YENİ ÇAĞ DİNLERİ DOSYASINA BİR ELEŞTİRİ

_ Bora Ercan

Birgün Pazar’ın 4 Nisan tarihli nüshasında yayımlanan dosya konusu olan “Yeniçağ Dinleri” üzerine yazılan yazılar ne yazık ki maddi yanlışlarla ve önyargılarla doluydu. Her yazar, konunun bir parçasını, görmeyenlerin fil tarifi yapmasına benzer şekilde ele almış, yazarlar konuyla ilgili bırakınız iyi bir kaynak araştırması yapmayı google bile kullanmamış.

Yazıların kapsamı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın saptamaları doğrultusunda gelişmiş. Ruhsal açlık çeken insanların kendilerini bir takım ruhsal kökenli gruplara bağlayarak bu açlıklarını bir nebze olsun dindirme çabası… Bu gruplar olarak da örneğin Budizm’in ve Zen Budizm’in adı verilmiş.

Budizm, kökleri Hinduizm dayanan, günümüzden 2500 yıl önce ortaya çıkmış ve yoğunlukla Güneydoğu Asya’da milyonlarca inananıyla, Buda’nın öğretilerine dayalı tanrı inancının olmadığı bir dindir. Bir yeniçağ dini değildir. Zen ise Budizm’in Çin ve Japon Kültürleriyle harmanlanarak çok özgün bir hayat sanatı almış halidir. Zende tanrı yoktur, peygamber yoktur, kutsal kitap, cennet ve cehennem yoktur, ritüel ve ikona yoktur. Zen “yok” üzerine kuruludur. Hatta Budizm’i de reddeder; Zen, kendini de reddeder…

Batı dünyası Zen ile 1940’lı yıllarda tanışmış ve oldukça da ilgi göstermiştir.  Jung, D.T. Suzuki’nin Zen Üzerine Denemeler adlı kitabının Almanca baskısına bir önsöz yazmıştır. Bunun yanında, 1968 kuşağının yazarları, başta Kerouac olmak üzere Zen ve Budizm ile uygulamalı ve kuramsal olarak ilgilenmiştir. Lawrence Durrell, Nikos Kazancakis, Ursula K.Le Guin ve Aldoux Huxley de Budizm ve Zen’den etkilenmiş yazarlardandır.

Son olarak İlhan Güngören’in Yol Yayınlarında yayımladığı kitaplar ülkemiz Zen kültürü için başlı  başına birer kaynaktır. İlhan Güngören’in Suzuki çevirisinin 1979 TDK çeviri ödülünü aldığını da belirtelim.

Kısacası, yazılarda belirtildiği gibi Zen ve Budizm deli saçması, akıldışı, Nişantaşı sosyetesine hitap eden bir öğreti değildir.

Yine sıklıkla vurgulanan bu yeniçağ dinlerinin sağ ideolojiye hizmet ettiği genellemesi ilk bakışta akla yatkın gelse de yanlışları içinde barındırır. Buna en güzel örnek John Lennon’dur.  Şarkıları bugün de dilimizde olan Lennon, yine bir yeniçağ tarikatı olarak adlandırılan Transandantal Meditasyonun kurucusu Maharishi’nin izleyicisidir, hatta birlikte fotoğrafları da vardır.

Yine dünya barışı için kendi tek kişilik uçağıyla İsrail semalarında uçan ve barış mesajlarını  “kuşlama” olarak uçağından atan Vishnu Devananda adlı  ünlü yogi, yoganın insanı siyasetten uzaklaştırdığına verilecek en iyi yanıttır. Başka bir yogi olan Gandhi’nin emperyalizme karşı verdiği mücadele nasıl atlanır. Dünyanın en büyük devletlerinden birini şiddetsiz eylemleriyle kurmuştur Gandhi. Günümüzde bir ruhani lider olan Dalai Lama politik değil de nedir?

Ezoterik öğretilerin kaynağının Hindistan olduğu bilinir. Oysa ki Hindistan’ın birçok eyaletinin Komünist hükümetler tarafından hem de seçimle iş başına gelen, açıklaması nedir? Bazı konularda hüküm vermeden önce iyi araştırma yapılması gerekir.

Gelelim yogaya. Hint kültürü, tarihi ve mitolojisiyle oldukça karmaşık bir kültürdür. Anlaşılması zor olan Hindu dini çoktanrılı yapısı ve ritüelleriyle ilgi çekicidir. Yoganın Hint kültürüyle tarihsel olarak iç içeliği onun bir din olarak algılanabilirliğini arttırır, öte yandan yoga bir din değildir ve öyle bir kaygısı da yoktur. Bu, dini nasıl tanımladığınızla da ilişkilidir. Yogayı da katı kurallar içine sokarak dinleştirebilirsiniz elbette. Marksizmi de, Kemalizmi de.

Bugün dünyada milyonlarca farklı dinden ve kültürel çevrelerden insan yoga yapmaktadır. Hatta şaşırtıcı sonuçlar da vardır. Örneğin yoga İran’da çok ileri düzeydedir. Türkiye’de bir tek bile Iyengar tarzı yoga hocası yokken İran’da onlarca vardır. İran’da yoga federasyonunun da olduğunu belirtelim, yani kaçak yapmıyorlar bu işi. Buna Bulgaristan’ı ve Yunanistan’ı ekleyebiliriz. Rusya’da yoganın çok ilgi gördüğü yerlerdendir. ABD, İngiltere gibi ülkeleri saymıyorum bile.

Yoganın bu denli popülerliğinin nedeni günümüzün çalışma ve yaşama koşullarıdır. Bilgisayar karşısında saatler geçiren insanların bedenlerini tanımaları ve zihinlerini rahatlatmalarının bir yoludur yoga. Büyük şehirlerde, örneğin İstanbul’da tango da çok popülerdir, doğa yürüyüş kulüpleri ve dalış kursları da. Konuya biraz da bu açıdan bakılabilir: Yoga merkezlerine giden insanlar aynı zamanda gelişmeye ve yeniliklere açık insanlardır, hemen hemen hepsi üniversite mezunu ve çalışan insanlardır. Merkezlerin ücretleri de ders başına 10-15 lira gibi kötü bir benzetmeyle 2 paket sigara parasıdır.

Yazılardan birinde gecekondudaki bir insanın evini Feng Shui’ye göre tasarlayamayacağına dair bir ifade vardı. Gecekondudaki bir insan evini Koleksiyon Mobilya’dan ya da Mudo Concept’ten döşeyemez elbette ancak Feng Shui’ye göre tasarlayabilir, bunun için paraya ihtiyacı yoktur, birtakım basit yönlerle ilgili bilgiler yeterlidir.

Yazılardan birinde Reiki de bir din gibi gösterilmiş. Günümüz mikro kimlikler dönemidir. Orhan Veli’nin şiirindeki gibi kimi peygambere inanır / kimi saat köstek donanır / kimi katip olmuş yazı yazar / kimi sokaklarda dilenir… Yani herkes farklıdır, kendine özeldir. İnsanlar kendilerince bir takım tanımlar yapabilirler. Size ve bana çok garip gelen tanımlar da. Ancak Reiki bir din değildir. Din olmasını gerektirecek felsefi bir alt yapıya sahip değildir. Uygulama üzerine kuruludur.  En iyi Reiki’yi anneler çocuklarına uygular. Anneannemin Türkçe duaları Reiki’den başka bir şey değildir.

Bununla birlikte, bir takım ruhsallığı araç edinen gruplar, tarikatlar her dönemde var olmuş ve olacaktır.  Hatta siz de birkaç felsefi sistemin kombinasyonuyla yeni bir din oluşturabilir, şık birkaç ritüelle pazarlayabilir ve çevrenize insan toplayabilirsiniz, mesela biraz tasavvuf, biraz yoga, biraz reiki: alın size bir en tazesinden bir new age dini, bu her çağda mümkün olacaktır. Toplu intiharlar gibi uç noktalara da gidilebilir. Kendinizi Mesih ya da Guru da ilan edebilirsiniz. Serbest piyasa koşullarında Doğu Öğretileri Endüstrisi… Kapitalizm ve iktidar insanı salaklaştırdıkça, zihinsel açıdan sakatlaştırdıkça bunlar olacaktır; fakat,  öte yandan toplumsal dönüşüme bireysel dönüşümden ulaşılacağını da anlamalıyız.

Türkiye entelektüel yaşamında doğu öğreti hak ettiğinin çok gerisindedir. Bu din ve öğretilerin önyargısız bir şekilde ele alınması geç de olsa gerekliliktir. Böylesi çalışmaların Türkiye’nin entelektüel yaşantısına bir katkı sağlayacağı şüphesizdir.

Bora Ercan boraercan@yahoo.com
Odysseus Adaları'nın yazarı.