YEDi ANARŞİST GÜNAH 6 - INVIDIA

_ Can Başkent

Robert Nozick, ünlü kitabı "Anarchy, State and Utopia" [Anarşi, Devlet ve Ütopya]'da "Eşitlik, Kıskançlık ve Sömürüye" koca bir bölüm ayırmıştır. Kıskançlığı "Bende yoksa, başkasında da olmasın" şeklinde özetledikten sonra Nozick, bu tanım itibariyle kıskançlığın tuhaflığı üzerine gider. Fakat, tüm argümanlarından önce, Nozick gene de kıskançlık savunucularının odak noktasını vurgulamadan geçemez: Kıskançlık, eşitliğin altını çizmektedir. Bu yazıda, Nozick'in takip ettiği değil, ihmal ettiği yolu izleyeceğiz. Eşitlikçilik ve kendine güven duygularıyla kurulan aleni bağın benzerini, ama bu sefer negativist manada, kıskançlık ve eşitlikçilik arasında kuracağız. Fakat, ele alacağımız kıskançlık mevhumunu, hemen belirtelim, tesadüfi insan özellikleriyle ilişkilendirileceğiz. Tesadüfi insan özellikleriyle kast ettiğimiz, doğuştan gelen ya da adaletsiz dünyanın şans dediği kimi özelliklerin sebep olduğu kazanımlardır. Mirasyedi olmaktan tutun da, güzel olmaya dek bir çok beşeri özelliği "tesadüfi" (accidental) olarak niteleyeceğiz.

Devamı...      

STAVROKONNO

_ İzinsiz Gösteri

“Böyle bir kitap yayınlama ihtiyacı hissetmiş olmamın, elbette kendimce nedenleri var. Bunların arasında öne çıkanları, kişisel tarihimle yüzleşmek, belleğin güve yeniği boşluklarını doldurmak, Stavrokonnolu ve Kıbrıslılar olarak, geçmişle aramızdaki küskünlüğü giderme girişimi, Baf kazasına bağlı Stavrokonno'nun bir zamanlar, sokaklarında en sıradışı Kıbrıslıtürkler'in bazılarının dolaştığı köylerden birisi olduğunu vurgulamak, ve zaman aşımıyla çürümenin insafsız etkilerini yavaşlatma uğraşı şeklinde sıralayabiliriz.”... “Bilindiği gibi göçler ardından parçalanmayı da getirir. Bizden öncekilerden miras kalmış, yıllarca birbirlerine eklene ulana kimliğimizin parçası haline gelmiş değerleri göçle birlikte yitirir, asırlarca yaşamış olduğumuz yerin coğrafyasına duyduğumuz sevgiye bile zamanla yabancılaşırız. Nitelikli bir yaşam için illa ki kuş olup uçmamız gerekmez, bazen toprağa, köklerimize sarılmak da yeterince uyarıcı olabilir.”

Devamı...      

BİR KİTAP: RESMETMENİN TOPLUMSAL TARİHİ

_ Ali Pekşen

Fotoğraf ve Sinemanın Toplumsal Tarihi adlı kitapta, insanlık tarihinin belli dönemlerdeki düşünsel yapısının şekillenmesiyle birlikte, teknolojik gelişmelerle ortaya çıkan farklı resmetme teknikleri olarak fotoğraf ve sinemanın toplumsal tarihi anlatılmaktadır. Levend Kılıç eserinde , bu tarihsel analizi yaparken üç ayrı ve fakat içi içe geçen, birbirini etkileyen üç eksen üzerinde hareket etmektedir. Başta düşünsel tarih olmak üzere, teknoloji tarihi ve bunların toplumsal ve kültürel hayata yansımaları, yani sanatın ortamına dahil olmaları. Fotoğraf ve Sinemanın Toplumsal Tarihi, fotoğraf ve sinemanın tarihine tek boyutlu bir bakışla değil çok boyutlu bir bakışla yaklaşmaya, “kuru” bir tarih anlatımı yerine, farklı boyutların nasıl iç içe geçtiğini gösterek ele aldığı konuyu daha derinlikli bir içeriğe kavuşturmaya çalışmaktadır. Levend Kılıç bu kitabında, yüzey üzerinde optik yoluyla resmetme anlayaşının fotoğraf olarak ortaya çıkışı ve hareketli görüntü olarak gelişimini anlatırken, 1800'lü ve 1900'lü yılların düşünsel yapısını da ortaya koymuştur.

Devamı...      

ÇAĞIMIZIN YAZARLIĞI VE TARTIŞMA KÜLTÜRÜ ÜZERİNE BİR DENEME

_ Bora Ercan

Fransız yönetmen Françoise Ozon’un Havuz adlı filminde başrol oyuncusu olan yazar başka bir ülkeye (Fransa’ya) yeni kitabını yazmak için gider. Yanında dizüstü bilgisayarı ve neredeyse bir kitap boyutunda kolayca taşınabilen yazıcısı vardır. Dosyalar bilgisayarda ardı ardına açılır, yazılanların dökümleri anında kağıda alınarak düzeltmeler yapılır. Birkaç hafta sonra yazarın Fransa macerası sona erer. Ülkesine (İngiltere’ye) dönmesiyle kitap hazırdır. Bu güzel filmi sadece bir boyutuyla ele alarak bir örneklemede kullanmakla umarım filme karşı haksızlık yapmamışımdır. Bir yazarın kitabını ne şekilde, hangi sürede yazacağı yapıtı dışlayarak üzerinde kafa yorulacak, yorum yapacak bir konu olamaz elbette. Ayrıca, günümüzde kent yaşamının ayrılmaz bir parçası olan bilgisayarların yazınsal yazarlıkta kullanımının önemi de tartışılmaz. Benim derdim sadece bu sürecin sonuçlarında oluşmuş olan yapıtların niteliğini günümüzün temel sorunlarını de içerleyerek tartışmak.

Devamı...      

ROSETTA TAŞI: DÜNYANIN TÜM DİLLERİNİ KURTARAN TABLET

_ Haluk Kalafat

Guiness Rekorlar Kitabı’nda adı geçen Türkler’den biri Tevfik Esenç’tir. Bir saat içinde yüz takla atmak ya da en uzun çamaşır ipini üretmek gibi becerileriyle girmemiştir rekorlar kitabına. Guiness editörlerinin gösterdiği bu ilginin nedeni, Tevfik Esenç’in dünyada Ubıhça konuşan son kişi olmasıdır. Türkiye’de çoğu kişinin adını bile duymadığı bu dil Kafkas halklarından biri olan Ubıhlar’a ait. Dünya dilleri arasında konuşması ve öğrenilmesi en zor dillerden biri olarak kabul edilen Ubıhça’da tam 80 sessiz, iki sesli harf var. Yani Ubıhça’da kelimeler art arda sıralanmış sessiz harflerden oluşuyor. Zaten Ubıh olarak telaffuz ettiğimiz kelime de aslında Ubykh şeklinde yazılıyor. Tevfik Esenç dünyadaki “son Ubıh”; daha doğrusu “son Ubıh”tı. Çünkü Tevfik Esenç’i 1992 yılında kaybettik ve Ubıhça resmi olarak ölü bir dil. Dünyanın yaşayan dillerinin yüzde 96’sını bekleyen kader bu, çünkü bu dilleri dünya nüfusunun sadece yüzde 4’ü konuşuyor. Daha çarpıcı bir rakam UNESCO’nun araştırmasından geliyor: Bir ay içinde ortalama iki dil ölüyor.

Devamı...      

BERLİN YAHUDİ MÜZESİ VE DOGVILLE FİLMİ

Boşluk Kavramı Üzerinden İki Eserin Karşılaştırılması

_ Ali Pekşen

Bu çalışma, bir mimari eser olarak Berin Yahudi Müzesi ile bir sinema eseri olarak Dogville’i, boşluk kavramı açısından karşılaştırmayı, bu kavramın mimarlığın ve sinama sanatının olanaklarıyla nasıl bir anlatım ve ifade aracına dönüştüğünü tartışmayı ve varsa benzerlikleri ya da farklılıkları ortaya koymayı amaçlamıştır. Konu aldığımız eserlerden ilki Yahidilerin 2000 yıllık tarihine tanıklık etmeye çalışan, kimi kaynaklarda dünyanın en önemli yüz binası arasında gösterilen Daniel Libeskind imzalı Berlin Yahudi Müzesi. Diğer eser ise, Las Von Trier’in Amerika üçlemesinin ilk filmi olan, deneysel bir tarzda, tamamını bir sound stage’de çektiği, hikasesi 1930’ların bir Amerikan kasabasında geçen 2003 yapımı Dogville filmi.

Devamı...      

ŞİİRE BAŞLARKEN TOK KARNA YUTULMAYACAK HAPLAR SERİSİ (3. DRAJE)

_ Osman Olmuş

Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje) Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje) Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje) Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje) Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje) Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje) Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje) Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje) Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje) Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje) Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje) Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje) Şiire Başlarken Tok Karna Yutulmayacak Haplar Serisi (3. Draje)

Devamı...      

LHASA DE SELA VE JOHN BERGER’İN İSTANBUL BULUŞMASI

_ Zelda Capulet

Kabataş İslekesi’nde vapurdan indim... İskelenin yan tarafındaki çay ocaklarından birinin masasına iliştim. Her ikisi de buraya gelecekti... John Berger, bu sefer İstanbul’da, bir günlüğüne kimselere haber vermeden Lhasa de Sela ile buluşacaktı. Bu randevu onlara ayarlanmıştı... Ben ayarlamıştım... Elimde Berger’in ‘Buluştuğumuz Yer Burası’ kitabı vardı. İçimdeyse Lhasa’nın şarkıları dönüyordu. Katıla katıla ağlamakla, gürültülü kahkahalar atmak arasında bir yerdeydim galiba. Neşeyle donanmış bir histeri hali yaşıyordum ve bekliyordum... Berger’in, Lizbon’da anlattıkları geldi aklıma: “annem ağladığı zaman yüzünü benden başka bir yana çevirmeye çalışırdı..... O ağlarken ben beklerdim, uzun bir trenin hemzemin bir geçitten geçip gitmesini beklediğin gibi.” Ben de bekliyordum ve bu sefer bir kara tren, benim içimdeki hemzemin geçitten geçiyordu. Her bir kıvrımı tren raylarına dönüşmüş bedenimin içinde kayıp giden bir kara tren. Sonra bitti. Lhasa vapurdan indi ve bana doğru yürümeye başladı. Trenin az öne terk ettiği sessiz bir istasyonda, yolcusunu bekleyen biriydim artık. Hava puslu ve ılıktı. Lodos etrafı sarmıştı ve deniz çırpıntılıydı. Birden önümde oturan Berger’i farkettim. Masanın üzerinde henüz çizdiği desen vardı. Lhasa’nın geldiğini farketmiş ayağa kalkmıştı. Ben hala oturuyordum. Sandalyeyi oturması için çekti ve gülümsedi...

Devamı...