EN MAHREM MANZARALARIMIZI RESMEDEN SANATÇI Belçikalı Ressam Jan Van Mechelen’le Röportaj

_ Kubilay Akman



A
şırılıklarla dolu 20. yüzyıl geride bırakılırken Ivan Loubennikov modernitenin, postmodernitenin ve “geleneksel”le çelişkisi olan tüm diğer akımların yönsüz ve çoğu zaman gelgeç savrulmalarına karşı bir ‘yeni Rönesans’ın biricik (uniqe) öncüsü olarak duruyor. Onun tahayyül ettiği Rönesans’ta ‘yeniden doğan’ sadece antikitenin estetik-sanatsal mirası değil, aynı zamanda ilk Rönesans’ın gerginlik içinde olduğu hıristiyan dinsel ikon kalıplarıdır da. Fakat, Loubennikov’un da ifade ettiği gibi 20. yüzyıl, “yeni araçlar ve yeni sosyallik arayışlarına yönelmiştir.” Bu, tekil direnişlerle aşılabilecek ve önlenebilecek bir trend değildir. Bu anlamda Loubennikov, Don Kişotvari bir tavırla, yenileceğini bile bile ilk Rönesans’ın karşı koyduğu yaygın dinsel-estetik dilin bugünkü muadili olan tüketim toplumuna ve onun kitle iletişim araçları dolayımıyla kurulan anlam dünyasına sarsıcı yakınlıktaki figüratif resimleriyle, soylu bir vakarla direniyor. Geçmişin dinsel otoritesinin ve sanatsal taleplerinin yerini ‘Pazar’ ve onun kolay sindirilebilir nesne/imge talepleri alırken yalın, sahici ve sıradan olana kayıp halesini geri iade eden ressam, akıcı ve parlak görüntüler çağında duyarlılığını yitirmiş izleyicilere ürpertici derecede sade bir şiirselliğin rüzgarını üflüyor. İşte burası, onun öncülüğünün ve mağlûpluğunun başladığı nokta...

Ivan Loubennikow’un başarısını sadece onun, çağın hakim eğilimlerine karşı sağlam geleneklerden beslenen direnişine indirgemek ise, çok katmanlı okumalara açık olan yapıtını yalnızca bir yönüyle almak olur ve bu hata bizi estetik bir dehanın tüm işaretlerini gösteren sanatçının resimsel üslûbundaki zenginlikleri algılayabilmekten alı koyar. Loubennikov’un, istisnasız tüm resimlerinde seçkin örneklerini gördüğümüz, adeta zamanı donduran, devinimi askıya alan ve renkleri çıplak değerleriyle vurgulayan ışık-gölge oyunları; espası ve genel olarak tüm kompozisyonlarını kesen tematik tekrarlar üzerine kurulu ritim duygusu; figürsel ifade gücünü, aklın kavrayış gücünü zorlayan düzeyde yalın, yumuşak ve aynı zamanda keskin bir boyuta ulaştıran tamamıyla kişisel bir keşif olan tonalitesi ve son olarak, tüm bunları tiyatral bir şölen ışığıyla aydınlatan, kapsayan ilahi balans... Bu, aslında ressamın, 1990’larda genel ve coşkun bir hareket olarak doğabileceğini ümit ettiği; ne var ki, hiçbir zaman gerçekleşemeyen, ancak en mükemmel derinliğiyle onun sanatının mikrokozmosunda billurlaşan yeni Rönesans’ın ta kendisidir. Yenikliği yalnızlığından gelir. Yoksa, tek başına ele alındığında onun başardığı, sanat dünyası adına, kelimenin etimolojisiyle çelişkili bir şekilde geleneklere dayanan bir devrimdir.


Tekrarlardan bahsettiğimizde, ilk akla gelen Loubennikov’un ‘kadınları’dır. Hüzünlü, arsız, ürkek, şaşkın, aptal, masum, günahkar, çapkın, dingin, üzgün, ümitli kadınlar; her zaman çıplak, çoğu zaman anaç, bazen ayartıcı, en günahkar pozisyonda bile daima şehvetten uzak... Kadınlarıyla beraber kompoze ettiği gündelik nesneler de (meyveler, bardaklar, tabaklar, şişeler, ekmekler, kafesler) vazgeçilmez öğelerdir. Aynaların ise ressam için bambaşka bir anlamı vardır. Psikolojik çağrışımlarla da, tıpkı tarihsel ve mitolojik mevzularla olduğu gibi ilgilenmeyi seven Loubennikov’un aynaları, kimlik sorunlarını kadın olmak ve erkek olmak hallerini parodileştirerek tartışıyor. Aynaya bakan, aynada görünen, aynanın öte-mekânına geçen ve oradan gelen hep kadındır. Hatta, onun bu meseleyi doruğuna ulaştıran bir yapıtında, masa üzerinde bir ayna figürü görürüz. Şaşırtıcı olan şudur ki, aynada yansıyan kadın yüzünün tabloda aslı görünmemektedir. Biraz daha dikkatli baktığımızda ise aynadaki yüzün gözlerinin bizim gözümüzün içine baktığını fark ederiz. Sadece resmedilen değil, bu örnekte, izleyen ve resmeden de kadınlaştırılmıştır. Kuşkusuz çözümünün ipuçları ancak Loubennikov’un yaşantısı, sanatı ve felsefesi daha iyi anlaşıldıkça kavranabilecek tamamıyla kişisel bir obsesyonla karşı karşıya bulunmaktayız.


Freudyen bir referansla, bir çok Loubennikov resminde kadın imgesine deniz eşlik eder. Denizin bir yönüyle ressamın 14 yaşına kadar dışına çıkmadığı Sibirya’daki balıkçı yaşantısıyla bağı kurulabilir; diğer yönüyle ise deniz, ana rahmidir. Bu kurgunun en iyi sezilebileceği örnek ise belki de, ressamın tartışmasız başyapıtlarından biri olan Nostalji’deki anlatımıdır. Burada, bir eli yanağında duran, anaç bir huzur vericiliğe sahip kadının çıplaklığı hiçbir erotik öğe içermezken, arkadaki deniz fonu artık uzaklarda kalmış ana rahmiyle ilişkilendirilebilir. Fakat, bu ‘okuma yöntemi’nde baktığımız, imkansız bir hedeftir. Asla dönülemez, sonsuzcasına kopulmuş, belleğimizin odalarında hiçbir ışığın aydınlatmadığı bir geçmiş... Eğer böyle bir psikanalitik çözümleme yapılacak olursa, kadının duruşundaki umursamazlık ve yüzünü izleyiciye yan çevirmiş, uzaklara bakıyor olmasının verdiği ‘reddedilme’ duygusu ‘ödipal’ kurgumuzu bütünler gibidir. Sanırım, bu resimde tüm izleyicilere tedirgin bir hayranlık veren onun bu örtük göndermeleridir.

Loubennikov’un yapıtları figüratiftir ama kesinlikle kelimenin vülger anlamında ‘gerçekçi’ değildir. Sosyalist dönemde ülkesinin resmi organizasyonlarından biri olan Ressamlar Birliği’nin Başkan Yardımcılığı görevini yapmış olmasına rağmen bir zamanların Sovyet sanat ideolojisi olan ‘sosyalist gerçekçilik’le ciddi bir mesafesi bulunmuştur. O, tüm gerçek sanatçılar gibi kendine özgü bir evren yaratmıştır. Bu evrenle sosyal hakikatler arasında bir temsiliyet ilişkisi bulunmamaktadır. Mitolojideki, tarihteki, dinlerdeki, güncel yaşantılardaki konulara yöneldiğinde, sanatsal üretim sürecine içkin olan amacı, bu öğeleri bağlamından koparmak, kökenlerinden yersizyurdsuzlaştırmak (deteritoryalizasyon) ve ancak onun diğer yapıtlarıyla aynı atmosferi paylaşan yarı kapalı metinler yaratmaktır. Bu süreçte onu bir aidiyetle tanımlamak pek mümkün değildir. Kendi ifadesiyle o, Avrupa’da Rusyalı, Rusya’da Avrupalıdır. Kararsız, belirsiz bir konumda, estetik anlamda oldukça kararlı ve lirik bir resim dili yaratmıştır. Bugünün insanı değildir, ama ona dünün, şu ya da bu çağın insanı da diyemeyiz. Zamansızlığın içinde kendi zaman algısını kurmuş gibidir. Düşsel, bazen mistik ve daima lirik bir üslupla kutsal kitabın, Batı’nın ve Doğu’nun tarihinin, özellikle Antik Yunan’ın ve Sibirya’nın ne bürokratik devlet aygıtlarının ne de küresel kapitalist süreçlerin tümden hakim olamadığı rüyayı andıran yaşantılarının sunduğu malzemeyi, biraz da çocuksu bir muziplikle ironileştirir. İzleyene de, Borges’in öykülerini okurken aldığımıza benzer bir tat bırakan bu oyunculuk ise Loubennikov’un sanatının yalın cazibesine hiçbir şey kaybettirmiyor. Peki neden ironi? Yanıtı Ivan Loubennikov’un kendisi veriyor: “Dünyaya ironiyle bakmazsanız tımarhaneye düşebilirsiniz.” Goya, “aklın uykusu canavarlar doğurur” demişti. Bugün aklın ve küresel rasyonalitenin aşırı uyanıklığı ve evrensel hegemonyasının yarattığı, geçmişin canavarlarının görünümlerini aşan sosyal, siyasal problemlerle yüz yüzeyiz. Loubennikov’un resmi ise, mekanize olmuş, büyük oranda elektronik beyinlere teslim edilmiş dünyamızda erken doğum yapan meleksi cennet manzaralarını andırıyor.


Kubilay Akman mkakman@mail.com