PAINTING AS A RADICAL ACT: ENRICO BAJ AND JEAN BAUDRILLARD

_ B. Gerry Coulter

Only painting which itself succeeds in beings a monstrous act succeeds in resolving and in reabsorbing the monstrosity of our lives, only painting that succeeds in becoming a mythic operator also succeeds in resolving the monstrosity of the social and of the social order, and in this Baj's painting succeeds admirably (Baudrillard, 2001). The Italian artist Enrico Baj, who died in 2003, was a truly radical artist - not simply in terms of his adherence to a "critical" politics (his subject matter), but in his use of materials. Baj is also interesting because he was one of a very few contemporary artists who appealed to Jean Baudrillard. We owe a debt in the English speaking world to Gary Genosko, who, in his The Uncollected Baudrillard, found two almost unknown papers in which Baudrillard's thought and Baj's painting meet (see Baudrillard 2001 and Baj 2001). In this essay I revisit these encounters, alongside of images of Baj's art, in order to explore the radicality of his painting. Constellated with festoons, decorations, starry fragments of mirror, and scattered signs, these paintings display Baj's virtuosity. He plays with these signs at random, endowing them with some of the humour and freedom they have lost in being used as signals.

Devamı...      

"KÖK SALMAK" YA DA "SALMAMAK"...

_ Karakök Otonomu

Geçen yıl (2007) Mayıs ayında, İzinsiz Gösteri'nin 139. asal sayısında Karakök Otonomu'nun kuruluş prensiplerine ve topluma, siyasete ve kültüre genel bakışına dair metni yayınlanmıştı. O günden bugüne bir yıldan biraz fazla bir süre geçti ve bu kısa süre içinde Karakökçü çalışmalar çok yol kat etti. Otonom, bir gruptan, içiçe geçmiş, sarmallanmış birçok otonoma dönüştü. Deleuze'ün bir kavramıyla karşılaştırılacak olursa, Karakök tam da "köksap" (rhizomatic) niteliği gösteren; ağaç gibi tek merkezli-tek köklü olmayan; anti-hiyerarşik ve anti-otoriter bir tarzda toplumu oluşturan gözeneklere doğru yayılan bir yapı, ya da "karşı yapı" olarak ortaya çıktı. Bugün İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde; Anadolu'nun farklı yörelerinde ve Avrupa'da Türkçe konuşan azınlıkların arasında Karakökçülerin çalışmaları sürüyor. Son bir yıl içinde Karakök Otonomu, toplumun vijdanının titremesi gereken birkaç olayda ciddi kampanyalar organize etti ya da organizasyonunda etkin olarak yer aldı. Bunlardan biri Afrikalı göçmen Festus Okey'in öldürülmesi ardından sürdürülen "Irkçılık Karşıtı" kampanyaydı. Yerel düzeydeki bu çalışmaların yanında Otonom, uluslararası düzeyde de anarşist, liberter, savaş karşıtı, anti-otoriter grup ve networklerle beraber iş yaptı.

Devamı...      

ULUSLARARASI VİCDANI RET HAREKETİ

_ Can Başkent

Bu yazıda kimi önemli vicdani ret hareketlerini inceleyecek ve bu hareketlerde yer alan aktivistlerin kimi düşüncelerini aktaracağız. Farkındayız, dünyadaki vicdani ret hareketlerini betimlemek için ciltler dolusu kitap yazılabilir. Bu yazının amacı, kısıtlı sayfa sayısı engeline aldırmadan, kısa da olsa bir çok vicdani ret hareketine değinmek ve bilhassa bu vicdani ret hareketlerini diğerlerinden ayıran noktalara işaret etmektir. Vicdani red hareketlerinin Avrupa'da yarattığı etkilerin izini sürmek için yola çıktığımızda, bir çok durağımız olacaktır. Biz bu yazıda, Almanya ve İspanya'ya yoğunlaşacağız. Her ne kadar coğrafi olarak Avrupa'da yer almasa da, Avrupa ile olan kültürel ve ekonomik bağları nedeniyle İsrail'i de Avrupa bölümünde inceleyeceğiz. Avrupa'nın, vicdani ret hareketindeki belki de en belirleyici rolü, zorunlu askerliğin doğduğu yer olmasıdır. Bugün anladığımız anlamda, askerliğin zorunlu kılınması, Fransız Devrimi sonrasında Cumhuriyet'in kendini, monarklara karşı koruma gereksinimine dayanmaktadır. 1798'te çıkarılan kanun, kavramsal içeriğini günümüzde hala koruyan vatan savunması borcunu ilk defa oluşturmuştur: "Her Fransız erkek bir askerdir ve ulusunu savunma borcu bulunmaktadır". Her erkek Fransız'ın asker olarak orduya alınmasının, Napolyon Bonapart'ın askeri "başarıları" üzerinde olumlu etkisi olduğu da kimi defalar ifade edilmiştir.

Devamı...      

İNTİHAR 3

_ Nurettin Çalışkan

Batıda birinci ve ikinci dünya savaşlarının karanlığında gelmişti intiharlar, bizde ise 80 darbesi sonrasında. Önce "içerde" yoğunlaştı. Ceza ve tutuk evlerindeki baskı ve işkenceleri protestolara vardı intiharlar. 12 Eylül 1980- 2000 tarihleri arasında 62 siyasi tutuklu jandarma ve gardiyanların saldırısı sonucu, 25 siyasi tutuklu ölüm orucu ve açlık grevlerinde, 68 siyasi tutuklu tedavi edilmedikleri, geç müdahale edildiği için yaşamlarını yitirirken 20 siyasi tutuklu hapishanelerdeki baskı koşullarını protesto etmek için intihar ediyordu. Bütün ülkeyi yarı açık cezaevine dönüştüren darbeciler, yasakları, baskıları "dışarıda" da aynı yoğunlukta uyguluyordu. Beklide insanlık tarihinde tek olan bir örneği yaşıyordu yurdum insanı, kendisinin ihbarcısı, polisi, yargıcı oluyor ve elinde "yasak" olabilecek kitapları yakıyordu. Almanya'da Nazilerin yaptığı toplu kitap yakma işini bizzat kitap sahiplerinin kendisine yaptırıyordu darbe yönetimi. 12 Eylül sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı ve 90 güne varan gözaltı sürelerinde ağır işkence gördü. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi Sıkıyönetim Mahkemeleri'nde yargılandı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi "sakıncalı" olduğu için işten atıldı. 18.525 kamu görevlisi hakkında soruşturma açıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi "mülteci" olarak yurtdışına gitti. Ve 12 Eylülün karanlık, puslu, pis havasını hissedenler zorlandılar nefes almakta.

Devamı...      

AYRIŞMA, ÇATIŞMA VE FANATİZM

_ Kubilay Akman

Yine fanatizm ve husumet girdaplarının eşiğinde, toplum olarak bizi bir arada tutan o derin bağların sarsılmazlığına ya fazlaca güvenerek ya da hazince artık onları umursamadığımızı sergileyen çığlıklar atarak birbirimizden kopuyoruz, ayrışıyoruz, bölünüyoruz. Bu içinde bulunduğumuz, ötekileştirmenin, marjinalleştirmenin, ayrıştırmanın ve giderek antagonist bir hal alan gerginliklerin ortasında, paranoidce bizi bölecek, birbirimize düşürecek bir "dış güç" aramanın hiç gereği yok. Bizler bir toplum olarak birbirimizden kopmaya doğru edimleri kendi ellerimizle yeniden üretiyoruz ve bunlara agresif "birlik" haykırışlarının eşlik etmesi "fanatizm"imizi gizle(yeme)mekten öte geçemiyor. Aslında çocukluğumuzun siyah-beyaz televizyonunun kahramanlık filmlerinden; kulaktan kulağa, kuşaktan kuşağa aktarılan, şovenizmle mustarip hikâyelere kadar sayısız ideolojik aygıtın eliyle beslenmiş olan ksenofobimiz, söylediklerinin yanında söylemez görünüp özde ifade ettikleriyle de semptomatiktir. Bazı "dış güçler"in hep bizler üzerinde birtakım planları olduğu söylemi, ksenofobinin bu tipik argümantasyonu, tabii ki o güçlerin birer "dış düşman" olduğu varsayımını gündeme getiriyor, "dış düşman" konsepti de kaçınılmaz olarak kıyısında bir "iç düşman" konseptinin varoluşunu temellendiriyordu. Yıllar önce, bir sosyoloji profesörüyle olan tartışmamı hatırlıyorum: kendisi anlatımında çok net ve kararlı bir şekilde, adeta bilimsel yasaları açıklar gibi "iç ve dış düşmanlar"ın varlığından ve güvenlik mevzularından bahsediyordu.

Devamı...      

PEMBE PANTER: ÇİZGİ DÜNYANIN SESSİZ ELMASI

_ Haluk Kalafat

Bilmeyen yoktur ama tekrar etmekte yarar var; Pembe Panter elmasın adı, Müfettiş Clouseau'yla ilgisi yok. Aslında film ayrı hikâye, çizgi film ayrı bir hikâye ve örneğine az rastlanır bir ilişkileri var.Sinemayla diğer anlatı sanatlarının ilişkisi genelde "sinemaya uyarlama" biçiminde olur. Yani edebiyat, çizgiroman, tiyatro, müzikal ve çizgi filmden sinemaya uyarlamalar seyretmeye alışığızdır. Pembe Panter çizgi karakteri ise aynı adlı sinema filminden doğdu.Blake Edwards 1963 yılında Maurice Richlin ile yazdığı bir senaryo için "kamera" dediğinde, sinema tarihine geçecek birkaç pop ikonu yaratacağını düşünmüyorduherhalde. Pembe Panter adını verdiği filmin tüm dünyaya tanıttığı Henry Mancini'nin bestelediği temamüziği, Peter Sellers'ın Müfettiş Clouseau rolü ve jenerikteki sevimli panter kısa zamanda unutulmazlar arasına girdi. Blake Ewards'ı birinci sınıf Hollywood yönetmenleri arasına sokan Pembe Panter'in ertesi yıl ikincisi çekildi. Pembe Panter serisinin karışık bir hikâyesi var. İkinci filmden sonra Blake Edwards yapımcılarla tartışıp seriyi bırakıyor, yapımcı Müfettiş Clouseau adında (Alan Arkin oynamış) bir film yapıyor, davalar açılıyor, tartışmalar oluyor... Sonuçta 1974'de Edwards-Sellers ikilisi Pembe Panter'in dönüşünü çekiyor.

Devamı...      

(TİCARİ HOLLYWOOD FILMLERI ÜZERINE BIR (K)AŞINDIRMA DENEMESİ.)

_ Jenan Selçuk

Bir kere, iç kamuoyuna ve dışarıdakilere yönelik, birbirleriyle ilintili, iç içe geçmiş, siyasal-askeri (1) gövde gösterisi, (2) sebep oldukları savaşları haklı göstermek, olacaklarına zemin hazırlamak, (3) konjektürel nedenlerden dolayı koşullar gereği uluslararası hukuku hiçe saymanın kaçınılmazlığını vurgulamak, (4) güya yaymaya ve korumaya çalıştıkları değerlere [d-e-m-o-k-r-a-s-i/ e-ş-i-t-l-i-k/ a-d-a-l-e-t/ k-ü-r-e-s-e-l b-a-r-ı-ş...] yöneltilen tehditlerin çeşitliliğini duyurmak, vbbdbz. ekonomik (1) bu tehditlerin gölgesinde savunma sanayine bütçeden ayrılacak payın artırılması, (2) amerikan ürünleri ve serbest piyasa ekonomisinin küresel reklamı, (3) filmden elde edilecek parasal gelir, vbbdbz.teknolojik (1) erişilen en son seviyenin tanıtımını yapmak ve pazarlamak, vbbdbz. sosyo-kültürel (1) toplumsal bilinçaltına korku ve güvensizliği yerleştirerek kendi kamuoylarının psikolojisini ve eğilimlerini denetlemek/şekillendirmek/yönlendirmek, (2) dünyanın geri kalanına, başka ülkelerin halklarına [özellikle doğulular, müslümanlar ile küresel süper güç olmaya heveslenenlere] meydan okumak/gözdağı vermek/aşağılamak/yerlerini hatırlatmak, (3) Kapitalist tüketim kültür(süzlüğ)ünü yaygınlaştırmak, (4) çevreye/gezegenimize verdikleri zararları örtbas etmek, (5) beyaz ırkın her bakımdan üstün olduğu nakaratını tekrarlamak, (6) ırkçılığı/adaletsizliği/ haksızlıkları hasır altı etmek, (7) oryantalist bakış açısını, yaklaşımları gündemde tutmak, sağlamlaştırmak, vbbdbz.

Devamı...      

BENİM BALONLARIM VARDI:

_ Nurettin Çalışkan

Çocukluğumun güzel anılarını oluşturuyordu uçan balonlar. Özellikle bayram günlerinde, satıcıların ellerinde ki uzunca ipin ucunda rengârenk salınan uçan balonları gördüğümde iç geçirir, sahiplenmek isterdim. Yerçekimine inat yukarıya doğru salınışlarını seyreder, onların sahip olduğu özelliğin bende de olmasını hayal ederdim. Çocukken özgürlük böyle tanımlanıyor olsa gerek, sizi ayaklarınızdan tutup yere bağlayan güce inat, kuşlar gibi havada rahatça hareket edebilmek... İlk uçan balonu sahiplendiğim günü anımsıyorum da, gün boyu sokak aralarında bir uçurtma misali dolaştırdıktan sonra, akşam kuyruğuna biraz daha ip ekleyip yatak odamın tavanına bırakıvermiştim. Ertesi gün yine bıraktığım gibi bulmayı düşlüyordum, uzattığım ipin ucundan tutacak ve sokaklara düşecektim yeniden. Sabah kalktığımda ise kocaman bir düş kırıklığına uğramıştım, balon başımın hizasına kadar inmiş, öylesine hareketsiz duruveriyordu. Telaşlandım, sonrada eklediğim ipin ağırlığıyla aşağı indiğini düşünüp, ipi koparıverdim. Bir umutla yeniden bırakıverdim, balon bir milim bile kıpırdamadı yerinden.

Devamı...      

PASİFİK OKYANUSU SEYİR DEFTERİ (1): NOTLU ŞİŞE YAP ADASI'NA ULAŞIR...

_ Ulas Basar Gezgin

Kimi zaman çok canımızı sıkar modern yaşam çooook... Basıp gidesimiz, bir daha dönmeyesimiz gelir... Ve genelde, tropik bir ada düşleriz; yüksek palmiyeleri ve hindistancevizi ağaçlarıyla, masmavi açık denizi, inci inci kumsallarıyla... Belki de yerliler yaşıyordur adada?! Dinsel törenleri için kurban edecek beyaz adam/kadın arıyorlardır?! Umursamayız... Bunu düşünmeyiz bile. Çünkü o ada, bizim düşlerimizdeki adadır. Düşlerdeki bir adada, yerliler olmaz; ille de olacaklarsa zararsız olurlar, Cuma gibi olurlar anca'... Ya da belki vahşi hayvanlar vardır?! 'King Kong' filmini anımsayalım: O güzelim Kafatası Adası, adını nereden aldığını kısa sürede göstermişti davetsiz konuk beyaz adamlara... Adalar, hala düş olarak yaşıyorlar bizde, ulaşılmaz olsalar da... Ada, bir laik cennettir aslında... Din tarafından değil kendi düşlerimiz tarafından düzenlenen bir cennet... Ve belki biz Türkiye insanları için ada, bir düş olarak büyümeye oldukça eğilimli çünkü ne ada devletidir Türkiye ne de bolca ada taşır bünyesinde, üç tarafı denizle çevrili olsa da... Gökçeada, Bozcaada, Marmara Adaları, İstanbul Adaları, başka bölgelerde ufak tefek adalar ve elbette, insanı büyüleyen o Ahtamar Adası... İstanbul Adaları'nın keyfi elbette farklıdır... En tepesine çıkarsınız adanın ve varoluşunuzda yeni kanallar açar gördükleriniz ve konumunuz...

Devamı...      

GÜN OLUR ALIR BAŞIMI GİDERİM!

_ Mustafa Cebe

Adalar. Gönüllü ve zorunlu sürgünlerin yeri adalar. Bir adada servilerin gövdesine yaslanıp yerle gök arasında asılı kalmak. Uzanıp gölgesine bin yıllık uykulara dalmak. Uyandığınızda, yazarın dediği gibi, "Servilerin dallarından gelen esintiler büyük bir silgi gibi her şeyi siliyor zihnimden," diyebilmek. Benim de sık sık başımı alıp bir adaya gitmişliğim vardır. Fiziki olarak bu, her zaman mümkün olmasa da "O ada senin, bu ada benim," deyip adalara düşsel olarak sığınırım çoğunlukla. Yolculuğu seven, yollara düşmeyi sevenlerin ortak düşüdür sanırım, bu ada sevdası. "Kuşlar seslerini bulmak için / Bahçelere koşuyorlar" der Anday bir şiirinde. Öyle bir şey galiba... Bora Ercan da "Odysseus Adaları: Bir Akdeniz Yolculuğu" adlı gezi kitabında Ege adalarına yaptığı yolculuğu anlatıyor. Ercan, bu adalara fiziki yolculuğundan önce yıllarca bir imge olarak zaten sığınmış, gezmiş. Bir de Ercan gibi çocukluğunuz Ege'de geçmişse, adaları düşlememek olanaksız. Yolculuklara çıkıp da aşklara bulanmamak mümkün mü! Ercan da aşka bulanmasını, "Yaşamın ve insanın anlamsızlığında, küçük bir anlam arayışının yanlış yollarından biridir aşk." diyerek anlatır.

Devamı...