AYLA SEYHUN İLE SÖYLEŞİ

_ İzinsiz Gösteri



Ayla sen birçok insanın hayalini gerçekleştiriyorsun hem de hepimizin bahanesi olan maddi dayanağın olmadan.

AS: Aslında yapılabileceğini göstererek insanları yüreklendirmek istiyorum.  Yaşayan ve yapan bir örnek olarak. Kitaplar, dergiler, web siteleri bu konuda yüzlerce şey anlatıyor ama yola koyulup yapan çok az. Bahaneler bizi bir şekilde egemen kültüre, sosyal ve entelektüel sisteme esir tutarken, özümüzü oluşturan doğa ile bağlarımızı kesiyor. Tıpkı köklerinden kesilerek, vazoya konarak suni beslenmeye tabi tutulan çiçekler gibiyiz. Ve biliyoruz ki bu beslenmenin arkası kesilirse ölürüz. Yeniden toprağa bırakılırsak, toprağın bizi sevgiyle kucaklayacağına ve yaşatacağına olan inancımız ise sıfır. Çünkü akılımızla düşünüyor, inancı göz ardı ediyoruz.

Ta ki yapacak başka bir şey kalmayıncaya kadar, dibe vuruncaya kadar da sisteme bağlılığımızı sürdürüyoruz. Dibe vurunca yapacak iki şey var, ya ölümü istemek, ya da yaşamı. Ben yaşamı isteyenlerdenim, yaşamaya cesaret edip, arkama bakmadan yürüyenlerden.  Toprağın beni kucaklayacağına, ana gibi sarıp sarmayalacağına, besleyeceğine olan inancımı hiç yitirmemiştim. Aslında o beni hiç bırakmamıştı ki, her yağmurdan sonra buram buram kokusuyla hep "buradayım" demişti. Hep bir özlem kesilmişti içimde.

Büyük kente dair ne varsa tükendi bir gün. Ne ev, ne para, ne iş kaldı... Geride üç beş sandalye, masa, kitaplar kaldı dağıttımız eşe dosta. Bir köye doğru yola çıktık. Adını, yönünü, mevsimini bilmediğimiz, insanını tanımadığımız herhangi bir köye... elimizde adres olmadan. Tam bir teslimiyet içinde.  Sonrasında yönümüzü, rotamızı evren çizdi, biz ona uyduk.

Teslimiyetin ödülü belki de buraları. Eşim iş buldu. Biz karavanımıza yer. Hayat yeniden yepyeni başladı. Güneşin doğuşunu, ayı, yıldızları sere serpe seyredebildiğimiz, oksijenle yıkandığımız, insanları ile kucaklaşabildiğimiz bir yaşam. Gözyaşının yerini kahkaha aldı. Büyük kentte emeğimiz karşılığı kazandığımız para ile kıt kanaat sahip olabildiğimiz şeylere  burada; emeğimiz karşılığında ama paranın aracılığına ihtiyaç duymadan, bol bereket sahip olabiliyorduk.  Ayrı bir sisteme geçtik adeta.

Büyük kentin tüketemediği hasretlerimi, oralarda derlediğim bilgilerle karınca ortaya buraları insanlara tanıtmak projesi çıktı. Eşimi dostumu, dilimin döndüğünce davet etmeye başladım. Evim bile yoktu ağırlayacak insanları. Köylüler açtı evlerini. Ve sizler geldiniz. Ne güzel bir kaynaşma.

İG:     Orada köylülerle birliktesin ve hepsinin sana gönülden yoğun sevgi ve saygısı var, bunu nasıl kazandın?

AS: Köylü milletin efendisidir, demiş Atatürk. Ben onları efendi saydım. Kitaplarda okuduklarımın alasını yaptıklarını görerek hayran oldum. Ben bir kelimeler yığınıydım onlar ise, anlamlar yaşamı. Ben teslimiyet denince, beynimde oluşan sayfalar dolusu açıklama idim, onlar ise, hiç yorulmadan, şüphe etmeden kurak bir toprağa tohum saçan, sonra sabırla yağmuru bekleyen, yağmur olmazsa, ekin bitmezse "ama ben o kadar yoruldum, ektim biçtim, sen niye sulamadın" diye söylenmeyen, geleni yaşayan insanlardı.
Kabristan ziyaretini şölene çeviren, ölümden korkmayan;  ölümü, gidenleri gizleyen bir perde gibi görerek, perde arkasından gidenlerle konuşmaya, onlara ikramlar sunmaya devam eden bu insanları öylesi sevdi ki gönlüm, onların da beni sevmekten başka çareleri kalmadı herhalde.

Onlar da beni seyrettiler önce. Onları kandırmadığımı, içten olduğumu, karşılıksız paylaştığımı gördükçe, onlar da paylaştılar sofralarını, odalarını, düşlerini.  Karşılıklı aşk gibi bir ilişki bu. Hatta koşulsuz gibi de. Ben onlara kendimi beğendirmek için özel bir şey yapmadım, onları beğenmek için değişmelerini de beklemedim.

Hoş bir üçlü dans bizim ki. Ben, onlar ve doğa....

İG:     Kazdağları sadece Türkliye için değil dünya için de özel bir yer, ancak bildiğimiz kadarıyla bazı tehlikelerle de yüzyüze bize açgözlü madenlere karşı yapılan mücadeleden söz edebilir misin?

AS: Madenciler. Aç gözlü sistemin talepleri doğrultusunda gelişmiş bir sektör diyorum ben onlara. Talep olmasa neden ortalarda olsunlar ki... Siz altın talep ettikçe, onlar da daha fazlasını çıkartmak ve sunmak için uğraşacaklar.  Kaynak olarak da en rahat sömürebilecekleri mekanları seçecekler.  Sormak lazım, çıkartmak istedikleri madenler, dünyanın sürdürülebilirliğine ne katkı sağlayacak? .Kolunuzda sıra sıra dizili bileziklerin yaşamın sürdürülebilrliğine ne yararı var? Talep olmazsa bunlar da gezmez bu dağlarda. Madencilere kızmak yerine talep edenlere kızmak lazım değil mi?  Çevre platformları köy köy gezip anlattı madenin getireceği yararlar karşısında götüreceklerini. Tarımı, suyu, çevreyi nasıl mahvedeceklerini ve madencilerin işi bitip gittiğinde, geride hiçbir şeyin kalmayacağını.

Gençler, iş imkanı diye bir ümit sarıldılar önce ama şimdi onlar da anladı, resmin öte yüzünü. Artık kuş kanadını çırpsa dağlarda, herkesin haberi oluyor. Düşüyorlar peşlerine.  Birileri dedi ki, "ferman onlarınsa, dağlar bizimdir. " Dilerim öyle de kalır.

İG:     Işık yolunu bize anlatır mısın?

AS: Işık yolu, bir düş benim için şimdilik. Tarihin en gerilerinde, Hititlerle aynı devirde yaşamış Luviler var. Luviler ışık insanları. Kendilerine ait dilleri var. Truva da, bu dağlarda, Ege ve Akdeniz sahillerinde varlar. Arkeolog bir arkadaşım, Istanbul ile ilgili bir araştırmasında da aynı izleri bulduğunu söyledi daha dün. Alt tarihi katmanlarda buluntuları var. Henüz çok bilinmeyen, dillenmeyen bir kültür.

Köylerde gezdikçe, onlardan günümüze uzanan ritüellerin hala yaşadığını gördüm. Hala ışık kutsal kabul ediliyor. Tepelerde ışık giördükleri yerleri çember şeklinde taşla çevirerek, niyazda bulunuyorlar. Bu sonradan yaratılma new age yaklaşımlar değil. Köklü tarihten gelen yansımalar. Köy köy gezerek ritüellerin hala yaşatıldığı bir yol çizmek istiyorum. Adını Işık Yolu koyduğum bu projeyi ona gönül verecek dostlarla geliştirmek ve duyurmak amacındayım. Arabam ve benzin param olmadığı için biraz yavaş sürecek ama yol aldıkça size duyuracağım merak etmeyin.

İG:     Bu arada bir sürü başka iş ye yapıyorsun, kitap çeviriyorsun... Son kitabında da söz ederek okurlarımıza kısa da olsa bilgi verebilir misin?

AS: Son kitap demeyeyim de ona Guy Finley diyeyim. Tam bana göre bir adam. Beynimizi, alıştığı yolu, sersemleten, insanı düşündürtürken özgürleştiren bir adam. Yaşamımızı büyük kentten buralara taşımazdan önce, tüm yazılarını okumaya, konuşmalarını dinlemeye çalıştığım, kendime rehber aldığım insan. Yazılarını kendi sitemde yayınlıyordum zaten. Kitabının Türkçeleştirmesine sıra geldiğinde tercümesini üstlenmeyi çok istedim. Diline, tarzına alışmıştım çünkü. Yayın hakkına sahip olan kuruluşa, yazarından torpil koydurarak, hakkını aldığımız için bozulan şirket, iki ay içinde yayınlanmasını istedi. Çok zor bir işti bu, cümleleri sürekli ters kuran bir yazar. Böylece aynı cümleyi iki kere, üç kere okuyarak aklınıza kazımak zorunda bırakıyor sizi. Ve elinizde olmadan dönüşüveriyorsunuz. Yapalım bari deyip, şevkle sarıldım işe. İkinci bölümü bitmemişti ki daha, dümdüz yolda düştüm! Düşmek ne kelime uçtum. Sağ elimin işaret parmağı çıktı yerinden ve dört haftalığına alçıya alındı. O kitabı alçılı bir elle yavaş yavaş tercüme etmeye başladım. Ve tercümesi bittiğinde dönüşmüştü benliğim. Teslimiyeti öğrenmiştim en bir hasından. Yok öğrenmiştim yanlış kelime, teslimiyetin kendisi olmuştum. Kitabın adı "The Secret of LETTING GO" - Aslında Koyvermenin Sırrı ama kibar olsun diye AKIŞA TESLİM OLMANIN SIRRI koyduk ismini. Gün Yayıncılıktan çıkan bu kitabın içinde bir de hediyesi Guy Finley"in Bilgeliğin Sırrı DVD si var... Meraklılarına duyurulur.

İG: Teşekkürler Ayla

AS: Ben teşekkür ederim

 Not: Ayla hakkında daha fazla bilgi için: 
http://www.biryolcu.com/
http://www.karavandan.blogspot.com/
sayfalarına bakılabilir.