ÇAĞIMIZIN YAZARLIĞI VE TARTIŞMA KÜLTÜRÜ ÜZERİNE BİR DENEME

_ Bora Ercan



Fransız yönetmen Françoise Ozon’un Havuz adlı filminde başrol oyuncusu olan yazar başka bir ülkeye (Fransa’ya) yeni kitabını yazmak için gider. Yanında dizüstü bilgisayarı ve neredeyse bir kitap boyutunda kolayca taşınabilen yazıcısı vardır. Dosyalar bilgisayarda ardı ardına açılır, yazılanların dökümleri anında kağıda alınarak düzeltmeler yapılır. Birkaç hafta sonra yazarın Fransa macerası sona erer. Ülkesine (İngiltere’ye) dönmesiyle kitap hazırdır.

Bu güzel filmi sadece bir boyutuyla ele alarak bir örneklemede kullanmakla umarım filme karşı haksızlık yapmamışımdır. Bir yazarın kitabını ne şekilde, hangi sürede yazacağı yapıtı dışlayarak üzerinde kafa yorulacak, yorum yapacak bir konu olamaz elbette. Ayrıca, günümüzde kent yaşamının ayrılmaz bir parçası olan bilgisayarların yazınsal yazarlıkta kullanımının önemi de tartışılmaz. Benim derdim sadece bu sürecin sonuçlarında oluşmuş olan yapıtların niteliğini günümüzün temel sorunlarını de içerleyerek tartışmak.

Hiç şüphesiz çağımızın bir hastalığıdır hız. Bu tutku beraberlerinde, her şeye bir ölçü koyarak, o ölçünün ‘daha daha’sını gerektirmekte. Bir yerden bir yere giderken ruhlarını geride bırakmamak için olabildiğince yavaş giden Amerika Yerlileri, hızı hiç sorgulamadan içselleştirmiş toplumların etnologları için birer araştırma konusu artık. Bununla birlikte, bir şeyin üretimi onun tüketimini de belirleyen temel bir etkendir. Eskiden sofralardan çabuk kalkmak, yemeği hızlı yemek, o sofrayı saatlerce hazırlayanlara karşı büyük bir saygısızlık sayılırmış. Oysa ki günümüzde bir hamburgeri oturarak rahat bir şekilde uzun uzun yemek garipsenir. Sözü başa getirirsek, bilgisayarda kaydedilen dosyaların alelacele yayıncıya internet yoluyla ulaştırılması ve (örneğin kitap fuarına yetiştirilme kaygısı güdülerek) basılıp piyasaya sürülmesi, bu kitapların okunma tarzını, süresini ve en kötüsü (aslında iyisi) de kalıcılığını ve okuyucu kitlesini belirleyecektir.

Diğer teknolojik gelişmelere oranla bilgisayar ülkemizde Batı ile eşzamanlı yaygınlaştı. Artık bilgisayar kullanmayan yazar yok gibi. Nihayetinde, yazar elle yazsa bile kitabını ya da yazısını yayıncısına internet üzerinden ya da bir disketle ulaştırmak durumunda. Editörler ve yazarlar için büyük bütün bu kolaylıkların bugün ülkemizdeki yayın ve yazar çeşitliliğinde, niceliksel olarak elbette, ne denli katkısı olduğu sugötürmez. Konu, ki bunu edebiyat tarihi belirleyecektir, bu olgunun niteliksel düşüşü de beraberinde getirdiğidir.

Son yıllarda ‘yazarlık’ geçmişte olduğundan daha çok gündemde. Çok değil daha 30-40 yıl öncesinin temelde siyasi bir duruşu olan, bu nedenle de düzenle uyumsuz, devletle çatışan yazarları artık başta kendileri olmak üzere her şeyle uyum içinde: çatışmalar gerilerde kaldı. 1980 öncesi ülkemiz yakın tarihinde yaşanan birçok toplumsal olay edebiyatımızı doğrudan etkilemiştir. Ancak, günümüzün yazarının yazdıklarından onların bu ülkede yaşamadıkları gerçeğine ulaşmak olası. Gerek siyasi gerekse gönüllü sürgünlerle ülkenin farklı coğrafyalarını tanıyan geçmişin yazarıyla kendini İstanbul’un birkaç sokağıyla ulaşabildiği Batı ülkelerine hapsetmiş olan yazarın yazdıkları hem konu hem de içerik açısından ne denli farklı. Uzun yıllar süren düşük yoğunluklu savaşın edebiyata neredeyse hiç yansımaması az önce söylenenlere çok somut bir örnek olsa gerek.

Hiçbir şeyin sağlıklı olarak tartışılmadığı ülkemizde yazarlığın da, şairliğin de tartışılmaması doğal. Tartışma kültürü üzerine söyleyeceklerimizi biraz erteleyerek bu tartışmasızlığın doğal bir sonuçlarına değinmeyi sürdürelim. Karşımıza okur sayısının yazar sayısıyla ters orantılı geliştiği gerçeği çıkmakta. Bunca çok yayında, bunca çok yazarın bilgisayarlarının karşısında her konuda yazarak gündemde kalmaya çalışmaları, ancak, ne yazık ki, az önce söz ettiğim konulara dokunmamaları, başta ortaya koyduğumuz saptamanın bir sonucudur. Hız tutkusuyla, daha daha yazmak, daha daha söyleşi vermek, daha daha fotoğraf çektirmek kaygısıyla hiçbir konu üzerinde yeterince yoğunlaşılamamaktadır. Gündemler bir sonuca ulaşmak ve dönüşmek için değil zaman doldurmak, başka bir deyişle eğlenmek, bu arada da isimlerin ortada dolaşması için yaratılmaktadır (lobicilik tartışmaları örneğin). Okurlar yazarları televizyondan dinlemekten, gazetelerde söyleşilerini okumaktan o yazarların kitaplarını okumaya fırsat bulamamaktadırlar. Yazarlarımızın dikkatini Nobel Ödülünü alırken bile konuşmayan Coetzee neden çekmez?

Ülkemiz edebiyatının dünyadaki konumu ise keza ortadadır. Anlayış olarak 1940’lı yılların çok çok gerisinde olan Kültür Bakanlığının, bazı kitapları yabancı dillere çevirterek ülkemiz edebiyatını tanıtma çabalarının hazırlığı içinde olması bile, onların temel felsefelerini değiştirmemesinden dolayı, sonucu değiştirmez. Yani Türk(iye) edebiyatı bu şekilde tanıtılamaz. Önce kendini her şeyinle var etme çabası içinde olacaksın.

Bir çok kavramla yeni yeni tanışmakta olan bir toplumuz. Çoksatar kitaplar ve çoksatar yazarlar bu kavramlardan biri. Batılı ülkelerde çok kitap okunduğundan, ülkemizde ise okumanın bir alışkanlık olmadığından hep dem vurulur. Gerçekten de öyledir; ancak, bunun nedenleri üzerine de pek düşünülmez. Televizyonun, ardından da internetin kitabı ikinci plana ittiğinden, her konuda olduğu gibi eğitimin eksikliğinden dem vurulur, konu böylece çözümlenir. Televizyonla bizden daha önceleri tanışmış olan Batı toplumlarının bütün bunlardan etkilenmemeleri nereye bağlanmalı: üretiminde katkısı olmayan aletlerle yaşamaya zorlanmasının verdiği bir tepki mi bu Türkiye toplumunun?

Sanayileşmiş ülkelerde her gün işine düzenli olarak metroyla ya da trenle giden; ya da tatillerinde sıcak ülkelere gidip güneşlenen insanların, o sürelerini sıkılmadan geçirebilmeleri için zanaatkarlar (çoksatar kitap yazarları) sürükleyici ve okunması kolay kitaplar yazarlar. Bu kitapların yazımları için her türlü teknik mevcuttur. Bu konularda kitaplar vardır, kurslar düzenlenir. Kısacası bu profesyonel bir iştir. Çoksatar yazarın tek bir amacı vardır: çok satmak ve para kazanmak. Edebiyat elbette zanaatkar yazar için ikinci plandadır.

Sanayi üretiminde Batıyla bütünleşilemedi belki ama her türlü tüketimde bütünleşildi. Son yıllarda başta sinema olmak üzere kültür ürünlerinin tüketilmesi de büyük bir ivme kazandı. Bu ivmenin yazı dünyasına yansıması ise yazarlarımızın sayısının ve çeşitliliğinin artması: Şarap, puro gibi konulardan tutun da evcil hayvanlara kadar her türlü konuda gerek kitaplar gerekse süreli yayınlar çıkıyor, bu konularda düzenli olarak yazılar yazılıyor. Bunca değişik konuda yazan insanları tek bir ‘yazarlık’ çatısı altında toplamanın yazarlara ve okurlara zarar vereceği ise kaçınılmaz bir gerçektir. Yazınsal ya da yaratıcı yazarlıkla, yazarlık birbirlerinden kesin olarak ayrılmalıdır. Çeşitli projeler çerçevesinde çoksatar yazarlar edebiyatçı olarak sunulmamalıdır. Ya da yazan insanlar, en azından yaptıkları işe saygısızlık etmemek için sıfatlarını iyi belirlemelidirler. (Dünyada en çok köşe yazarına sahip olan ülkemizin akıllarına her geleni yazan gazeteci-yazarları ise isimleri burada hiç anılmadan hemen geçilmeli).

Kültür dünyamızın en atıl, en etkinliksiz alanlarından birinin edebiyat olduğunu yineledik defalarca. Bunun baş sorumlularının şairler, öykücüler, romancılar olduğu söylemek bir avuç edebiyatçıya haksızlık etmek olur. Bu kadar büyük bir haksızlık etmeyerek, ya da çok çalışan ancak tartışamayan, başta şairler olmak üzere edebiyatçılarımıza, tartışamadıkları için bir haksızlık edelim.

Bu topraklarda, düzyazıyla karşılaştırıldığında, köklü bir geleneği olan şiir, ne yazık ki, günümüz edebiyatının en sönük alanı. Oysa, ilginçtir, hem edebiyat hem de şiir, az önce de belirttiğim gibi, hiç gündemden düşmüyor. Daha doğrusu gündemde olan, hep olduğu gibi, yazarlar ve şairler. Bu nedenle de yaratılan gündemler hep sonuçsuz, çünkü nedensiz, kalıcı olamaması da bu yapaylıkla ilişkili.

Ülkemiz şairi gerçekten çok çalışkan. Sürekli şiir üretiyor. Küçüklü büyüklü “n” tane şiir dergisinde “n + n” tane şiir buluyoruz her ay. Türkiyeli şairin bunca üretme aşamasında okumaya zaman ayıramadığı da başka bir gerçeklik, en azından sayılar bunu söylüyor (son bir yılda yayımlanan şiir kitaplarından ikinci baskıya ulaşan var mı?) Ne de düşünmesini seviyor şairimiz. Onun bir konuda düzyazı yazması için yakın çevresinden başka bir şairin şiir kitabının çıkması gerek. Garip bir empatik dürtü ya da diğer şairi kendisine gebe bırakma içgüdüsüyle şairimiz arkadaşının kitabı için kaleme sarılıyor. Dergiler sürekli bu methiyelerle dolu. Ayrıca, dergilerde şiir üzerine kuramsal yazılar bulmak ise neredeyse imkansız. Buna şair sayısı ile şiir eleştirmeni sayısı arasındaki orantısızlığı da eklediğimizde, düzeyli bir şiir atmosferinin neden oluşmadığı sorusunun bazı yanıtlarına ulaşılabilir.

Şairimizin kaleme sarılması için başka bir neden de kendi adının istemediği bir şekilde kullanılması ya da bir yerlerde geçmesidir. (Neyse ki, bu yazıda hiçbir isim geçmiyor, şairler üzerlerine alınmayacak, yazı yazmak zorunda kalmayacaklar.) Kimse kendi adının istemediği bir şekilde kullanılmasını hoş karşılamaz elbette, ancak buna verilen yanıtlar çoğu zaman sadece bir yanıt olmayı da aşar. Konular hemen kişiselleşir. Zaten bir yazarın başka bir yazara düşman olması eşyanın doğası gereğidir. Tartışma başlar, konunun çıkış noktası ne olursa olsun, bu vesile ile imzalar birbirlerine eteklerindeki taşları dökerler. Şiir ve edebiyat bu tartışmaların çok gerisinde kalır. Başta söylediğimden farklı olarak, gündemin varoluşu kabul edilebilir nedenlere dayansa bile varılan yer aynıdır: sonuçsuzluk. Çünkü amaç bir sonuç almak değil altta kalmama mücadelesidir.

Bu tartışmalardan arta kalan tartışılan konu değildir. Tartışan isimlerdir. Türkiyelilerin isim ve yüz hafızaları iyidir, iki boyutlu olmayı severler. Bu, belki de, tartışan tarafların iyi bildiği bir şeydir.

Bütün bunların sonucunda şairin çalışması üzerine çok şey söylenebilir ama kısaca şairin nasıl çalışılacağını ve tartışılacağını bilmediği gerçeğine varırız. Ortaya nitelikli ürünler koymak için çaba göstermek uğruna yapılan tartışmalar olmadıkça, tartışılan konunun içeriği zayıflaşır ve tartışma biçimleri o derece düzeysizleşir.

Bununla birlikte, bu ülkede kim, hangi konuyu doğru düzgün tartışıyor ki edebiyatçılar tartışabilsin, şiire gelene kadar öyle yaşamsal konular var.......diye düşünülebilir. Fakat, her ne kadar tartışma geleneği olmayan bir toplum olsak da şiir geleneği olan bir toplum olduğumuz yadsınamayacağını da vurguladık. Bugün kültürel geleneğimize çok uzak sanat dallarında bile uluslararası etkinliklerde söz sahibiyiz. Dünyaca ünlü sanat insanları ülkemizde sergilere katılıyor, konserler veriyorlar. Bütün bunlar binlerce kişinin ilgi odağı. Ancak şiir ve edebiyat günümüzde hiç de hak etmediği bir yerde. O zaman bir şeyler yanlış. Önce bunu kabul etsin edebiyatçılarımız sonra düzeyli, nedenli ve sonuçlu tartışmalarla hem yazın dünyasına hem de toplumda tartışma kültürünün yerleşmesine küçük bir katkıda bulunsunlar.

Toparlarsak; bilgisayar kullanmak, hızlı yazmak, para için yazmak kötü değildir, olamaz. Amacın kesin olarak belirlenmesi önceliklidir. Doğası gereği edebiyat ürünleri çok hızlı üretilemez ve tüketilemez. Çünkü edebiyat eserini belirleyen tek bir ölçüt vardır: kalıcılık. Her sanat ürünü ise eninde sonunda hak ettiği yeri bulur. Her zanaat ürününün de bulacağı gibi. Bir kültür ortamı tartışmasız varolamaz, ne de edebiyat ortamı. Yazarlar için ise Nazım’ı anarak “kabahatin çoğu sende kardeşim” diyelim.

Notlar: 1) Çoksatarlık zanaatkarlıkla, yaratıcı yazarlık ise sanatkarlıkla özdeşleştirilmiştir.
2) Üretim-tüketim ilişkilerini dengeleyememiş, çarpık kapitalist bir ülkede olan çoksatar yazarlığın gelişme süreci ve edebiyatla olan ilişkisi dikkatle izlenmelidir.
3) Yazarın teki korsan kitapçıya kendi kitaplarını sattığı için kızmış. Korsan kitapçı ‘ekmek parası’ gibi sözler sarf edince yazarımız ‘biz de taş yemiyoruz’ türünde karşılık vermiş. Bu sözler işte tam bir zanaatkar sözleridir. Bir yaratıcı yazar (yeniden vurgulanmalı bir sanatçı) zaten aç kalmayı göze alarak yola koyulmuştur. Gidip de korsan kitapçıyla kavga eder mi?
4) Bu tip tartışmalarda akademik ortamın cansız olması hiç sürpriz değildir. Bilimsel üretimdeki gerilikle kültürel üretimdeki geriliğin baş başa gitmesi doğaldır.
5) Bu yazı bilgisayarla (çok yavaş olarak) yazılmıştır.



Bora Ercan boraercan@yahoo.com
Odysseus Adaları'nın yazarı.