SINIRLAR, LİVANELİ VE ESAYAN

_ Bora Ercan





Şu günlerde hiç olmadığı kadar sınırlarla uğraşıyorum. Matematik bölümünü bitireli, limit, Ebas, Eküs problemlerini çözeli yıllar yıllar oldu, ama sınırlar döndü dolaştı yine beni buldu. Wittgenstein okuyorum dilin sınırlarında. Zen ile zihnin sınırlarında dolanıyorum. Elime ne zaman gazeteyi alsam, toplumdaki kötülüğün sınırları, bazı gazetecilerin yalakalıklarının sınırları, ekonomik krizlerdeki derinliğin sınırlarını ister istemez düşünüyorum.

Bu ülkede, bunca şeye üç maymunu oynamadan tanık olmak kolay iş değil. İnsanın çok sağlam bir midesinin, sağlam bir başının olması gerekiyor, ağrıdan kıvranmamak için. Hele ki Türk solunun tarihi hayal kırıklıklarının, yenilgilerin, umutsuzlukların tarihiyse. Her ne kadar “mesele yenilmekte değil teslim olmamakta” dese de Nazım Hikmet, “umutlu olmak değil umut yaratmak zorundayız” dese de Behice Boran...

Bu yaz, çoğu zaman İstanbul’da olmadığım için Leonard Cohen konserine gidememek beni üzmedi. Anamın karnından Leonard Cohen’le doğmadım. Fakat, Açıkhava’da Zülfü Livaneli’nin konserine gidememek beni biraz üzmüştü, ne de olsa anamın karnında Yurttan Sesler Korosu’yla doğmuştum. Ruhi Su’yla yoğrulmuştum.... Karlı Kayın Ormanı da herhalde binlerce kez söylenmiştir dost meclislerimizde.

Hayal kırıklıklarının yaşı yok, ya da zaten Zülfü’den ne bekliyorsun, diyenler de olabilir ama hayal kırıklıkları yaşayabilmek de bir meziyet diye düşünüyorum, hala daha bir nebze Polyanna olabilmek de. Öğrendik ki Zülfü Livaneli Özgürlük’ün melodisini satmış. Bu kadar değersizleşir işte her şey! Livaneli Nazım’ın şiirlerine, Şeyh Bedrettin Destanı’na mesela kaç para ödedi, diye sormak geliyor içimden, Paul Eluard’ın Özgürlük şiirine, harbiden hiç düşünmemiştim bunları, zorla düşündürtürler insana işte, böyle kötü olunur. Gerçi Livaneli de benden ne bekliyorsunuz ki, der, kendi kitabında. Peki neden “Alınacak Anadolu’nun öcü / Yerde kalmayacak çekilen acı / Açıldı geliyor şafağın ucu / Şu doğdu doğacak güne merhaba” diye şarkılar yapar öyleyse. Spor olsun diye mi? Sahi solculuğun sınırı nedir, nerede başlar ve nerede biter. Ilımlı islam gibi ılımlı solculuk kanına uyar mı insanlarımızın?

Utanıyorum bütün bunlardan. İnsanda bir omurga olur, bir duruş olur. Hapishanelerde, açlık grevlerinde ölen onca insanın olduğu bir ülkede... Ben utandım. Livaneli utanmasın.

Aslında bitmez tabii bu utanmalar. Yani sınır yok! Ne alt sınır ne de üst. Gremlinler diye bir film vardı eskiden. Hızla üreyen korkunç görünümlü, gülerek saldıran küçük canlılar... İşte artık çevremiz böyle haberler, olaylar, insanlarla dolu. Bu ülke ömür törpüsü değil, ömür rendesi, hadi modern hayattan örneklendirelim ömür blenderi. Nefes alamazsın, onurlu duruşunu biraz olsun korumaya çalışırsan....

İşçilerine her türlü faşizmi uygulayan demokrasi havarisi, kötücül söylemli Taraf gazetesi hakkında ileriki yıllarda çok önemli çalışmalar yapılacağını düşünüyorum. Şimdi bir şey söylemek için erken. Yine de dayanamıyorum okuduklarım karşısında. Gazetenin yayın yönetmeni Markar Esayan geçtiğimiz günlerdeki bir yazısında iktidarı şöyle övüyordu: “Açıkçası ben keyif alıyorum Arınç’ın sözlerinden”. Ve Rum Yetimhanesi’yle ilgili dokunaklı cümlelerden sonra devam ediyor: “Daha da önemlisi bu hikâyeyi duyan Başbakan Erdoğan ve Arınç’ın verdiği tepki olsa gerek. O sivri dilli diye eleştirilen Sayın Arınç, yetimhaneyi daha fazla gezmeye yüreği elvermediğinden nemli gözlerle binadan ayrılmak zorunda kalmış. Tanıklar Erdoğan’ın da çok duygulandığını söylüyorlar.”

Bir yazının bazı parçalarına dayanarak hükümler vermek, yazarı eleştirmek hoş değil, ancak yazının tümünü buraya almak da olanaksız. İsteyenler yazıya şu linkten ulaşabilir: http://taraf.com.tr/makale/7184.htm. Bu yazıyla yine anlıyoruz ki azınlıklar AKP’ye oy vermiş. Kimin kime neden oy verdiği konusuna hiç girmeyelim, burada Esayan’ın ezberini bir ayna tutarak bozalım.

Peki azınlık nedir, çoğunluk nerede başlar, sınırlar nasıl çizilir? Anlaşıldığı kadarıyla sayın Esayan’ın azınlık tanımı 90 yıllık Lozan anlaşmasında kalmış. Azınlık, adı üstünde, sayıca az olan demektir. İngiltere’de iş başvurularında doldurulan formda etnik köken sorulur. Seçenekler de oldukça ayrıntılıdır: Beyaz İngiliz, Siyah İngiliz, Çinli, Pakistanlı, Hintli, Karayipli, Avustralyalı, Ortadoğulu, Avrupalı.... uzar gider liste, sonda da “öteki” vardır, yani ben! Azınlığın azınlığı... Yani, azınlık sadece din temelli değildir Esayan, cinsel tercihine göre de azınlık olabilirsin, bu ülkede ateistsen de, ayrımcılığa uğrayan herkesin yanında olmak gerekir. Bu satırların yazarı nasıl Ermenilere karşı geçmişte ve günümüzde olan, olabilen devlet ve toplum terörüne karşıysa sizler de muktedirlerin dini azınlık temsilcileriyle yaptıkları hiç de samimi olmayan bir iki toplantıyı övene kadar haksızlıklara karşı yazılar yazarsınız. Ne ironiktir değil mi Rum ve Ermenilere yapılan planlı saldırılarda sağcı ve dincilerin kullanılmış olması. Ve elbette de her an kullanılabilir olması. Yani, Barış Bıçakçı’nın bir şiirinden esinlenerek söylersek, onların sizi öldürürken sizin intihar süs vermeniz, ne büyük bir talihsizliktir.

Mesela biz başbakanı Roman mahallelerinde de görmek isteriz, hapishanelerde ölmeyi bekleyen Güler Zere gibi mahkümları ziyaret ederken de. Diyelim, Arınç Kaos GL’i ziyaret edip, öldürülen travestiler için gözyaşı döküyor. Ya da Genelev kadınlarının çalışma koşullarının iyileştirilmesi de AKP’nin gündeminde.

Resmi tarih bize Osmanlı’nın azınlıklar karşısında ne kadar hoşgörülü olduğunu öğretti. Osmanlı’nın istediği çerçevede evet sürdürdü azınlıklar varlıklarını. Osmanlı’nın devamı olarak AKP’nin de istediği bundan başka bir şey değil. Efendi köle diyalektini iyi belleyeceksin. Kabulleneceksin. Bu sadece başta vurguladığımız dinsel ya da etnik bir azınlık için değil cinsel azınlıklar için de geçerli. Cemil İpekçi mutlu mesut yaşarken, askere gitmek istemeyen eşcinsellerin neler yaşadıklarıyla ilgilenilmeyecek. Çıkıntılık yapmayacaksın. Oysa ki, faşizme tek yönlü bakılmaz, tek “taraf”tan karşı çıkılmaz. Yani Esayan’ın ve gazetesinin bir mücadelesi olduğu belli de böyle hükümetin yanında neyin, ne şekilde mücadelesi, hem de 1 Mayıs’ın hiçe sayması karşısında biraz huzursuzluk duymadan, anlamak zor..

Önemli olan sınırlar çerçevesinde yapılabilecekleri yapabilmektir. Esneklik katsayısı diye bir şey vardır fizikte, yani katsayı belli iken “açılım”lar nereye kadar... Sonuçta, bu yazının bir sınırı da olmalı, burada bitiyor.


Bora Ercan boraercan@yahoo.com
Odysseus Adaları'nın yazarı.