VÜCUDU OLMAYAN KADIN

_ Kubilay Akman

Türkiye, iktidar dinamikleri ve bu dinamiklerin sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlardaki yayılım bölgeleri, güç ilişkileri yer değiştirirken sancılı bir süreç yaşıyor. Sancılarımız ise hep "şiddetli" oluyor! Toplumda şiddetten ve gerilimden arınmaya yönelik ciddi bir eğilim görülmüyor ve şiddet sarmalı farklı toplumsal grup ve tabakaları kendine dahil ederek yoluna devam ediyor.

Toplumun içinde bulunduğu girdabın en son yansımalarından birisi de "1 Mayıs" oldu. Sendikalar ve hükümet arasındaki gerilim ve Althusseryen bir kavram kullanacak olursak, "devletin zor aygıtları"nın işçiler ve göstericiler üzerinde uyguladığı müdahale "insan hakları", "demokrasi", "sendikal haklar",  "yurttaşlık", "AB süreci", vb. açılardan fazlasıyla tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor. Demirel "yollar yürümekle aşınmaz", demişti. Kendisinin bu sözünden yola çıkarak başka bir önerme oluşturabiliriz: Fakat, "kavramlar dillendirildikçe aşınabilir". Burada kastedilen, "aşınmasınlar diye kavramları kullanmamak" değil, aksine onları idareli, yerinde ve "sözün gücü"nü aşındırmayacak ve etkisiz kılmayacak şekilde kullanmaktır. Jean Baudrillard'ın ifadesiyle, gerçeklik içinde bulunduğumuz simülasyon çağında "aşırı üretilerek" ortadan kaybolmakta, ya da yok edilmektedir. Benzer bir sürecin kavramsal alanda da geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Foucault'nun "iktidar" kavramını yine bu baglamda hatırlayacak olursak, bazen "dillendirme", dillendirmeye kışkırtma, iktidarın belirleyiciliğini ve gücünü sağlayan hakikat oyunlarının içinde elzem bir rol alır.

Bizim burada "1 Mayıs Olayları"na dair söyleyeceklerimiz, biraz daha "tekil" bir noktadan, ama "genel"e dair de açılımlar sunabilecek bir açıdan olacak. Yazının omurgasını aslında şu küçük gazete küpürü oluşturuyor:

 

Nez de Nasibini Aldı

1 Mayıs'ta göstericilerin arasında kalan şarkıcı Nez, korku dolu anlar yaşadı. Cihangir'de oturan Nez, her yer kapalı olduğu için kendine güvenli bir yer bulamadı. Gaz bombasından gözleri kızaran ve nefes almakta güçlük çeken Nez'in imdadına annesi yetişti. Şarkıcı, "Yaşadığım korkuyu kelimelerle anlatamam. Göz yaşartıcı bomba yüzünden nefes alamadım" dedi.

Sabah, 3 Mayıs 2008

 

Elbette ki, yaşanan olayların vahameti, sonrasında Türkiye'de ve yurtdışında yükselen tepkiler bu küçük gazete haberinin atlanmasına neden oldu. Bu semptomatik birkaç satır bize, Guy Debord'un eleştirdiği "gösteri toplumu"nu çağrıştıran pop dünyasının kurgularını deşifre etmemiz açısından belirli bir zemin sunmaktadır. Haberin semptomlarını şöyle sıralayabiliriz (hepsinin üzerinde detaylı olarak durmayacağız):

Nasip

Nez Göstericilerin Arasında Kalıyor!

Oturduğu Semtte Her Yer Kapalı, Güvenli Bir Yer Yok!

Gaz Bombasından Gözleri Kızardı ve Nefes Almakta Güçlük Çekiyor!

Annesi İmdadına Yetişiyor!

"Yaşadığım Korkuyu Kelimelerle Anlatamam"!

 

Evet, her cümlesi "semptomatik" olan bir haber. İlk semptomdan, yani "nasip" sözcüğünden başlayacak olursak, buradaki dikkat edilmesi gereken husus aslında başlıktaki "de" bağlacı. Bağlaç bize şarkıcının tıpkı diğer yurttaşlar gibi, onlarla beraber "nasibini aldığı"nı söylüyor. Kelimenin (nasip) Türk Dil Kurumu Sözlüğü'ndeki anlamlarına baktığımızda şunu görüyoruz:

-Birinin payına düşen şey,
- Bir kimsenin elde edebildiği, sahip olabildiği şey,
- Kısmet, talih, baht,
- Günlük kazanç.

Tabii bu "nasip" yılda bir kez, sadece işçiler, göstericiler ve çevredeki esnaf için sunulduğuna göre onu günlük kazanç olarak göremeyiz. Bu anlamda, sözlükteki anlamlardan sonuncusunu gözardı edebiliriz. Bir kimsenin ulaşmayı, elde etmeyi ve sahip olmayı arzulayacağı bir hedef de olamayacağına göre ikinci anlam da bize yardımcı olmuyor. Geriye, birinci ve üçüncü anlamlar kalıyor: "Birinin payına düşen şey" ve "Kısmet, talih, baht"... Burada ise yine birkaç soru sormak gerekiyor, kimin payına neyin düşeceği hangi ölçülere göre belirlenmektedir? Gösteri için sokağa çıkmak eğer bu "pay dağıtımı" için ölçütse, gösterici olmayanların da müdahaleye uğramış olması bu ölçütü geçersizleştirmiştir. Türk Vatandaşı olmak üzerinden bir "hak" sözkonusu ise, turistlerin de "haklandığı" düşünüldüğünde, burada da bir problem var. Geriye, haberinin başlığının mümkün kıldığı şöyle bir açıklama kalıyor: O gün ve o saatlerde, orada sokakta olan herkes; ister gösterici, ister esnaf isterse mahalle sakini olsun bu müdahaleden pay alma hakkına sahiptir! Eğer gazetede yer alan habere içkin olan bu mantık bazı resmi çevrelerde de varsa, niçin "Sokağa Çıkma Yasağı"nın açıkça ilan edilmediği sorusu akla geliyor. Tabii, aslında oradaki herkesin olumsuz etkilenmediği gözönünde bulundurulursa bu işte belli bir "şans ve kısmet" boyutu da var (Nasibin sözlükteki üçüncü anlamı).

Kendi bağlamımızdan uzaklaşmadan "Nez'in Nasibi" meselesine dönecek olursak, burada sarsıcı olan aslında bir "pop ikonu"nun da diğerleri gibi bir insan olduğu ve onun da payına bu hayatta yaşıyor olmak ekseninde bazı şeyler düşebileceği olgusudur. Bu semptomatiktir işte! Çünkü, popstarların hayatı adeta kutsal halelerle kaplanmak istenmiştir. Onların hayatı, mekansal ve zamansal aidiyetleri yoktur. Zaman geçer ama hep aynı kalırlar (Ajda Pekkan). Fanileri etkileyen bir felaketin starları da etkileyebileceği söylemi, aslında gösteri toplumunu derinden sarsar, temelini ortadan kaldırabilir. İzleyici, ekranda şarkısını söylerken dünyevi ritimden kopmuş, popüler kültürün akımları içinde dansıyla kendi imgesini kuran Nez'in de gözlerinin yaşarabileceğini, nefes almakta güçlük çekebileceğini kavrayamaz. Hele onun da herkesin yaşadığına benzer bir mahallesi olduğu, bir annesi olduğu, annesinin yardımına koştuğu kitle kültürünün var ettiği izleyicinin anlam ve algı dünyasının çok ötesindedir. Çünkü, çıkışından bugüne Nez'in şarkılarına, dansına, medyada çizdiği imaja baktığınızda; bir kişisellikten, insanilikten ve dünyevilikten arındırma hali olduğunu görürsünüz. Karşınızda, sanki ekranlarda, televizyonun veya stüdyoların bir kenarında, dijital olarak doğmuş bir simülakr vardır. Bir bilgisayar programı gibidir ve siz onun annesinden, yaşaran gözlerinden ve nefes alamadığından söz ediyorsunuz. Bu kadarı çok fazla!

Magazin alanında fazlasıyla üzerinde duruldu, aslında Nez, Shakira'nın açtığı bir kanal üzerinden kendini var ediyor. Fakat, "Made in Turkey" bir simülakr olarak Nez markası ("Yerli Shakira" da deniyor ona) selefinden çok daha farklı bir noktaya geldi. Küresel rüzgarların kendini çok yoğun hissettirdiği Türkiye'nin yarattığı imgede, Shakira'nın Latin insancıllığına yer yoktu ve ortaya fazlasıyla robotsu ve standartlaşmış ölçülerle kadınsı bir görüntü çıktı. Nez'e baktığınızda fiziksel ve sosyal olarak kişiselliğin hiçbir izini göremezsiniz. Oysa Shakira'nın performansları kişisel mimikler ve jestlerle doludur; bir pop ikonu olarak Kolombiya'dan olduğu kadar Lübnan'daki köklerinden de beslenir. Simülasyon konseptine dayanacak bir pop-kültür analizi yapılacaksa eğer Nez imgesi daha uygun bir örnek sunmaktadır: trans-estetik bir hal almış olan dans ve müzik, Jean Baudrillard'ın trans-seksüelite kavramına uygun olarak kurgulanmış bir beden. Aslında, medya ve kültür endüstrisi fani bireyleri alıp kendi ışıltılı dünyasına dahil ettiğinde, onlarla, Mephistopheles'in Faust'la yaptığına benzer türde bir anlaşmayı, bu kez tersinden yapmaktadır: Yeni çağın Mephistopheles'i şöhret ve başarı için kendisiyle sözleşme yapacak olanlardan, ruhlarını değil vücutlarını talep eder. Çünkü zaten artık ortak bir ruh, medyanın ruhu her bireyi kesip geçmektedir. Medya, beden sosyolojisi açısından bakacak olursak, bir tür "vücut imha makinesi"dir; ve imha ettiği fani, ağrıyan, sızıyan, çürüyen vücutların külleri üzerinde şöhretin parıltılı bedenini var eder. Bu, yaşamın da, cinselliğin de, sanatın da ötesinde (trans) yeni bir evrenin bedenidir. Ekran acıyı vermez. Bu yüzden, Büyü filminin galası sırasında gerçekleşen yangın benzeri olaylar simülasyon oyununu riske atmaktadır. Ama tabii, "The Show must go on," ve devam eden şov içinde, açılan gedikler de zamanla kapanacaktır.

Nadiren yaşanan çatlaklar ve gösteri toplumu içindeki gedikler aslında, ünlüler dünyasının modifiye edilmiş bedenleri/figürleri için belirli bir kaçış kapısı da açar. O kapıdan, gerçek dünyaya dönmek mümkündür ama böyle bir durum yaşanmaz. Ahmetler, Mehmetler; Ayşeler, Fatmalar yaşadıkları travmayı iyi kötü kelimelerle anlatır, hiç yoktan kendilerini ifade ederler. Fakat, onların başına gelenin çok daha azı Nez'in başına geldiğinde ise "yaşadığı korkuyu kelimelerle anlatamaz"! Burada onu korkutan, nasıl olup da terk ettiği, hatta unuttuğu bir dünyanın olası tehditlerinden birinin gölgesinin onun üzerine düştüğüdür. Bu kavranamaz. Ve küçük haber metnimize son bir kez gönderme yaparsak, şarkıcının yaşadığı "korku dolu anlar" göstericilerin arasında kalmasıyla başlar. Tüm haber metninde şarkıcı, annesi ve her hangi bir sıfatla nitelenmeyen göstericiler vardır. Peki Nez'in pop dünyasına ve "gösteri"ye ait olan bedenine zarar veren gaz bombaları, onlar uzaydan mı düştü?

Sözü burada bağlayacak olursak, vücudunu yitiren kadınlar ve erkekler; ünlülerden oluşan simülasyon dünyasının bireyleri "gerçeğin çölü"yle zaman zaman karşılaşırlar, ama sonuç hep trajik olur. Artık bir karar vermek gerekmektedir, belki de fanilerin yaşadığı semtleri tümden terk edip şehrin çevresindeki elit sitelere taşınmanın zamanı çoktan gelmiştir!

 

 

Kubilay Akman mkakman@mail.com