SOSYALLİĞE POZİTİVİST VE YORUMCU YAKLAŞIMLARIN AYRIMLARI

_ Kubilay Akman




19. ve 20. yüzyıllarda, toplumu genel yasalara bağlı olarak devinen bir “nesnellik” olarak kavrama eğiliminde bulunan ve belki geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında etkisi kısmen kırılan hakim sosyolojik yaklaşım pozitivizm olarak adlandırıldı. Fransız sosyal teorisyen Auguste Comte'un kurduğu pozitivist ekol aslında doğa bilimlerindeki determinizm söyleminin bir uzantısı niteliğindeydi. Ne var ki doğadaki yasalara denk olan yasaların toplumda bulunduğunu söylemek abartılı ve zorlama bir çaba olarak kaldı. Çünkü, “irade” etkeni insanı doğal-nesnel varlıklardan tümüyle ayırır. Yorumcu yaklaşımlar bu noktada pozitivistlerden ayrılrır ve onların mekanik indirgemeciliğine itiraz ederler.

Aslında Comte 19. yüzyılda toplumu açıklama tarzıyla yalnız değildir. Bir dönem sekreterliğini de yaptığı Saint-Simon onun görüşlerini önceleyen bir isimdir. Swingewood'un da vurguladığı gibi Saint-Simon'un sosyoloji tarihindeki konumu belirsiz bir konumdur. Bir yandan, sanayi toplumu kavramıyla toplumsal sınıfların öncelikli konumunu, mülkiyetin önemini ve sınıfların oluşumu sürecinde iş bölümünün yapısal önemini vurgulamış ve kollektivist toplum nosyonu da sosyalizan ve materyalist bir içerik taşımıştır; öte yandan, teknoloji analizi ile bilimin ve entellektüel elitin rolünü yorumlaması, yine onun ahlaki kriz teorisiyle birleştirildiğinde, Comte'un sosyolojik pozitivizmine yakın, muhafazakar bir bakış açısını çağrıştırmaktadır. Saint-Simon'un gerek 19. yüzyıl sosyolojisi, gerekse Marksizmin gelişmesi üzerinde etkisi olduğu öne sürülebilir .(1)

Comte'a göre ise tarih “her birisi belirgin bir ruhsal ve dünyevi nitelik taşıyan üç büyük döneme yada uygarlık aşamasına ayrılabilir.” Bu dönemlerden ilki; Dinsel ve Askeri dönemdir. Toplumun bu aşamasında, ister genel, ister özel olsun, tüm kavramsal anlayışlar doğaüstü bir iz taşır. Gözlem yetisi her türlü araştırma hakkında yoksun bırakılmış, imgelerin baskısı altına girmiştir. İkincisi Metafizik ve Yasal dönemdir. Genel niteliği, iyi tanımlanmış niteliklerinin bulunmamasıdır. Melez, geçici bir niteliktedir ve daha çok iki dönem arasında bir bağ oluşturur. Bilim ve Endüstri ise üçüncü dönemdir. Artık, bütün kuramsal kavramlaştırmalar pozitif bir nitelik ve genel kavramlaştırmalar da böyle olmaya yönelmiştir. Birinciye göre gözlem imgeleme baskın gelmektedir; ikinciye göre de gözlem imgelemi tahtından indirmiş fakat henüz yerine geçememiştir .(2)

Açıktır ki, Comte bu şematizmiyle fizik ve kimya gibi bilimlerdeki ilerlemelerin paradigmatik etkisi altındadır. Onun kuramı toplumu oluşturan unsurların insani-bireysel veya kollektif özneler olduğunu dışlamaktadır. İnsanlar nasıl, ne yönde devineceklerini mekanik olarak öngörülebilecek “maddi nesneler” yada doğal, canlı varlıklar değillerdir. Şu yada bu yönde devinebilir, öngörülen yasaların ötesine geçebilirler. Yasaların fetişleştirilmesi Comte'un ve ardıllarının bu olgusallığı görmelerine engel olur.

Marksizm ise, yaygın-ortodoks retoriğiyle Comte'dan farklı bir söylemde aynı kuramsal pozisyonu öz olarak paylaşır. Marx determinist sosyal şemasını daha çok Hegel'in idealist sistemine dayandırır. Hegelci felsefedeki “tez-antitez-sentez” diyalektiğinin materyalist bir versiyonu (ters yüz edilmesi) Marx'ın kuramının temel direğidir. Daha sonra, özellikle Engels'in ısrarlı çabalarıyla diyalektik kuram doğaya da uygulanmaya çalışıldı. Bu, kuramı doğayı da içerecek şekilde genişletme girişimi onu büyük oranda pozitivizme yaklaştırmaktan öte bir şeye yaramadı. Ne var ki, söz konusu olan kuram Marksizm olduğunda onu anlamak ve düşünce tarihinde yerli yerine oturtmak göründüğü kadar kolay değildir. Çünkü Marx'ın ayrı dönemleri ve ayrı metinleri farklı okumalara olanak tanımaktadır.

1844 Elyazmaları 'nın yazarı genç Marx'ın düşüncesi pozitivizme ve onun şematik tarihsel görüşüne alabildiğine uzaktır. Elyazmaları 'ndan Kapital 'e doğru uzanan yol, aslında, volontarizmden, praksis felsefesinden ekonomik determinizme uzanan yoldur. Nasıl ki, olgun Marx'ın metinleri Althusser'in veya Sovyet Marksizmi'nin dayandığı temeli oluşturuyorsa, genç Marx'ın felsefi söylemi de Lukacs'ın (genç Lukacs), Korsch'un ve Frankfurt Okulu'nun eleştirel kuramlarını önceler niteliktedir.

Korsch ve Lukacs, açık bir ifade ile pozitivizme ve onun dünyayı kontemplatif olarak ele alan edilgenliğine karşıdırlar. Onlar Marksizmi, devrimci sürecin etkin düşünsel ifadesi olarak görür ve bilinç öğesinin önemini vurgularlar. 1920'lerde ikisinin temelde aynı kuramsal düzlemi paylaşan kitapları (Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci ; Korsch, Marksizm ve Felsefe ) 20. yüzyıl eleştirel düşüncesinin temel önermelerini ortaya koydu. Frankfurt Okulu bu önermeleri geliştirerek varlık kazandı.

Ekonomi-politik takıntısını bir kenara bırakan Frankfurt Okulu düşünürleri (Adorno, Horkheimer, Marcuse, Habermas vd.) entellettüel çalışmalarının ağırlığını üst yapı kurumlarına ve kültürel alanlara verdiler. Onların çabası, Alman İdealizmi'nin eleştirel mirasına bir çağdaş yolculuk olarak da görülebilir. Azınlık olmanın da verdiği duyarlılıkla (neredeyse hepsi yahudiydi) her türlü büyük, total ve kuşatıcı anlatıya kuşkuyla baktılar, mesafeli durdular. Bu yüzden bugün adları güncel post-modern, post-yapısalcı akımla yan yana alınır durumdadır.

Frankfurt Okulu düşünürlerine göre pozitivizm bilimsel etkiliği “özselle özsel olmayan arasında herhangi bir ayrım yapmaksızın, bulguların kaydedilmesi, sınıflandırılması ve genelleştirilmesi” ile sınırlandırmakla yanılmaktadır. (3) Saha araştırmalarıyla elde ettiğimiz yüzeysel bulguları tasnif ederek, kuramsal bir geri plan olmadan arka arkaya sıralayarak araştırma “nesne” mizin özsel derinliğini kavrayamayız.

20.yüzyılda Frankfurt Okulu dışında da “yorumcu” bir okul olagelmiştir. Yorumcu (Hermenötik) yöntem dikkatleri tekrar kültürel anlamların çeşitleri, özgüllükleri ve karmaşık dokusu üstünde toplar. Bu yaklaşım, “öznellikle nesnellik arasındaki çetin karşıtlığı yadsır ve üstesinden gelir. “yorumcu sosyal teori, insan bilimlerine hakim olan mantıksal ampirizme ve sistemci yaklaşımlara bir alternatif olarak gelişmiştir. O, tüm kültürel alanların sembolik bağlamlarındaki anlam zenginliğini keşfetme ve kavrama çabasındadır. Yorumlama, dünya karşısında basit, pasif ve içe dönük bir konumlanış değildir. “Verili olanın, çok çeşitli yollardan sorgulanmasıdır.” (4)

Albert O. Hirschman, amprik malzemenin kabaca (sayısal) toplanması kadar “aşırı ve akılsızca kuram” yapılmasının da hatalı olduğunu öne sürer: Ona göre, hızlı kuramsal el çabukluğu kültürümüzde hızlı teknik el çabukluğunun yerini almıştır . (5) Paul Ricoeur ise şu hipotezi öne sürer: “Eğer metinlerin yorumlanmasında, sırf bunlar metin oldukları ve sözlü anlatım olmadıkları için belirli sorunlar doğuruyorsa ve bu sorunlar da hermenötik dediğimiz şeyi oluşturuyorsa, o zaman insan bilimlerinin de şu iki koşul altında hermenötik bir uğraş olduğu söylenebilir: 1. inceledikleri nesne , bir metni oluşturan özelliklerin bir bölümünü taşıyorsa ve 2. metodolojileri, Auslegung'la yada metin-yorumuyla aynı prosedürleri geliştiriyorsa.” Ricouer, sözlü ve yazılı dil arasındaki ayrımı gerekçelendirmek için, bir ön kavramı, söylem (discourse) kavramını ortaya atar. Dil, bir söylem olarak konuşulur yada yazılır. Burada söylem, dil bilimcilerin dil-sistemleri yada linguistik kodlar dedikleri şeyin karşılığıdır. Eğer gösterge dilin temel birimi ise, tümce söylemin temel birimidir. Ricouer'e göre bir olay olarak konuşmanın kuramının dayandığı şey tümcenin dilbilimidir. Bu tümce dilbilimin dört özelliği üzerinde durur. Olayın ve söylemin hermenötiğini geliştirmekte bunlardan yararlanır:

1. Söylem hep zamansal olarak ve “şimdi” içinde gerçekleşir. Emile Benveniste buna “söylem anı” der.

2. Dilin bir öznesi yoktur. Buna karşılık, söylem bir dizi karmaşık göstergeler aracılığıyla konuşmacıya geri göndermeler yapar. “Söylem anı”, kendi kendine gönderme yapan şeydir.

3. Dildeki göstergeler sadece aynı sistem içindeki diğer göstergelere gönderme yapar. Dilin simgesel işlevi söylem içinde gerçekleşir.

4. Dil yalnızca iletişimin koşuludur ve bunun kodlarını sağlar. Bütün mesajların alınıp verildiği yer ise söylemdir. Bu anlamda söylemin seslenilen bir muhatabı da vardır.

Bu dört özellik ancak dilden söyleme geçiş hareketinin gerçekleştirildiği anda ortaya çıkar. Konuşmanın bir olay olarak savunulması ancak linguistik yetkinliğimizin, kendisini somut performans içinde gerçekleştirmesini sağlayan geçiş sürecinin görünür kılması halinde geçerlidir. Bu savunma, bu olay karekteri, geçerli olduğu gerçekleşme bir başka problematiğe, anlama problematiğine taşındığında geçerliliğini yitirir.

Sonuç olarak Ricoeur, bir metnin her zaman birden fazla yorumu olduğunu, ama bunun yorumların eşit olduğu anlamına gelmediğini vurgular. Metin, mümkün kıldığı yorumlarla sınırlıdır. Şu veya bu yorumun lehine yada aleyhine konuşmak, yorumları karşılaştırmak, arasında hakemlik yapmak ve uzlaşma aramak, biz bu uzlaşabilirliği göremiyor dahi olsak, her zaman mümkündür. İnsan bilimlerindeki uzmanlar, insani eylemlerin ve toplumsal olayların birden fazla yorumu olabileceğini bilirler. İnsan eylemi de, metinler gibi, sınırlı yorumların mümkün olduğu bir alandır; “belirli bir çok anlamlılık” a sahiptir . (6)

* * *

Buraya kadar yaptığımız kısa karşılaştırma ve tartışmadan da görüldüğü gibi, pozitivizmin yorumsal farklılıkları, anlam çeşitliliklerini göz ardı eden mekanizmi toplumun devingenliğine ve çoğulluğuna uymaz. İçinde bulunduğumuz toplumlar, fiziksel, kimyasal veya biyolojik varlıklar gibi katı yasalara bağlı değildir. İrade ve öznel yorumlama, yasalardan çok daha öte, sosyoloji için önemli anlamlar taşır. 21. yüzyılın başlarında tüm total, büyük anlatılar evrensel geçerliliklerini yitirmişken; pozitivizm de artık inandırıcılığını kaybetmiştir. Frankfurt Okulu düşünürlerinin ve Hermenötik teorisyenlerinin görüşleri ise önümüzdeki yıllarda da sosyolojik çalışmalarda eleştirel güçlerini muhtemelen korumaya devam edecekler.

1. Alan Swingewood, Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi , Çev: Osman Akınhay, Bilim ve Sanat Yay., Ankara, 1998, s.54-55

2. A.Comte'dan Aktaran Richard Appelbaum, Toplumsal Değişim Kuramları , Çev: Türker Alkan, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara, Birinci Baskı, s.18-19

3. Horkheimer'dan Aktaran Phil Slater, Frankfurt Okulu , Çev: Ahmet Özden, BFS Yay.,1989,s.74

4. Toplum Bilimlerinde Yorumcu Yaklaşım , Der: P.Rabinow-W.Sullivan,Çev: Taha Parla, Hürriyet Vakfı Yay.,İstanbul, 1990,s.15

5. A.g.y.,s.15

6. A.g.y., s.27-38

 




Kubilay Akman mkakman@mail.com