MANCHESTER GÜNLERI BAŞLARKEN

_ Bora Ercan




Aslında bir bellek yoklaması bu yazı. On yıldan fazla zaman geçmiş üzerinden. Nereden aklıma geldi bunları yazmak bilmiyorum, belki de 10 yıldır öyle dönüp duruyordu bir yerlerde, kağıda dökülmek için sızlanıyordu...

Eylül’ün ortalarıydı Manchester’a vardığımda. İlk izlenimlerim Ankara’ya benzemesiydi. Değil mi her ülkenin bir İstanbul’u, bir İzmir’i bir de Ankara’sı vardır; İngiltere’nin de İstanbul’u Londra, İzmir’i de Liverpool olsa gerek...



Manchester bir üniversiteler kenti. Şehirde dünyaca isim yapmış UMIST (The University of Manchester Institute of Science and Technology, The Manchester Üniversitesi gibi okullarda yine dünyanın neredeyse her yanından öğrenci ve akademik personel bulunuyor. Bir de şehrin merkezinde Kızılay meydanı gibi bir meydan. Bunlar bile Ankara’ya benzetmem için yeterli, belki de bundan dolayı ben daha çok İzmir’den Ankara’ya ilk gittiğim günlerdeki ruh halindeydim. Eylül sonlarında İzmir’de daha yaz yaşarken Ankara’da serin bir havayla karşılaşırdım, dudaklarım kurur, çatlardı. Eh, Manchester’da da tipik bir kuzey havası, yani yağışlı bir hava vardı. Bunların yanında, tabii en önemlisi yeniden başka zorluklarla karşılaşmaktı. Yabancısın, kimseyi tanımıyorsun, kalacak yer henüz ayarlanmamış, para sınırlı, Mancunian, yani Manchester aksanı denilen dili anlama çabası, sanki F vereceklermiş gibi gramer hatası yapmadan İngilizce konuşma işleri....

Bütün bu zorlukların üstesinden düşünülemeyecek kadar kısa bir zamanda gelmiştim. Bunda, şimdilerde daha iyi ayrımsıyorum, politik aktivistliğimin rolü yadsınamaz. Orada da Amnesty International’a üye olmuş, solcu öğrencilerle, özellikle de İtalyan ve Yunanlarla arkadaş olmuştum. İşin ilginç tarafı yine Yunan ve İtalyanlarla giyimlerimiz, tarzlarımız benziyordu. İngilizlerse gerçekten çok farklıydı. Bu, biraz da Ankara’ya ilk gittiğimde, koşullar ve ortak kaygılar gereği, doğal olarak  benim gibi dışardan gelenlerle arkadaş olmama benziyordu. 

Kayıtlar esnasında verilen okula hoşgeldin paketi de ilginçti. Paketin içinden bir sürü ıvır zıvırla birlikte kondom da çıkmıştı. Meğerse okulun açılmasından 5-6 hafta sonra kürtaj ve düşük oranlarında gözle görülür bir artış oluyormuş. Tabii bu noktada Mancester Üniversitesi’ni ODTÜ ile karşılaştıramayız, kimse bize kondom vermemişti!

ODTÜ’de de dönem eylemlerle açılırdı. Manchester Üniversitesi’nde de okulun başladığı ilk günler paralı eğitime karşı bir takım broşür dağıtmalar ve imza kampanyaları gibi eylemler vardı. ODTÜ’deki kitlesel eylemler, jandarmayla karşılıklı güç gösterisi, yarın devrim olacakmış gibi ruh halleri tabii ki Manchester’da yoktu. Akşam okul partileri dolup taşarken “free education” sloganı atan bizler çok cılız ve açıkcası komik kalıyorduk. Zaten çevrede ne polis vardı ne de asker. Adrenalin düzeyi de sıfırın altındaydı. 3. Gün eyleme canlılık katmak amacıyla yürüyüş bölümü başladığında çevrede birkaç polis görmüş, biraz gerilmiştim. Zaten yabancısın, bir de sınır dışı edilmek de var gibi senaryolar kafamdan geçiyor, ama kendimi olayın dışına alamıyordum. Meğerse polisler bize yardımcı olmak ve trafiği düzenlemek için oradaymışlar, sağolsunlar, sonradan tanıştığım bir polis de şiddetten nefret ettiğini söyleyerek beni şaşırtmıştı.Malum polislerin bellerinde tabanca bile yoktu. Biz ki ne tüfeklerin, ne dipçiklerin gölgesinde sloganlar atmıştık zamanında... Böylece eylem canlılık kazanmıştı, yolun kenarında ilerlerken kortejden bir grup işgal kararı aldı, idari binalardan biri işgal edilecekti. Bu noktada binanın önüne gelindiğinde polis sayısının biraz daha arttığını gözlemledim. Fakat işgalci grup sayıca azdı, yeterli destek bulamadıklarından işgal gerçekleşmedi.  

İlgisiz gibi görünen bir çıkma yapayım burada: Benim Türkiye’de hiç polis arkadaşım olmadı, kimse beni bir polisle tanıştırmadı, dolayısıyla polis arkadaşı olan bir arkadaşım olmalı. Dolayısıyla, bilemiyorum belki bizde de insan dövmekten haz etmeyen polisler de vardır belki!

Konumuza dönelim hemen ve gel zaman git zaman eylemlerin yoğunluğu ve enerjisi ders yükünün artmasıyla azaldı, bu arada tabii çılgın partiler azalmadı. Biz meğer ne çok ders çalışırmışız onu fark ettim. Okulun kayıtlı öğrenci topluluklarından Amnesty International toplantılarıysa devam etti, zaman zaman Tibet’e Özgürlük etkinlikleri düzenlendi. Öğrenci birliği ve yabancı öğrenci birliği seçimleri yapıldı...
Ülkede herhangi faşist saldırılar olmadığından, ve politik düzenlilik soğukkanlılıkla devam ettiğinden ülke gündemiyle bağlantılı eylemler de olmadı hiç. Gerçi ben gitmeden önce IRA ünlü bombalarından birini Manchester’da patlatmış, şehrin merkezini yerle bir etmişti. Bu eylemde kimsenin burnu bile kanamamış, bombalar patlatılmadan önce haber verilmiş ve her yer boşaltılmıştı. Böyle bir muasır medeniyet seviyesini saygıyla selamlıyorum. Daha da önemlisi bu bombalamalar toplumda ve devlette paranoyaya yer vermemişti. Gerçi El Kaide’den sonra paranoya düzeyinin değişmediği pek iddia edilemese en azında günlük yaşamda polisler her köşe başında sizi durdurup kimlik sormazlar!

Bizim okullarımız daha uzun süreli. Hazırlıktı, dönem uzatmaydı, yurtta kaldıktı derken birbirimiz arasındaki iletişimimiz, etkileşimimiz şüphesiz daha yoğun. Proje hazırlarken sabahlara kadar çalışılan, filan döneminde eskilerin deyimiyle sürmenaj olana kadar çalışılan pek bir ülke yok dünya yüzeyinde. Böyle olunca özellikle aileden uzakta yaşayanlar arasındaki bağlar, her ne kadar oda ve ev arkadaşlarımızla sorunlar yaşasak da güçlüdür. Böylesi geleneklerin oluşması, aktarılması her ne kadar günümüzde romantik düzeyde kalsa da yakın geçmişte yoğun olarak deneyimleniyor, yaşantılandırılıyordu. Şimdi bunu daha çok tarikatçılar yapıyor... İngiltere’de ise üniversiteler üç yıl, öyle yurt odasında koğuş usulü kalmak gibi bir şey yok. Ekmeğini paylaşmak diye bir şey zaten öğretilmemiş. Kısacası bir İngiliz’in öyle Hasan Hüseyin’in şiirinde dediği gibi “Pankartlı yürüyüşlere ve halaylı grevlere katılmak,” gibi bir durumu da doğal olarak yok. Elbette kimsenin hakkını yemeyelim. Özellikle Manchester’ın maden ve sanayi kenti olması nedeniyle işçi mücadelesinde önemli bir yeri var. Lakin, artık kurumlar oturmuş, heyecan duyulacak bir şey de kalmamıştı. Gerçi şu son ekonomik kriz belki bir şeyleri değiştirmiştir. Belki de eylemler daha kitleseldir, Marks’ın kitaplarının basım sayısı artmıştır, başka bir heyecan vardır, bilemiyorum.


Bora Ercan boraercan@yahoo.com
Odysseus Adaları'nın yazarı.