A PASSION FOR DISAPPEARANCE

_ Victoria Z. Alexander

Her second book of images Still: Oceanscapes presents a series of 60 images of the ocean (and sky) taken from one vantage point across a span of seven years (2000-2007). The collection possesses a deeply contemplative and often painterly quality. The images are made both for the artist herself ["my photographs have always been for myself and my work sustains me"] and an audience. They record a relationship between the inner world of an artist and one fixed point in her outer world. We can share these images to the extent that we can replace her inner world with our own in relation to the sea and sky and the place where they meet. As with Rothko's later canvases, while these photographs will never mean to us what they do to their maker, the meeting of inner and outer worlds is otherworldly (see especially images 7, 9-10, 22-25, and 46). This effect is only enhanced by the fact that the images are taken in the crepuscular period from just before sunset until just after sunrise. Bloomfield's photographs are the record of many lonely night observances during which she attempted to understand her own creative process: "My art is how I process my life" (130).

Devamı...      

GERÇEKÇI TOPLUMSAL BİLİMLER İÇİN GÖRÜŞLER VE ÖNERİLER

_ Ulas Basar Gezgin

1) Tutumyapısal belirlenimciliğin (ekonomik determinizm) (TB) saygınlığını geri vermek: Günümüzde toplumsal bilimciler arasındaki yaygın kanı, tutumyapının diğer toplumsal yapıları belirlediği biçimindeki görüşü kaba bulup reddetme. Bu çoğunluğa göre, açıklamalarını TB'ye dayandırmak, kaba marksçılık, hatta 'kazma solculuk' belirtisidir (hatta büyük toplumbilimcilerimiz, bu 'kaba insan'larla dalga geçmekten çok hoşlanırlar) ve kimlikler, tutumyapıdan daha önemlidir. Oysa, özellikle toplumbilim öğrencileri içinde ezici çoğunluğa sahip bu görüş, tam da egemen düşünyapının (ideoloji) ürünüdür. Egemen düşünyapı, tutumyapısal nedenleri önemsizmiş gibi göstererek, din, milliyet, gelenek vb. görüngüleri daha önemliymiş gibi öne sürüyor. Böylece, insanların sömürüldüklerini unutmaları isteniyor. Bu yanlış bilinç ('bilinç' denebilirse), tarihi soyut bir demokrasi mücadelesine indirgiyor ve burjuvaziyi bu mücadelenin motoru yapıyor. Oysa, ABD'ye gizli üsler verecek ve göçmen gemilerini batıracak çaptaki Avrupalı demokrasi kırıntılarının, işçilerin ve muhaliflerin mücadelesinin bir ürünü olduğu unutuluyor. Laiklik tartışması da, bu açıdan, tümüyle yanlış bir yönden değerlendiriliyor: Laikliğin çıkışı, çağdaşçı devletin ders kitaplarında okutulduğu gibi bir düşünce tarihi konusu değildir. Laik görüşlere sahip düşünürler, tarihte her zaman vardı.

Devamı...      

ALL IS NOT AS IT APPEARS: THE PAINTINGS OF EDWARD HOPPER

_ B. Gerry Coulter

Lisa Yuskavage (47) is an American painter from Philadelphia who took her MFA at Yale in 1986. Since the early 1990s she has enjoyed increasing success in the art world: several solo shows in prestigious venues in recent years; her works reside in top collections (including MOMA, New York); and recently her paintings have topped the one million dollar mark at auction [The work Honeymoon (1988), sold for $1,024,000 at Sotheby's (New York) on May 10, 2006]. By any reasonable standard for "art world success" Yuskavage's star shines bright. I think her work is a success which is very much deserved as much for the discussions it has generated as for what is skillfully enacts on its canvases (oil on linen). The "truth" about the art of Lisa Yuskavage is that there is no one "True" way to read it. Her ambiguous work generates multiple and intersecting interpretations simultaneously. It seems that no one who is exposed to her art is left without an opinion and I am no exception. This is precisely the strength of her work - it accomplishes one of arts most vital functions - it forces us look at it from more than one viewpoint. At a time when so much contemporary art fails to spark thoughtful dialogue Yuskavage makes paintings that tell us a great deal about ourselves. What I (or you) think about her art says as much to the world about ourselves and our limitations as it does about what she paints. This essay is the result of my own examination of her art and how its thought provoking nature speaks so well to our time.

Devamı...      

TÜNEL: 133 YILLIK İSTANBULLU

_ Haluk Kalafat

Karaköy'den Beyoğlu'na en kısa zamanda nasıl gidilir? Tam 133 yıldır bu sorunun cevabı "Tünel'le"dir. Karaköy'den Tünel'e binerseniz 90 saniyede Beyoğlu'nun Tünel Meydanı'nda olursunuz. Bindiğiniz vagon yolun tam ortasında yukarıdan kalkan diğer vagonla karşılaşır, o vagondakiler de Karaköy'e 90 saniyede varırlar; çünkü Tünel'deki vagonlar asansör sistemiyle çalışıyor. İki vagonu birbirine bağlayan halat, yukarıdan aşağıya inen vagonun diğerini çekmesini sağlıyor. İtiş gücünün geri kalanını Beyoğlu istasyonundaki motor sağlıyor. Kısacası Tünel taşımacılığı iki durak arasındaki büyük kot farkını kullanarak enerjiden tasarruf ediyor.Zaten Tünel'in fikir babasını bu projeye yönlendiren de bu kot farkıydı. 133 yıl önce hayalperest bir mühendis Galata'dan Pera'ya ulaşmak için dik bir yokuşu oflaya puflaya çıkarken, "Bunun kolay bir yolu olmalı," diye düşünmeseydi, büyük ihtimalle dünyanın en eski üçüncü yeraltı taşıma aracına sahip olmayacaktık.Hayalperest olduğu kadar inatçı bir girişimci olan bu mühendisin adı Eugene Henri Gavand'dı. Yıl 1867'ydi. Kentin iki önemli merkezi olan Galata ile Beyoğlu arasındaki tek bağlantıyı sağlayan yokuş ise Yüksekkaldırım'dı. Gavand mühendise yakışır bir ruh haliyle, turistik gezi için geldiği İstanbul'da, günlerini Yüksekkaldırım'da yolun eğimini, günde ortalama kaç kişinin bu yokuştan inip çıktığını, tünelin geçebileceği en uygun hattın neresi olabileceğini bulmak gibi teknik işlerle geçirdi.

Devamı...      

SANATIN SIRLARI... Ezoterik Düşünceler ve İmgeleri Üzerine

_ Kubilay Akman

İnsanoğlu, bir ayağı somut yaşamın somut mevzuları ve alanlarındayken, bir ayağıyla da gizemli topraklar üzerinde yer alır. Gündelik yaşamların yeniden-üretimi sürecine, gizemden ve sırdan azade reel yaşamlara rağmen, on binlerce yıldır süren ezoterik gelenekler, gizemli bilgiler ve söylemler bugünün modern dünyasına ulaşmıştır. Modern olan aslında ne kadar "modern"dir, moderniteye içkin başka gizemler ve "karanlık" bölgeler yok mudur, bu ayrı bir tartışmanın konusudur. Toplumsal hayat, anlam katmanları halinde tezahür eden metinler gibidir ve bizler onu durduğumuz yere, baktığımız açıya göre yorumlarız. Metin yorumlamak dendiğinde akla ilk gelen ekol ise Hermenötik (Yorumbilgisi) ekolüdür ve Gadamer'in temellendirdiği bu yaklaşım dahi etimolojik olarak bakıldığında Antik Yunanlıların Mısır'dan devraldıkları Tanrı Hermes inancına kadar uzanır. Hermetizmde, simyacılıkta, çeşitli ezoterik geleneklerde ve düşünce tarihinin bugün belki adını bilmediğimiz, ama mutlaka etkilerine maruz kaldığımız birçok ekolünde bir tür "evrensel bilgi"ye inanılmış, kâinatın sırlarına vakıf bir "bilgelik"ten feyiz alınmıştır. Toplumlar, hiçbir bilgiyi mutlak anlamda saklayamazlar. Bir yönü ile saklı olan başka bir yönden, başka kanallarla ifade edilmektedir. Burada kriptoloji devreye girer. Gizli düşüncelerin, henüz yeterince olgunlaşmadığı düşünülen kulaklara göre olmayan görüşlerin anlatımı şifreli imgeler, semboller ve ezoterik göstergelerle gerçekleşir.

Devamı...      

RAFAEL OLMAK

_ Can Başkent

Carla Bruni'yi ünlü yapan evliliğinin dedikoduları çıkmadan önce tanıyanlar Carla'nın hareketli aşk yaşamını bilir. Allahın cezası Sarkozy ile evlenmeden önce, imrenilesi heyecanlarla (tamam, baba George Bush ve Donald Trump hariç) dolu aşk hayatı olan Bruni, bunu elbette de şarkılarına da yansıtmıştır. Bruni'nin poliamorik aşk hayatının, belki de en meşhur aktörleri Enthoven'lar olmuştur. Bruni, Paris'in ünlü yayınevlerinin birinde editörlük yapan meşhur entelektüel simalardan Jean-Paul Enthoven ile birlikte yaşarken Jean Paul Einthoven'ın oğluna aşık olur. Fransızca profesörü olan Raphael Einthoven ise o günlerde ünlü felsefeci Bernard-Henri Levy'nin kızı romancı/yazar Justine Levy ile evlidir. Carla'nın bu ilişkiden, Aurelien adında bir oğlu olur 2001 Temmuzunda. Carla ve Rafael'in ilişkisi nedeniyle, Justine, Rafael'den ayrılır ve bu ilişki Justine Levy'nin kitabı Rien de Grave'e ilham verir ve sözü edilen kitapta, Bruni kötü kadın olarak tasvir edilir. Elbette, Carla Bruni, Rafael Einthoven ile olan ilişkisini böyle kötü bir şekilde anmaz. Bruni'nin güzeller güzeli albümü "Quelqu'un m'a dit"in ikinci şarkısının adı Raphael'dir. Sözü edilen şarkıda, Carla, Rafael'den bahseder: "Mais c'est un diable de l'amour" ("ama işte bir aşk şeytanı!").

Devamı...      

NECEFLİ MAŞRAPA YA DA OSMAN OLMUŞ ŞİİRİ BİR DE KAYITLARIMIZI İSTİYORUZ

_ Bora Ercan

Osman Olmuş'un uzun yıllardan sonra tarafımdan beklenen (başka kim şiir kitabı basılsın diye bekler, iki adım öne!) kitabı Kuduruk Kalpler Malikanesi Ekim 2008'de Yasak Meyve Yayınları tarafından basıldı. Zeka, dil oyunları, dürüstlük, tarih, felsefe ne ararsan var Osman'ın şiirinde. Bunlardan en önemlisi de bir şiir okunduğunda Osman'ın şiiri olduğunun anlaşılması. Osman zor bir adamdır. İçince de bu zorluk n katına kadar çıkabilir. Şiirinde de söz ettiği gibi kalbini kırmadığı insan azdır. Kalp kırmayacağım diye uğraşacağına insan, şiir yazmak için uğraşsa ya! Kitapta, Şuppiluliuma'nın Şıpsevdaları adlı şiirin son dizesi "-nah! O unutamadığımız necefli maşrapa!" İşte, beni alıp uzak diyarlara götürecek olan sihirli sözler! Necefli maşrapa bir arkeolojik nesne olmasının ötesinde anlamlar taşır bende. Değil ki çocukluğumuzun televizyonunda arıza zamanlarında "ekram koruyucu" olarak çıkar, çok çok ötesi...Efendim şimdi görselliğin dibine vurmuş durumdayız. Hepimizin dijital fotoğraf makinaları var. Benim bile var: Osman Olmuş verdi! Eli olan resim çekiyor. Tutarsa, tutmazsa, sileriz nasıl olsa. Zamanında öyle miydi? Babalarımızın, annelerimizin özene bözene giyinip fotoğrafçıya çektirdikleri resimler birer nostalji malzemesi şimdi. Sen çok yaşa Orhan Pamuk, Türkiye günahlar ve suçlar açıkhavamüzesi sen yazdın ve yaptın Masumiyet Müzesi...

Devamı...      

KLİMANJARO'NUN ZİRVESİNE DOĞRU 'POLE POLE...'

_ Beste Dolanay

Sabah, Tanzanya'nın üçüncü büyük şehri ve turizm merkezi olan Arusha'da, önümüzdeki bir haftalık Klimanjaro dağı tırmanışımız için tüm hazırlıkları yaptıktan sonra, Birleşmiş Milletler'in bu şehirdeki Doğu Afrika Ana Merkezi'nde gerçekleşen Rwanda ile ilgili halka açık mahkemelerini (United Nations Criminal Tribunal for Rwanda) seyretmeye gittik. Birkaç saat duruşmaları seyrettikten sonra, duyduklarımızdan çok etkilenip, Rwanda'da insanlığa karşı yapılan zulüm konusunda düşüncelere dalarak, Klimanjaro maceramız başlamadan bir gece önce dağın eteklerinde kalacağımız otele doğru yola çıktık. Ancak, otele 1 km. kala, tıka basa eşya ve yiyecek yüklü minibüsümüzün lastiği patladı! Uzunca bir süre muz ağaçları (ormanları demek daha doğru olur) arasında, çevrede sadece birkaç ev ve insan bulunan yolun kenarında bekledikten sonra neyse ki rehberimizin ayarladığı bir kamyonetle otele gitmeyi başardık... Burada herkes o kadar sakin ve biraz da tepkisiz ki, Aslan Kral çizgi filminde de bir şarkıda kullanılan 'Acuna Matata' (merak etme, endişelenme) mantığına 20 gün kaldığımız bu ülkede her yerde rastladık. Özellikle de, Klimanjaro'nun görkemiyle başa çıkıp, zirveye 5 yıldır yaklaşık 240 kere çıkmış ve bu zorluğu alt etmiş biri olan rehberimizde var bu sukünet.

Devamı...      

SİZ HİÇ İŞKENCEDE ÖLDÜNÜZ MÜ?

_ Devrim Güven

Siz hiç işkencede öldünüz mü? Ölmediniz. Yaşıyorsunuz. Allah uzun ömür versin. Yaşamak güzeldir her türlü. "At kıçında sinek gibi" de olsa güzeldir. Dil ne büyük bir boyuncu değil mi? Bakın işkencede ölmekten söz ediyoruz. Yani işkence görüyorsunuz ve ölüyorsunuz. Bunun adı edilgen çatı dilbigisinde. Hani "cam kırıldı," gibi, kıranın önemi yok. İşte böyle, işkencede ölür insanlar bu ülkede, öldürülmezler! Kana doyamadılar. Onyıllardır kıra döke öldüre yok da edemediler; azalttılar şimdilik, korkuttular şimdilik, sindirdiler şimdilik. Zihinleri allak bullak ettiler. Ataol Behramoğlu'nun Cellat Uyandı adlı kısa şiirindeki cellat sözcüğü yerine kimin gelmesi gerektiğini siz anlarsınız: Cellat uyandı yatağında bir gece/"Tanrım" dedi "Bu ne zor bilmece:/Öldükçe çoğalıyor adamlar/Ben tükenmekteyim öldürdükçe..." Televizyonda milyonlarca gözün önünde 1 Mayıslar'da bunları yapanlar kapalı kapılar ardında neler yapmaz? Yapıyorlar da. Sonuç sakatsınız, ölüsünüz, hastasınız... "Beni öldürmeyen şey beni güçlü yapar," der ya Nietzsche, geçerli değildir bu söz işkence için. İşkencenin iç ve dış yaraları düzelmez. 12 Eylül'den sonra Diyarbakır Cezaevi'nde bazı mahkumlar delirmişler, öldüklerini zannedip cehennemde olduklarını sanıyorlarmış...

Devamı...