TÜRKİYE’NİN BÜTÜN ÖĞRENCİLERİ BİRLEŞİNİZ!

_ Gürkan H. Kılıçarslan




Türkiye’nin tarihsel kökleri itibari ile en devrimci 2 üniversitesinden biri olan ODTÜ’de Nisan ayında bir olay yaşandı. Bu olayı irdelemeden önce Türkiye’nin en devrimci üniversitelerinin isminde bulunan ( öteki de İTÜ’dür netekim ) “Teknik” sözcüğü ile “Hukuk” sözcüğü arasında oluşan gerilimin çok zengin bir diyalektik süreç ve hatta kültür yarattığını teslim etmek gerek.

Her nedense sadece Türkiye’de de değil, dünyanın her yerinde hukuk ağırlıklı eğitim alanlar arasından birkaç önemli istisna dışında şöyle boylu poslu bir devrimci çıktığı görülmemiştir. Fakat “Teknik” sözcüğü sanki “Komünist Manifesto” büyü kitabından fırlamış bir tılsım mıdır nedir, “Teknik” okuyanlar arasında şiddetli bir devrimcilik eğilimi vardır ( Tabii Teknik okuyan sayısız vatan kuzusu da vardır ama gerçekte onlar da bile gizli devrimcilik eğilimleri vardır. ).

Burada bahse konu olan” devrimcilik” illa ki Sovyetler ya da Çin gibi bir mutant devlet sempatizanı olmayı gerektirmez. Kişi gerektiğinde devrimci bir kapitalist bile olabilir. Ya da geçmişinde kıyısından köşesinden sosyalist devrimcilik tatmış olup sonradan liberallikte sınır tanımayacak derecede “devrimci” olmakta mümkündür. “Devrimcilik” her ne kadar sol ve sosyalist, hatta komünist söylemleri çağrıştırsa da elbette bir anarşistten de, kemalistten de devrimci çıkması en azından eşyanın tabiatına ve dolayısıyla termodinamik kanunlarına aykırı değildir. Devrimci olmanın en temel karakteristiği “sunulana köktenci bir şekilde karşı çıkmak ve yerine başka bir şeyi önermek ve/veya kurmak”tır. Elbette devrimciliğin kuramsal yanı ile uygulama safhaları birbirleri ile oldukça çelişkilidir ( zaten olması da gerekir.). Çünkü hemen her zaman daha önceden hesaba katılmayan zincirleme psiko-sosyal tepkimeler ile karşı karşıya kalmak olasıdır ve çoğu zaman en sıkı teorisyen bile uygulamada yaşanacak aksaklıkları ya da kaotik unsurları önceden öngörebilecek donanıma sahip değildir ( Zaten devrimciliğin bir diğer karakteristiği de “önceden öngörmenin” gereksizliğidir. ). İlk bakışta muhafazakar olduğu 5 mil öteden belli olanlar arasında bile devrimciler vardır. Bununla beraber devrimci olması mümkün olmayanlar da elbette sadece elitistler ve faşistlerdir ki, bir kimsenin faşist olmamak için kendisini solcu veya demokrat olarak pazarlaması ve hatta piyasada bu şekilde tanınıyor olması bile herhangi bir garanti içermez. Hatta bir kimsenin Türkiye’de Türklere “Ermeni soykırımı olmuştur.” diyerek cesurca ortaya çıkması bile bırakınız devrimci olmayı, o kimseyi faşistlikten kurtarmıyor dahi olabilir. Öte yandan Stalin’in dünyanın en büyük faşistleri arasındaki sağlam yeri kendisi öldüğünden beri Miloseviç ve Abdullah Öcalan gibilere rağmen bile, hala doldurulamamıştır. Oysa Sovyetler Birliği’ni ortadan kaldıran Gorbaçov, en azından teoride dünyanın en önemli devrimcilerinden biridir. ( Bu arada Fidel’e ve Chavez’e laf söyleyenin elleri bağlı olduğu halde burnuna ve iki kulağına kuş tüyü kaçsın. Amin! ).

Hukuk ağırlıklı eğitim alanlar ister istemez muhafazakar bir tedrisattan geçerler. Bu nedenle en baba devrimci hukuk öğrencisi bile derslere takılmasa bile eğer okulunu bitirmek gibi bir hedefe de sahipse ister dışarıdan, ister kopyalar ve eş dost yardımıyla, isterse içeriden bir şekilde notlar ve kitaplar yardımıyla kendisine doğru yoğun bir tutuculuk saldırısı altında kalır. Bir de en kötüsü Hukuk’ta genellikle haklılık veya haksızlık, ya da suçluluk veya suçsuzluk gibi 1 ve 0 değerleri üzerinden her türlü süreçler yürüdüğü için olgulara ve olaylara bakış tamamen tutucu bir çizgiye çekilir. Hukukta herşey Doğruluk ve Yanlışlık temelinde referans kazanır. Oysa çoğu zaman hesaba katılmaz ve unutulur ki, gerçek hayatta hemen hiç kimse yüzde yüz haklı veya haksız değildir. Tıpkı pozitif bilimlerin “ideal şartları” olarak tanımladığımız deniz seviyesi basıncı, sürtünme kuvvetlerinin olmayışı gibi mutlak veya ideal bir ortam Hukuk’ta yoktur. Olsaydı eğer, hemen pek çok dava veya meselenin Nasreddin Hoca’nın kararları doğrultusunda gerçekleşmesi mümkündü. Hukuk’ta sürtünme kuvvetleri yok sayılmaz. Öyle ki bazen nasıl Fizik’te hareket için gerekli olan kuvvet önce kayıpları karşılamak zorundadır ve belirli bir noktaya kadar cisimlere hareket verilemez, işte Hukuk’ta bazen işler sürtünme kayıpları nedeniyle harekete bile geçemez. Davalar kendilerine özgü şartlarda ele alınırlar. Sözgelimi deniz seviyesi basıncı gibi “ideal” sayılacak standart bir basınç yoktur. Dağın tepesinde yaşanıyorsa dağın tepesinin basıncında işler görülür. Ve bu nedenle tıpkı ODTÜ’lü eylemci öğrencilere reva görülen tutanaklar ortaya çıkabilir.

Geçenlerde bir yaygın medya aletinde kendisine yer bulan bir haberde ( Kaynakça 1) son derece enteresan bir olgu yer almaktaydı. Habere göre ODTÜ yönetimi ile muhtemelen İçişleri Bakanlığı arasındaki bir muhabbet gereği ODTÜ’de silahlı polislere orta dereceli bir eğitim dizisi verilmek istenmiş, ve bahse konu olan eğitime “bir kısım” ODTÜlü doğal olarak karşı çıkmıştı. Haberin buraya kadar olan kısmında hiçbir anormallik yoktu. Çünkü ODTÜ’de her kim silahlı bir etkinlik göstermeye kalksa ODTÜ’den bir refleks gelmemesi mümkün değildi. Bu durum bu okulun gen yapısıyla ilgiliydi. Yani haberin bu boyutu gazeteciliğin yaygın örneği ile (teşbihte hata yoktur, kimse yanlış anlamasın ) “köpeğin insanı ısırması” ile eşdeğerdi. Zaten tarih boyunca ODTÜ’de, bırakınız diğer üniversitelerdeki ortalama öğrenci-polis çatışmalarını, düpedüz öğrenci-silahlı kuvvetler (jandarma) meydan savaşları yaşanmıştı. Elbette bu çok heybetli meydan savaşlarında nice “kazanımlar” kazanımlandığı gibi nice acılar ve yenilgiler de tadılmıştı. Fakat böyle bir kökten geleneğe sahip bir üniversitede polislere, hem de amir polislere ve hem de silahlı oldukları halde amir polislere “hoşgeldiniz” partisi düzenlenecek bir hal yoktu ve ODTÜlüler kendilerinden bekleneni gösterdiler ve elbette bu gösteri için izne mizne gerek yoktu!...

Sloganlarla karşı çıktılar. “Üniversitede Polis İstemiyoruz.” dediler. “Defolun” dediler. “Üniversiteler Bizimdir", "Sermaye Defol", "Yaşasın Sosyalizm, Yaşasın Devrim", "Yemekhaneler Bizim, Yurtlar Bizim, Jandarma - Polis Defol" dediler ki söylenecek tek söz ağızlarına ve yumruklarına sağlıktı… Fakat gelin görün ki çoğu zaman olduğu gibi mesele burada kalmadı ve her zaman olduğu gibi kendilerine “Dağılın” denildi.

ODTÜ’ye eğitime gelmiş 25 başkomiserin “silahlı eğitim hakkını(!)” protesto etmek için “aşırı solcu” öğrencilerin toplanacağı duyumunu zaten çoktan almış olan “devletin silahlı güçleri” de doğal olarak kendilerinden bekleneni gösterdiler ve silahlı başkomiserlerin silahlı eğitim hakkını korumak adına üniversitede üniversitelilere karşı barikat kurdular.

İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Bakınız hukuk devletimizin hukuk eğitimi tartışılmaz olan savcılarının polislerinin yazdığı tutanaklar, iddianameler neler diyor? Haber’den okuyalım.

“ Tutanakta, öğrencilerin barikat oluşturan jandarmaya saldırdıkları, jandarmalara aşırı güç kullanarak joplarını aldıkları, saldırıyı bu şekilde sürdürdükleri, jop ve kalkanla müdahalede bulunan jandarmanın kalkanlarına tekme attıkları anlatıldı. Ayrıca, yoğun ikazlardan sonra mukavemete son veren öğrencilerin rektörü de protesto ederek dağıldıkları kaydedildi.

Ankara Başsavcılığı, 5 Mayıs'ta hakkında dava açtığı 20 öğrenciyi, eğitim ve öğretim kurumlarına girilmesine, kişiler veya eşya üzerinde zor kullanarak engel olmakla suçladı. İddianamede, öğrencilerin 2'şer yıldan 4'er yıla kadar hapisle cezalandırılmaları talep edildi. “ (Kaynakça 1 )”

Tutanağın en çarpıcı ifadesi ise hiç şüphesiz “Öğrenciler bize saldırdı” diyen devletin silahlı güçlerinin hissiyatı idi. Fakat neyse ki Savcılık bu konuda bir işlem yapmaya gerek görmedi. Bununla beraber ODTÜ yönetimi hukuk devletimizin kendini mağdur hissettiği bu “korkunç saldırı” ardından açtığı davaları yeterli görmeyerek bir de fırsat bu fırsat deyip disiplin soruşturması açtı. Aynı habere göre “ Soruşturma sonucu 1 öğrenci okuldan atılırken, 18 öğrenciye 1 ayla 1 yıl arasında değişen oranlarda okuldan uzaklaştırma cezaları verildi. 3 öğrenci de suçsuz bulundu.” …

Bu haber tipik bir “insanın köpeği ısırması” haberi değilse başka bir şey olmalı…

Aslında bir grup silahsız öğrenci karşısında kendini mağdur hisseden dünyanın ilk ve tek devleti elbette Türkiye değil. Bu konuda Türkiye’den daha “hisli” ülkeler de var. Sözgelimi Güney Kore… Ve ne yazık ki bu mağduriyet hali yarım yüzyıl geçse de bitecek gibi görünmemekte… Sonsuza dek gelişmekte olmak cezasına çarptırılmış ülkelerde ( aslında bu tarif “sözde gelişmiş” ülkelerde yok. Onlara göre gelişmişler ve asla gelişmeyecek olanlar var. ) ve asla gelişemeyecek olan ülkelerin devletleri maalesef daha uzun süre “hisli” davranmaya devam edeceğe benzemektedirler. ( Peki ya gelişmişler? Onların pek çoğunda aslında “öğrenci” de yok, “devlet” de yok!...)

Fakat insan ister istemez düşünmeden edemiyor. ODTÜ kurulduğundan beri bu çatışmalar var. Herkes biliyor ki sahne ve roller aynı ama kişiler değişiyor. Yani Deniz Gezmiş’in zamanından kalma bir devrimci ODTÜ’de eylem yapmıyor. Şimdiki ODTÜ devrimcileri de olsa olsa en çift dikişlisi bile 8-10 yıllık “veteran” ya da “duayen” öğrenci olmalı. Aynı şekilde devletin silahlı güçleri de kimbilir hangi tertip yeni gençlerden oluşuyor, ya da 10 yıl önce çevik kuvvet neferi olanlar hala aynı çeviklikte olmadıklarından, göbekli olduklarından herhalde bugünün çevikleri de değişmiştir. Fakat görünüşe göre ülkemizin hukukçuları ve silahlı kolluk kuvvetleri kara mizaha merak sarmadılarsa ODTÜ devrimcileri sadece Türkiye’de değil, dünyada bir ilk kıvılcımı çakmışa benzemektedirler.

Dünyayı şimdilik boşverelim ama söyleyebiliriz ki;

“Ey Türkiye’nin Öğrencileri! Birleşiniz!”.

Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti’nin, dünyanın en tecrübeli güvenlik birimlerinin coplarını ele geçirmek ve kalkanlarını tekmelemek suretiyle onları neredeyse etkisiz hale getirmek her babayiğit eylemci grubun başaracağı bir kazanım değildir. Görünüşe göre devrim yakındır. Görünüşe göre devrime çeyrek vardır. Yumrukları ve solaganları ile dünyanın en tecrübeli güvenlik birimlerini mağdur etmeyi başaran bir hareketin başarısız olması mümkün değildir. Öyleyse haydi Türkiyem’in Silahsız Öğrencileri! Birleşiniz!

İnsan ister istemez mırıldanıyor…Keşke herkes biraz Teknik okusaymış!.. Bu arada tutanakları yazan kimselerin de sadece Hukuk okudukları sanılmasın. Bana göre, böyle bir ülkeden artık yeni bir Aziz Nesin çıkmaz! Kimse boş yere beklemesin. Olaylar ve olguların bizzat kendileri “yaratıcı” olmaya başlamış... Olaylar ve olguların herbiri başlıbaşına özgünleşmeye başlamış… Dolayısıyla ortada “yazarım” diye dolaşan edebiyatçıların hemen hepsi emin olun bahse konu olan “olaylar ve olgulardan” habersiz, gafil, kıt hayalli kimseler olup herkesin eliyle yaptığı masturbasyonu klavye ve bilgisayar yardımı olmaksızın yapamayanlardır. Yahu 2005 yılında hala öğrencilerden bir güzel sopa yiyen, öğrencilerin saldırısına uğrayan ve bu yüzden mağdur olan(!) güvenlik güçlerinin tarafını tutup öğrencileri cezalandıran bir devlette insan “yazarım” demeye utanmazsa neyden utanır ki?

İyi ki geçmişte 70’ler için birkaç seneliğine “masum öğrenci eylemleri” dediler ve biliyorsunuz çok pişman oldular ya, şimdilerde yeni milenyumda onun acısını çıkartıyorlar. Neredeyse memlekette polis, jandarma, asker ve savcıdan başka “masum” kalmayacak!

ODTÜ’nün ve diğer üniversitelerin hukukçu veya teknik hiç farketmez, devrimci ve demokrat direnişçilerine selam olsun!

Gidin her türlü silahlı eğitiminizi halktan kırptığınız ve çatır çatır yediğiniz yazlık eğitim tesislerinde yapınız. Hem denize de girer, biraz yanarsınız. Üniversiteleri üniversitelilere bırakınız.

ÇÜNKÜ ÜNİVERSİTELER BİZİMDİR!

 

Ağustos 26, 2005

Kaynakça 1:

Milliyet 24 Ağustos 2005 / Çarşamba
Haber: GÖKÇER TAHİNCİOĞLU
“Silahlı polislerin kursa girmesine izin vermeyen öğrenciler davalık
ODTÜ'lülere ceza”

Not:

Değerli İzinsiz Gösteri Okurları, daha önce bir defa “Kırılmayan mısın?” adlı yazı için, bir defa “Kıyamet Bilgisi ve Marduk” adlı yazı için, bir defa da “Bir Düşünce Devriminin 100. Yılı” başlıklı yazılar için bu yazıların devamlarının olacağını yazmış olmama rağmen yazmadığım için ve yerine bambaşka yazılar yazdığım için kusura bakmayınız lütfen. Fakat okur olmanın en temel şartının da kafamızda yazıların devamını yazmak olduğunu da hatırlamak gerek belki de.




Gürkan H. Kılıçarslan #