaçtı.

Artan sanayi ve yüksek göç oranıyla 1950’lerin başlarından itibaren, durgunluk dönemi yerini hızlı büyüme dönemine bıraktı ve Türkiye’deki hızlı kentleşmeye paralel olarak İstanbul da hızla büyümeye başladı. O dönemin en büyük sorunlarından biri olan ulaşım sorununun çözümü için metro ve demiryolu (toplu taşımacılık) yerine karayolunu tercih eden Menderes iktidarı, kısa dönemde bir rahatlama getirse de, bugün devasa boyutlara ulaşan trafik sorunun da temellerini atmış oldu. Hüseyin Kaptan da, İstanbul metropolünün şekillenmesinde, 1950 yılından başlayarak, kent içinde ve ülke boyutlarında karayolu taşımacılığına ağırlık veren politikaları önemli faktör olarak görür (1988:16). Belge’ye göre bu dönemde,

İstanbul nüfusu ve buna bağlı olarak konutlaşma da hesapsız bir biçimde büyüyerek yürüdü. Tarihi yarımdada bir kısmı eski yangın yerleri olan geniş alanlar çirkin bir apartmanlaşmaya terk edildi. Ayrıca pek çok eski ve değerli bina da yerini zevksiz apartmanlara bıraktı. Bu eğilimler, doğal olarak, yalnızca  tarihi yarımadada sınırlı kalmadı. Tarihe karşı takınılmış küçümseyici, değer bilmez tavır bu dönemde geniş bir tahribata dönüştü.” (2002: 9)

Günümüzde de geçerli böylesi bir kentleşme tercihinin, modernleşme uğruna tarihten vazgeçmenin zorunlu olduğu düşüncesine dayandığını söylemek gerekir. 

İstanbul, özellikle 1950’den sonra, gecekondu tipi konut alanları ve sanayi fonksiyonunun hakim olduğu nüfusların oluşturduğu “çekirdek” yerleşmelerle büyüdü (Tümertekin, 1995: 20). Artık gecekondulaşma kent içi alanlardan kent dışı alanlara kaymış ve bu eğilim günümüze kadar devam etmiştir. Şimdi ise eski gecekondu alanlarının betonarme bloklarla kaplanması sürecindeyiz (Belge, 2002: 9).

1973 yılına geldiğimizde artık karayolu ulaşımı tercihinin kaçınılmaz sonucu olarak birinci Boğaz köprüsünün hizmete açıldığını ve böylece Mecidiyeköy çevresinde yeni bir merkezi iş alanı gelişirken, işyerleri eski merkez olan Galata ve Beyoğlu’ndan Mecidiyeköy, Beşiktaş, Levent ve Etiler’e doğru kaymaya başladığını görüyoruz (Uzun, 2000: 58). Böylesine başdöndürücü büyümeye ve göçe maruz kalmış bir kentte insani boyutta da önemli değişimlerin, ekonomik ve sosyolojik sorunların yaşandığını da hatırlamalıyız. Köyden kente gelen yeni nüfusun kentle yaşadığı çatışmanın kısmen aşılması ve kente uyum sağlaması uzun zaman alacaktır. Kısmen diyoruz çünkü, göç edenlerin hemşerilik bağlarını koparmadan ve bir tür cemaat oluşturarak hayatlarını sürdürdükleri, kendi gettolarını yarattıkları, İstanbul’un da zaten bu kesimin ekonomik, kültürel ve sosyal ihtiyaçlarına cevap veremediği ortadadır. Doğan Kuban bu durumu İstanbul’un yarım yüzyıllık ayıbı diye niteleyip şöyle devam ediyor:  

Anadolu’yu İstanbul’a indirip (...); bahçesiz, ağaçsız, yolsuz, apartman mahalleleri, çevre mekansız, etrafında bir kaldırım bile zor yapılan gökdelenler, bir yüzyıl gecikmeli metrolar, şekerci dükkanlarındaki modellere benzer camiler, yol vermeyen yollar ve kokan dereler, hatta büyük asma köprüler, İstanbul’u dünya kenti yapmıyor.” (2001: 86)

1980 ve sonrasına, yani günümüze dek süren son döneme geldiğimizde;  İstanbul’un bir yandan yerel yönetimlerin oluşturulmasıyla merkezi yönetimden kurtulduğunu, kent yapısını etkileyecek "mega-projeler" döneminin başladığını, toplu konut projelerinin hız kazandığını ve artık küreselleşmenin ve uluslararası sermaye akımlarının etkisi altına girdiğini; ikinci Boğaz köprüsü ve çevre yollarının yapımıyla hem kentin kuzey bölgesinin yapılaşmaya açıldığını hem de gökdelenler kenti olmanın yolunun açıldığını söyleyebiliriz. Ancak bu dönemin başlangıç noktasını, 12 Eylül sonrası, neoliberal politikaların bir uzantısı olarak, İstanbul Nazım Plan Bürosu’nun lağvedilmesi ve 1/50.000 ölçekli Metropoliten Alan Nazım Planı’nın uygulamadan  kaldırılması oluşturur. Bu gelişmenin ardından kuzeydeki tarım ve orman arazileri parça parça yapılaşmaya açıldı.

okmerkezli bir yapıya doğru dönüşen İstanbul’da son 20-30 yılda yaşanan en çarpıcı gelişme, boğaz köprüleri ve onlarla birlikte oluşan çevre yolların yolaçtığı dönüşümlerdir. Bu dönüşümlerin sonucunda merkezi iş alanları, Galata Bankalar caddesinden, Beyoğlu-Taksim’e, Osmanbey- Nişantaşı’na, oradan da Büyükdere caddesinin aksına, Levent–Maslak’a kaymış, Anadolu yakasında ise Kozyatağı, Altunizade ve yeni yeni Kavacık’ta yoğunlaşmış ve yer değiştirmeyle birlikte gökdelenlerin sayısında patlama yaşanmıştır. Ayrıca, 1982 yılında çıkarılan Turizm Teşvik Tasası’yla, İstanbul’un bir dizi mutlak koruma altında tutulması gereken doğal ve kültürel çevre değerleri birer yatırım haline getirilmiştir.  Mustafa Sönmez’e göre, bugün İstanbul’un hemen hemen tüm kentsel değerlerinin 'canına okuyan' Park Otel, Gökkafes, Ataköy Galleria, Sabancı Center, Çırağan, Hyatt Regency, BJK Plaza, Ramada, Polat Rönesans, Conrad, Swissotel, Sultanahmet, Grundig-Cevahir, Nova-Baran, Maslak’taki “plaza” ya da “center” adı verilen yüksek binalar, işte bu süreç içerisinde, yeni yasal düzenlemelerdeki “turizm ve iş merkezi” tanımlamasıyla yükselme olanağı buldu (2000:108). Yükselmekle de kalmadı,

örneğin Swissotel Dolmabahçe’nin tarihi bahçesini yuttu; Conrad Yıldız Sarayı ile birlikte korunması gereken park alanına oturtuldu; Gökkafes (...) ‘2. nolu kentsel park’ üzerinde hala yükselme çabası içinde; tarihi Akaret Evleri’nin iç avlusun(u) BJK Plaza (işgal etti)(...)” (Ekinci, 1994: 48-49)

Artık İstanbul, üçüncü dünyanın “patlayan metropollerinden”dir; uluslararası finans merkezlerinden birine dönüşme yolundadır.

Kentin silüetindeki değişim de üzerinde durulmamız gereken bir konu. Yüzyılın başında minareler ve kuleler hariç kentin en yüksek yapısı altı-yedi katı geçmezken, günümüzde gökdelenler kentin 1600 yıllık coğrafyasını değiştirmiştir. Yatay bir seyir izleyen o etkileyici İstanbul silüeti artık dikey bir karakter kazanmaktadır. İncirlioğlu bu dikey yapılaşmayı ‘dünyanın yeniyetme sermayesinin’  ‘eklektik gövde gösterisi’ olarak adllandırıyor; örneklerini Uzakdoğu’da, Güney Amerika’da, ve ABD’de, Almanya’da gördüğümüz bu gösterinin İstanbul’da, “oteliyle, gök’üyle kafes’iyle, ve diğerleriyle” katmerlenmiş olarak karşımıza çıktığını belirtiyor. ‘Türkiye’nin kabına sığmayan özel sermayesine bir oyun alanı gibi sunulan İstanbul’un arka bahçesinde’; ‘abi/kardeş, ikiz ikiz, fallik fallik’‘corporate’ dünya yükseliyor (2000:112).


Bu yeni yapılaşmanın kentte yarattığı, “soylulaştırma” olarakta adlandırılan yeni bir tür yaşam alanı ve hayat tarzı örneklerine de değinmemiz gerekiyor. Bir önceki dönemin en ayırt edici yapılaşma biçimi gecekondulaşma ve  apartmanlaşma iken; günümüzde, yukarıda bahsettiğimiz yeni merkezi iş alanları ve bunun sonucu ortaya çıkan, İlhan Tekeli’nin ‘yönetici elitlerin yaşam mekanları’ olarak adlandırdığı kapalı konut alanlarıdır. Tekeli’ye göre bu yönetici elitler, hem kültürleriyle hem de yaşam biçimleriyle kendilerini toplumdan farklılaştırmış ve toplumdan kopuk yeni yaşam alanları oluşturmuştur ( Tekeli 2001:93). Klasik emlak pazarlama yöntemlerinden farklı  olarak bu konutlarla birlikte,  markalaştırma stratejisi bağlamında bir yaşam biçimi de pazarlanmaktadır . Kemer County, Bahçeşehir, Alkent, Beykoz Konutları bu tip yapılaşmaya örnek olarak verilebilir. Buralar korunaklı, savunmalı ve dolayısıyla  ‘her isteyenin’ giremeyeceği yerlerdir. İstanbul’un her yerinde bu tür konut yapımında bir patlama yaşanmıştır son yıllarda.  Site yaşamını yaygınlaştırmakta olan bu kapalı konut alanlarının isimleri de dikkat çekici: Ataşehir Kentplus, Uphill Court, My World, Evidea, Mashattan, Kemer Hill, Terrace Life, Misstanbul.  Nedense artık bu isimler pek fazla tepki çekmemekte ve hayatımıza bir dirençle karşılaşmadan yerleşmektedir. Aslında çok da şaşırmamak gerek: yabancı markaların ve yine ingilizce isimli alışveriş merkezlerinin açtığı yoldan rahatça ilerlemektedirler. Anadilimizin bu kadar savunmasız ve sahipiz kalmasının sonuçlarını yaşıyoruz.

Hızlı ve denetimsiz nüfus artışı ve fiziksel büyüme sürecinde insan ve kent arasındaki bağların koptuğu, kent/hava/su/toprak kirliliği ile gerilim ve benzeri olumsuzlukların ortaya çıktığı söylenebilir (Ünal, 1993: 120). İstanbul’un su kentinden kara kentine doğru kimlik değişimini incelediği makalesinde, Yalçın Ünal, bahsi geçen olumsuzlukların sonucunda, doğaya ve çevreye uyum sürecinde meydana getirilen kentsel mekanların yok olduğunu, eşi bulunmaz doğal güzelliklerin ve kültürel zenginliklerin yıprandığını belirtip, değerelendirmelerine şöyle devam ediliyor:

Standart tüketim toplumu kimliği de kentlerin yerel-kültürel yaşam biçimlerinin anonimleşmesi, yaşam çevrelerinin niteliksizleşmesi yönünde etkiler yapmaktadır. Bunun sonucu kentlilerin kente yabancılaşması, yaşadıkları çevreye duyarsızlaşmasıdır.” (Ünal, 1993: 120)

Bütün bu sorunlara ek olarak, tarihsel doku ve mekanlar korumacılık adına ‘dekoratif’ hale getirilip yabancılaştırılmaktadır.  Aykut Köksal’ın bu bağlamdaki uyarılarına kulak vermek gerekir. Tarihsel çevreyi, ‘nicel bir toplam ya da tarihsel öğeler yığını olarak gören’ ve bu değerleri ‘kurulu ilişkiler düzeninden soyutlayarak’ ele alan yaklaşım, bu değerleri korumakta başarılı olamamıştır (Köksal, 1993: 62) Yani tarihsel mekanları, ‘mekansal örgütlenme mantıklarından’ soyutlanarak tek başına restore edilmesi korumacılık adını yeterli değildir. Örneğin Köksal’a göre, Haliç kıyısında, sıradüzen mantığıyla oluşmuş tarihsel dokudan geriye kalmış bir kaç yapı, anlamsız parklar ortasında tarihsel dekorlar olarak ‘korunduklarında’, gerçekte korunmuş olmuyorlar, yanlızca yok olmaları belirsiz bir zamana ötelenmiş oluyor (1993: 62).

İstanbul’un metropolleştiği bir süreç olarak kabul edilebilecek olan 1950-1980 arasındaki dönemde; kent, Türkiye’nin ‘küçük Amerika’olmasına yönelik ideolojik tercihlerin ‘ekonomik motoru’ olarak, Yücel’in değişiyle, ‘tarihi boyunca görülmedik bir dönüşümün en dramatik olgularını’ (1996: 202) yaşamıştır. Daha önce de belittiğimiz gibi, 1980 ve sonrasında, yani küreselleşme rüzgarları etkisinde megapolleştiği dönemde, İstanbul’un kent kimliğinde daha dramatik ve keskin dönüşümler gerçekleşmiştir. 

Özellikle son 50 yılda İstanbul’un her yanına yayılmış kaçak yapılar, gecekondular, sıvasız boyasız binalar, apartmanlar, kente ne kadar yabancıysa (tanıdıksa), bu mekanların hemen yanıbaşında bitiveren, gökyüzüne şımarıkça uzanan yapılar, “plazalar”, ‘tower’lar, ‘center’lar da o kadar yabancıdır (tanıdıktır) kente. Benzer bir şekilde tarihsel dokunun ve mekanların korumacılık adına dekoratif hale getirilmesi de onları bu kentin kimliğine yabancı kılıyor. Artık ne denizle bağı koparılmış (önemli bir bölümü ayakta olsa da) Marmara Surları’nın ya da özel bir işletmeye devredilerek bir lokantaya dönüştürülen Kız Kulesi’nin, ne de yalıları kazıklı ya da dolgu yollarla denizden koparılmış Boğaziçi’nin,  bütünsel kimliklerini sürdürdükleri söylenebilir. İstanbul onlara yabancıdır artık; ya da onlar İstanbul’a.  

 

 

 

Kaynakça
Akpınar, İpek Yada (2003) ‘1937 Henri Prost Planı’. İstanbul, Sayı 44, İstanbul: Tarih Vakfı, ss 20-25.

Amicis, Edmondo De (1993) İstanbul. Çeviren Beynun Akyavaş, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları.

(2003) ‘İstanbul’da Prost İmarları ya da İnönü Çağı İstanbul’. Arredamento Mimarlık, sayı 155, ss 84-89.

Belge, Murat (2002) İstanbul Gezi Rehberi. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Dökmeci, Vedia ve Berköz, Lale (2000) ‘İstanbul’un Tekmerkezliden Çokmerkezli bir Kente Dönüşümü’. İstanbul, Sayı 35, ss 88-95.

İncirlioğlu, Güven (2000) ‘İyi Çalışmalar’. İstanbul, Sayı 35, İstanbul: Tarih Vakfı, ss 112-118.

Kaptan, Hüseyin (1988) Metropoliten Alan İçinde Düşük Gelir Grubunun Yerleşme düzeni. İstanbul: Yıldız Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü.

Köksal, Aykut (1993) ‘İstanbul’un Tarihsel Değerler Bağlamı’. İstanbul, Sayı 5, İstanbul: Tarih Vakfı, ss 62.

Kuban, Doğan (1993) ‘Metropoliten İstanbul’. Dünden Bu güne İstanbul Ansiklopedisi, Ankara: Kültür Bakanlığı, ss415-420.

Kuban, Doğan (2001) ‘İstanbul Var İstanbul’dan İçeri, İstanbul Var İstanbul’dan Dışarı’. İstanbul, Sayı 35, İstanbul: Tarih Vakfı, ss 84-87.

Sönmez, Mustafa (2000) ‘İstanbul’da Kuzey-Güney Kutuplaşması ve Rantlar’. İstanbul, Sayı 35, İstanbul: Tarih Vakfı, ss 105-108.

Toker, Biltin (1993) ‘En Eski Geleceğin Kenti İstanbul’. İstanbul, Sayı 5, İstanbul: Tarih Vakfı, ss 83-86.

Tümer, Gürhan (2001) Dönüşümün Tarihçes. İstanbul, Sayı 39, İstanbul: Tarih Vakfı, ss 35-40.

Tümertekin, Erol (1995) ‘İstanbul’un Coğrafi Anatomisi’. İstanbul, Sayı 14, İstanbul: Tarih Vakfı, ss 19-24.

Uzun, Nil Duruöz (2000) ‘Eski Kentte Yeni Konut Dokusu’. İstanbul, Sayı 35, İstanbul: Tarih Vakfı, ss 55-61.

Yücel, Atilla (1996) ‘Cumhuriyet Dönemi İstanbul’u’. Dünya Kenti İstanbul, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, ss189-207.






Ali Pekşen aapeksen@gmail.com