SİBER SEYİRCİ

_ Julia Wilson

Bu makale, postmodern film ve toplumsal kuramı kullanarak sinema seyirciliğinin yeni bir kuramını geliştirme çabasıdır. Seyirciliği dikkate alan çalışmaların çoğunluğu Freudçu ve Lacancı psikoanaliz etrafında toplanmaktadır. Laura Mulvey ve Cristian Metz gibi etkili kuramcıların sunduğu egemen psikanalitik modelleri sorunlu buluyorum. Çünkü içinde tuzağa düşürüldüğümüzü bilerek yanılsama ve ideolojiden kendimizi bir şekilde özgür kılabileceğimiz şeklindeki büyük modernist inanca çok ciddi olarak bel bağlıyorlar. Modernist varsayım, psikanalitik modellere çok güvendiği için tehlikelidir; sonunda daha geniş bir ölçekte yenmeye çalıştığı benzer sınırlamaları yeniden üretir (Shaviro, 1993: 12). Bu geniş ölçeğin, toplumsal değişim olanaklarını ve dünyayı tahayyül edebilmemize engel olacak şekilde, kuram alanında olduğu görülür. Psikanalizin en büyük başarısızlığı, Freud ve Lacan tarafından sunulan temel modellere yeterince meydan okumaması, bu nedenle belirli bir egemen anlama ve analiz formülüne bağlanmasıdır. Postmodern film kuramı ve seyirciliğine yönelik tasarı oluşturmak bu modellere ve formüllere meydan okumaktır. Bu görev, kimlik, görüntü, haz ve iktidarın temel tanımlamalarının yeniden sorgulanmasını gerektirir. Hal Foster, “Postmodernism: A Preface” adlı makalesinde, “Postmodernizm, geleneğin kökenlerine dönmekle değil, onu eleştirel olarak yeniden kurmakla ilgilenir. Kısacası, kültürel kodları sömürmek yerine sorgular, toplumsal ve siyasi ilhakları gizlemek yerine araştırır” diye yazar

Devamı...      

"AL ALTINA BİR MİNDER / YÜZÜNÜ BANA DÖNDER"

_ Pelin Özer

Şanslı gününüzdeyseniz, kış ortasında güneş parlıyorsa, bir de en önde yer bulmuşsanız Malatya Otogarı’ndan Elbistan’a giden yolda bütün heybetiyle dağları seyredersiniz. Öyle çok şey anlatırlar ki, iki saatlik yolun nasıl tükendiğinin farkına bile varmazsınız. Az önce uçaktan gördüğünüz, deftere işlediğiniz oyukları, kıvrımları, bir de dilimlenmiş kenarlarından dolanıyorsunuz şimdi. Virajları döndükçe, beden hareketlerine eşlik ederek eğilip doğruluyorlar. Ama otobüste deftere izin yok. Sarsıntı sizi engelleyerek uyarıyor, ne de olsa Nurhak’a yaklaştınız iyice: Şiirlerin deftere değil hafızaya işlendiği, telle dillendirildiği topraklara gidiyorsunuz. Burada başka türlü hecelemeyi öğrenmelisiniz. Her an farklı yüzlerle gözlerinizin içine bakan kayalardan toplayacağınız sözcükleri hafızaya dizmeniz, uzun uzun susmanız gerek. Dağın bu yüzünü görmemiş sözcüklerinizi suskunluğun sayfalarına daldırın şimdi.

Devamı...      

SINIRLAR, LİVANELİ VE ESAYAN

_ Bora Ercan

SINIRLAR, LİVANELİ VE ESAYAN Bora Ercan Şu günlerde hiç olmadığı kadar sınırlarla uğraşıyorum. Matematik bölümünü bitireli, limit, Ebas, Eküs problemlerini çözeli yıllar yıllar oldu, ama sınırlar döndü dolaştı yine beni buldu. Wittgenstein okuyorum dilin sınırlarında. Zen ile zihnin sınırlarında dolanıyorum. Elime ne zaman gazeteyi alsam, toplumdaki kötülüğün sınırları, bazı gazetecilerin yalakalıklarının sınırları, ekonomik krizlerdeki derinliğin sınırlarını ister istemez düşünüyorum. Bu ülkede, bunca şeye üç maymunu oynamadan tanık olmak kolay iş değil. İnsanın çok sağlam bir midesinin, sağlam bir başının olması gerekiyor, ağrıdan kıvranmamak için. Hele ki Türk solunun tarihi hayal kırıklıklarının, yenilgilerin, umutsuzlukların tarihiyse. Her ne kadar “mesele yenilmekte değil teslim olmamakta” dese de Nazım Hikmet, “umutlu olmak değil umut yaratmak zorundayız” dese de Behice Boran..

Devamı...      

YEDİ ANARŞİST GÜNAH - 5 : IRA

_ Can Başkent

Ulrike Meinhof ve Andreas Baader'in kurucuları olması nedeniyle Baader - Meinhof grubu olarak da bilinen RAF, Avrupa'nın en aktif devrimci silahlı örgütlerinden biriydi. Özellikle, Baader'in 1974'teki açlık grevi sırasında Jean-Paul Sartre tarafından ziyaret edilmesi, sonrasında Foucault, Deleuze ve Guattari tarafından da öyle ya da böyle desteklenmesi, Fransız entelektüel dünyası ekseninde ve sonrasında da sol camialarda gruba derin bir sempati beslenmesini sağlamıştır. Grup, 1998'de otuz yılın ardından kendini feshetmiştir. Bu romantik devrimcilik minvalinde, Meinhof'un en militan özdeyişlerinden biri hiç aklımdan çıkmıyor yıllardır, "Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı tercih ederim". Anarşist günahlardan biri olan kör şiddet, ya da öfkeye bulanmış reaktif eylemler, sadece politikada değil, sıradan yaşamın ufak detaylarında da kendini gösteriyor ister istemez.

Devamı...      

SUÇLUYUM

_ Gür Genç

Olay olduğunda ben henüz doğmamıştım. Sonradan duydum. Duyduğum kişi de bir başkasından duymuş. Kaynak kişi, katillerden birinin yakın akrabasıymış. Duyduğu suçluluğun yükünü, olayı tekrar tekrar anlatarak, hikayeleştirerek hafifletmeye çalışıyormuş. Gidip de Kayıplar Komitesi’ne olanları anlatamıyormuş, çünkü ona bunları anlatanı gammazlamak, milletine ihanet etmek istemiyormuş. Bu işin başına açacağı belalardan korkuyormuş. Bunu duyduğumdan beri, daha önce orda olduğunu bilmediğim bir kuyudan içeri düşmeye başladım... Savaştan önce, iki toplum arasındaki çatışmalar sürerken, Mesarya’daki köylerini terketmek zorunda kalıp Güney’e geçmeye çalışan dokuz kişilik bir gurubu (dördü kadın, üçü çocuk) durdurup, oraya kadar taşıma zahmetine girmesinler diye fazla derin olmayan kör bir kuyunun başına kadar yürütmüşler. Yalvarmalarına yakarmalarına aldırmada

Devamı...      

BİŞKEK ÇAĞRIŞIMLARI

_ Gül Büyükbay

Mihael, yoluma çıkan en ilginç karakter, sabaha karşı beni havaalanından karşılıyor, sonraki günlerde de fabrikaya götürüyor. O gece beni çok korkutuyor, çok üşüdüğümü, arabanın ısıtıcısını açmasını söylerken geceyarısı otoyolun ortasında durup ne diyorsun der gibi bakıyor. Ödüm kopuyor, muhtemelen sarhoş. Bir kaç gün sonra öğreniyorum ki aslında makine mühendisi ve hikayesi ne hikaye...Moskova Üniversitesinden birincilikle mezun olup Sovyet zamanı fabrikalarından birinin başına geçiyor. Devran fena dönüyor, işsiz ve parasız kalıyor, o günlerde şöförlüğünü yapan adamla karşılaşıyor. Adam ona yabancılara şöförlük işinde iyi para var gel çalış diyor. Bu macera da böyle başlıyor. Annesi Ermeni, babasi Yahudi, orada ötekinin ötekisi, bana üç tane tahtadan el yapımı konyak kadehi verdi hediye, ve karısıyla Türkçeden Dario Moreno’nun ''her akşam votka rakı ve şarap'' şarkısını söylerlermiş 70’lerde. Bol bol söyledik seyahat boyunca, diğerlerinin tuhaf bakışlarına aldırmadan. Mihael’e, yok artık samimiyiz Mişa’ya, San Fransisco sokaklarındaki adama benziyorsun dedim, elbette ki tanımıyor.

Devamı...      

MATTHEW SCUDDER: ESKİ POLİS, ESKİ ALKOLİK, ESKİ BABA YENİ DEDEKTİF

_ Haluk Kalafat

“Ölmenin Sekiz Milyon Yolu”, “Ölümün Ortasında”, “Bir Dizi Ölü Adam”, “Şeytan Biliyor ki Ölüsün”, “Cinayet ve Yaratma Zamanı”… Birer roman adı olarak arka arkaya sıralandığında bu kitapların birer polisiye olduğunu anlamamak mümkün değil. Lawrence Block’tan haberdar olan ve onun Matthew Scudder serisini okuyanlar için açıklamaya gerek yok. Romanlarının adlarının çoğunun cinayete ve ölüme göz kırptığı, Matthew Scudder serisinin türü için polisiyeden çok cinai roman demek daha doğru olacak. İngilizce’de “murder mystery” olarak adlandırılan bu türe, bizde cinayet romanı da deniyor. Polisiye türünün bir alt başlığı sayılabilir ya da onunla birebire aynı anlama geldiği söylenebilir. Cinai romanların konuları bir ya da birden fazla cinayet ve bunların profesyonel ya da amatör bir dedektif tarafından çözülmesidir. Matthew Scudder’ın maceraları bu tanıma tam uyuyor. Çünkü onun nezdinde suçun ve cezanın tanımı genel beşeri tanımlara pek uymuyor. Affı olmayan suç cinayet. Scudder ile tanıştığımız ilk kitap, onun suç ve ceza üzerine bir iç hesaplaşması olarak değerlendirilebilir. Babaların Günahları, katil hiç beklemediğim biri çıktı, türünden sürprizli bir polisiye değil zaten.

Devamı...