FABRİKADA YAŞAM ; SINIF, GREV, SENDİKA SÖZCÜKLERİ ÜZERİNDEN ANLAM DÜNYALARI

_ Gül Büyükbay

400 kişilik bir fabrikada çalışan ve genelde dindar bir yapıya sahip işçilerin, gündelik yaşamlarını ve dillerinde “Sınıf”, “Sendika”, “Grev” , “Tuzla’ daki iş kazaları” kavramlarını nasıl anlamlandırdıklarını araştırdım. Nicel ve pozitivist değil , Nitel, yorumsamacı (Interpretative) bir yöntem kullandım.Zaman zaman eleştirel bir yöne doğru da kaydığım söylenebilir. Anlam dünyalarına kendi anlam dünyam eşliğinde ve nedensellikleri de sorgulayarak ve empati kurarak ulaşmaya çalıştım. Görüştüğüm insanlarla beş yıldır aynı çalışma mekanını paylaşmış olmak zaman zaman söylem analizi, semiyotik ve psikanalize başvurduğum bu çalışmayı -Yorumlamak için yeterli lexicon’ a (kültürel bilgi) ye sahip olduğumu varsayarsak- etnometodolojik yapabilir

Devamı...      

GEWERKSCHAFTSENTWICKLUNG IN GROSSBRITANNIEN UND DEUTSCHLAND, EINE QUALITATIVE ANALYSE

Ramona Brotschi, Can Büyükbay, Markus Kindler

Ohne Ergebnis ist am Mittwochnachmittag die erste Tarifverhandlungsrunde für die 60.000 Beschäftigten der Lufthansa am Boden und in der Kabine zu Ende gegangen.“ (Reutter 2008) teilte ver.di, die Vereinte Dienstleistungsgewerkschaft in Deutschland, in ihrer Pressemitteilung vom 4.Juni 2008 mit. ver.di ist der Meinung, dass das erste Angebot der Arbeitgeber zu tief ist. Es wird deshalb ein weiteres Treffen anberaumt. Nebst der Lohnfrage zeigt sich die Lufthansa zudem bereit, über einen Ausbau der Ergebnisbeteiligung der Arbeitnehmer zu verhandeln. Obschon in diesem Fall die Tarifverhandlungen (nur eine mögliche Form der Beziehungen zwischen Gewerkschaften und Arbeitgebern auf dem Arbeitsmarkt) noch nicht erfolgreich abgeschlossen sind, impliziert diese Meldung doch, dass den deutschen Gewerkschaften ein nicht unbedeutender Einfluss auf die Löhne der Arbeiter zukommt.

Devamı...      

A’DAN X’E... Z’DEN B’YE... MÜZİKLİ BİR JOHN BERGER OKUMASI

_ Zelda Capulet

“Geçen sene, Suse kasabasının kuzeyindeki tepelere inşa edilmiş, yüksek güvenlikli yeni hapishane açıldığında, şehir merkezindeki eski hapishane kapatıldı ve terk edildi. Eski hapishanedeki 73 numaralı hücrenin son sakini, ranzanın karşısındaki duvara mektup gözleri yapmıştı. Boş Marlboro kartonlarından yaptığı rafı, koli bandıyla sıkı sıkı duvara yapıştırmıştı. Her bir göz birkaç oyun kâğıdı destesi alabilecek büyüklükteydi. Üçünde mektup tomarları bulundu...” Diye başlıyor John Berger, bu mekansız, zamansız, ülkesiz mektuplaşmalar için sözlerine... Ardından sözü, A’ya bırakıyor; bedeninin her kıvrımında, zihninin her köşesinde X’e duyduğu hasreti hisseden A’ya... Bugün yada geçmişte ve hatta dünya böyle olduğu sürece gelecekte; dünyanın her hangi bir yerinde ve sanki her yerinde; çatılarında bombaların patladığı, sokaklarında panzerlerin gezdiği şehirlerde, çocukların öldüğü, kadınların ağladığı evlerde, insanların sırra kadem bastığı sokaklarda, dövüldüğü, sövüldüğü zindanlarda her yerde ve tüm zamanlarda yapılabilecek mektuplaşmalar bunlar... Donuk ekranlara yazılan, sanal çöp kutularında yok edilen cinsten değil; sararan, solan, zamanın, toprağın, kanın, terin kokusunu alan kağıtlara yazılan cinsten mektuplar...

Devamı...      

MANCHESTER GÜNLERI BAŞLARKEN

_ Bora Ercan

Manchester bir üniversiteler kenti. Şehirde dünyaca isim yapmış UMIST (The University of Manchester Institute of Science and Technology, The Manchester Üniversitesi gibi okullarda yine dünyanın neredeyse her yanından öğrenci ve akademik personel bulunuyor. Bir de şehrin merkezinde Kızılay meydanı gibi bir meydan. Bunlar bile Ankara’ya benzetmem için yeterli, belki de bundan dolayı ben daha çok İzmir’den Ankara’ya ilk gittiğim günlerdeki ruh halindeydim. Eylül sonlarında İzmir’de daha yaz yaşarken Ankara’da serin bir havayla karşılaşırdım, dudaklarım kurur, çatlardı. Eh, Manchester’da da tipik bir kuzey havası, yani yağışlı bir hava vardı. Bunların yanında, tabii en önemlisi yeniden başka zorluklarla karşılaşmaktı. Yabancısın, kimseyi tanımıyorsun, kalacak yer henüz ayarlanmamış, para sınırlı, Mancunian, yani Manchester aksanı denilen dili anlama çabası, sanki F vereceklermiş gibi gramer hatası yapmadan İngilizce konuşma işleri....

Devamı...      

KAMUSAL VERİNİN PARÇALANMIŞ SERBEST SALINIMI

_ Mustafa Ercan Zırh

İnternet, bütün noktaları (node) doğrudan birbirine bağlanabilen, kullanıcıdan kullanıcıya aktarıma (peer-to-peer) ve geçişli şebeke modellerine olanak sağlayan bir yapıdır. Buna karşın, sayısallaştırılmış veriye tek bir merkezi kaynaktan erişilen sunucu tabanlı ağlar yaygınlığını korumaya devam ediyor. Sunucu tabanlı ağ modeli içerisinde veriye sadece sunum yapıldığı sürece erişebiliyoruz. Veriye erişimi sürekli kılmak için onu özelleştirmemiz, özel alanınıza taşımamız gerekiyor. Oysa, bu özelleştirme çabası, İnternet’in doğası gereği bize sunduğu imkanlardan faydalanamamak anlamına da geliyor. Veriyi arşivlemek için, özel alan olarak önce manyetik bantlar daha sonra optik diskler kullanıldı. Günümüzde ise kapasitelerinin ve taşınabilirliklerinin gelişmesiyle sabit diskler tercih edilmeye başlandı.

Devamı...      

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI VE BİZLER

_ Bora Ercan

Dünya yüzeyinde vatandaşıyla bu kadar yüzgöz olan pek az ülke var, ülkemiz de bunlardan biri. Bizler, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak devletimizin sürekli gözetimi ve yönlendirmesi altındayız. Devletimiz vatandaşının giydiğine, yediğine, içtiğine, diline, yazısına sürekli müdahale eder. Bu, ben bildim bileli, babam kendisini bildi bileli de böyle, çocuklarım için durumun farklı olacağına dair bir işaret de yok! Devletimizin ideal insan yetiştirme projesi de bu bitmeyen süreçte meyvelerini veriyor tabii: Gün geçmiyor ki bir mahalle kavgasında, köy baskınında, töre ve namus cinayetinde, siyasi terörde, trafik teröründe insanların öldüğü, öldürüldüğü gazetelere, televizyonlara yansımasın. Yıllardır önü alın(a)mayan bütün bu sorunlar dururken, sorun bile olamayacak konularda devletimizin büyük bütçesi, binlerce çalışanıyla temel kurumlarından biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çeşitli konulardaki görüşleri de gündeme yansır. Bunlardan biri zaman zaman gündeme gelen halkın saf duygularıyla “Telli Baba”larda sorunlarına medet umması.

Devamı...      

GİT DERGİSİNİN 100. YILI

_ Bora Ercan

1990’lı yılların ortalarıydı (yaş ilerledikçe zaman mevhumu böyle belirsizleşiyor işte, 20.yüzyılın sonlarıydı da denebilirdi mesela...) O zamanlar gazete bayisine gidip doğru düzgün dergiler bulmak mümkündü. En azından gazetecinin raflarında yer alan rengarenk kapaklar ve yabancı isimlerin arasında insanın beyni dönmezdi. Git ile karşılaşmam da öyle oldu. Leman’a, Limon zamanlarından aşinaydık, ama nedense Git’in çıkışını Leman’dan öğrenmemiştim, belki de o sıralar Leman okumayı aksatmıştım, anımsamıyorum. Yani, tamamen bir rastlandıydı Git ile karşılaşmam. Dergiyi görür görmez aldım ve okudum. O sıralar ben de yol hazırlıkları yapmaktaydım. Dili, söylemi, tasarımı, yaklaşımı bana yakın gelen bu dergi için yol dönüşü yazmaya başladım. Sonra benim uzak diyarlarda yaşamaya başlamam nedeniyle ilişkimiz koptu. Kürkçü dükkanına yeniden hem de merkezden giriş yapınca kaldığımız yerden başladı ilişkimiz. (Erkekler genelde böyledir kırk yıl görüşmeseler de samimiyetlerini yitirmezler.)

Devamı...