AYLA SEYHUN İLE SÖYLEŞİ

_ İzinsiz Gösteri

AS: Aslında yapılabileceğini göstererek insanları yüreklendirmek istiyorum. Yaşayan ve yapan bir örnek olarak. Kitaplar, dergiler, web siteleri bu konuda yüzlerce şey anlatıyor ama yola koyulup yapan çok az. Bahaneler bizi bir şekilde egemen kültüre, sosyal ve entelektüel sisteme esir tutarken, özümüzü oluşturan doğa ile bağlarımızı kesiyor. Tıpkı köklerinden kesilerek, vazoya konarak suni beslenmeye tabi tutulan çiçekler gibiyiz. Ve biliyoruz ki bu beslenmenin arkası kesilirse ölürüz. Yeniden toprağa bırakılırsak, toprağın bizi sevgiyle kucaklayacağına ve yaşatacağına olan inancımız ise sıfır. Çünkü akılımızla düşünüyor, inancı göz ardı ediyoruz. Ta ki yapacak başka bir şey kalmayıncaya kadar, dibe vuruncaya kadar da sisteme bağlılığımızı sürdürüyoruz. Dibe vurunca yapacak iki şey var, ya ölümü istemek, ya da yaşamı. Ben yaşamı isteyenlerdenim, yaşamaya cesaret edip, arkama bakmadan yürüyenlerden. Toprağın beni kucaklayacağına, ana gibi sarıp sarmayalacağına, besleyeceğine olan inancımı hiç yitirmemiştim. Aslında o beni hiç bırakmamıştı ki, her yağmurdan sonra buram buram kokusuyla hep "buradayım" demişti. Hep bir özlem kesilmişti içimde.

Devamı...      

THE SPIRITUAL UTOPIA: DEIR MAR MUSA AL-HABASHI

_ Elizabeth Pasipanodya

Deir Mar Musa Al-Habashi (the Monastery of Moses the Abyssinian) revives the monastic tradition of Syria and has the dual role of being a centre for ecumenism between Christianity and Islam in Syria and a centre for the preservation of the environment with the establishment of a protected area around the monastery. The method of dialogue, of reaching out to the Other as the community of the monastery prefers to call it, is a special one that follows the Abrahamic tradition of hospitality and the Christian theology of badaliya inspired by Sufist traditions within Islam and the works and lives of Louis Massignon and Charles de Foucauld. The monastery of Mar Musa has stood at the eastern fringes of the Anti-Lebanon Mountains since at least the sixth century and is thought to have been built on the remnants of a Roman watchtower. Tale has it that an Ethiopian prince named Moses fled home after his father denied his calling to become a monk, so he wandered through Egypt, Israel and Syria following his destiny before being speared by Byzantine soldiers in the mountains near Nebek. The place of his martyrdom became the site of the monastery and in later years its positioning made it an apt stopover for pilgrims passing through the desert and for merchants on-route to Palmyra, and this lent it a prosperity that allowed the chapel of the monastery to be beautifully frescoed at least three times since 1058.

Devamı...      

GOD'S OWN COUNTRY: KERALA*

_ Bora Ercan

Even before visiting Kerala, I knew that I was going to like it very much. I had a somewhat strange feeling I couldn't define before going there. No, it was not just happiness, a feeling of curiosity or the pure feeling that arouse when I saw the idyllic pictures of Kerala or listened to the experiences of my friends who had been there before. It was in the afternoon and I was sitting just next to the window. The plane was somewhere between the clear sky and the the blueness of the Indian Ocean -the so-called Arabian Sea. I felt so excited that I didn't know what to do for a few seconds when the shores of the Subcontinent started to become visible. We were flying from the North to the South by following the west coast of India. I opened my eyes wide to seize each second and jot down the first thoughts coming to my mind. My heartbeats were getting fast as I realise that in a few seconds I was going to be in Kerala.Keralans hardly find the words to define the beauty of their country. Officially they say Kerala is the No1 state of India with a hundred percent literate people, world-class health care system, the lowest infant mortality and highest life expectancy rates, the highest physical conditions as well as the best law and order conditions in India.

Devamı...      

VÜCUDU OLMAYAN KADIN

_ Kubilay Akman

Türkiye, iktidar dinamikleri ve bu dinamiklerin sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlardaki yayılım bölgeleri, güç ilişkileri yer değiştirirken sancılı bir süreç yaşıyor. Sancılarımız ise hep "şiddetli" oluyor! Toplumda şiddetten ve gerilimden arınmaya yönelik ciddi bir eğilim görülmüyor ve şiddet sarmalı farklı toplumsal grup ve tabakaları kendine dahil ederek yoluna devam ediyor. Toplumun içinde bulunduğu girdabın en son yansımalarından birisi de "1 Mayıs" oldu. Sendikalar ve hükümet arasındaki gerilim ve Althusseryen bir kavram kullanacak olursak, "devletin zor aygıtları"nın işçiler ve göstericiler üzerinde uyguladığı müdahale "insan hakları", "demokrasi", "sendikal haklar", "yurttaşlık", "AB süreci", vb. açılardan fazlasıyla tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor. Demirel "yollar yürümekle aşınmaz", demişti. Kendisinin bu sözünden yola çıkarak başka bir önerme oluşturabiliriz: Fakat, "kavramlar dillendirildikçe aşınabilir". Burada kastedilen, "aşınmasınlar diye kavramları kullanmamak" değil, aksine onları idareli, yerinde ve "sözün gücü"nü aşındırmayacak ve etkisiz kılmayacak şekilde kullanmaktır. Jean Baudrillard'ın ifadesiyle, gerçeklik içinde bulunduğumuz simülasyon çağında "aşırı üretilerek" ortadan kaybolmakta, ya da yok edilmektedir. Benzer bir sürecin kavramsal alanda da geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Foucault'nun "iktidar" kavramını yine bu baglamda hatırlayacak olursak, bazen "dillendirme", dillendirmeye kışkırtma, iktidarın belirleyiciliğini ve gücünü sağlayan hakikat oyunlarının içinde elzem bir rol alır.

Devamı...      

DALGALONYA MASALLARI (3)

_ Zelda Capulet

Kumandanın Sürprizi... Bir varmış bir yokmuş develer deve, pireler pireyken şu bizim Dalgalonya'da en sevilen şey sürprizlermiş... Gün geçmiyormuş bir kamu yöneticisi, bir kumandan, bir medya patronu, bir holding yönetim kurulu azası, bir pop star sürpriz yapmasın, sürpriz yapacağını açıklamasın... Tabii bu sürprizler, yapanın kurumsal kimliğinin olması gereken ciddiyetine, kasasındaki hazinelerin miktarına ve elbette espri yeteneği ve kapasitesine bağlı olarak çok değişik biçimlerde olabiliyormuş. Dalgalonya halkının günlerini bu sürprizler aydınlatır olmuş... Yine bir Dalgalonya gününde, seher vakti, "yağız" bir kumandan, "çapkın bir bakışla" ekranlarda belirmiş. Bu belirlemenin kendisi bile Dalgalonya'da zaman içinde bir efsaneye dönüşmüş. Çünkü önce kararan televizyon ekranında, bir beyazlığın ardından patlayan flaşlar eşliğinde belirmiş kumandan; gözlerinde müstehzi bir gülüşün ışıltısı, dudakları karizmatik bir şekilde kıvrık ve bedenini bir omzunun üzerine yükleyerek ve sakince "bir sürprizim var, bekleyin" demiş ve ekranda bir anda kaybolmuş...

Devamı...      

THE PHOTOGRAPH AS A FORM OF CONTEMPORARY THEORY: MAKING THE WORLD A LITTLE MORE ENIGMATIC AND UNINTELLIGIBLE.

_ B. Gerry Coulter

To understand photography's full power in the contemporary context we must understand the role of theory and the shared characteristics of good theory and good photography. Theory and photography share, at the contemporary moment, many of the same goals and procedures - and both have the potential to take us towards the limits of poetic and enigmatic thought. This paper challenges photography to accept its place as a form of thought equivalent to the best kind of contemporary theory. As such, it challenges photographers to rethink what a photograph can be in the context of the radical uncertainty of our times. I begin with an examination of the role of theory today and then move to an examination of the implications of the contemporary theoretical context for photography. One of the implications of photography rising to the demands of contemporary theory at the present moment is that it must respect the object on its own terms. This, as I argue toward the end of this paper, presents a devastating problem for aesthetics and so called "art photography". While I tell these converging stories examples of photography that answers the call of theory (images by Baudrillard, Reid [4] and Alexander), appear between paragraphs and are allowed to speak for themselves. This paper applies many of the thoughts of Jean Baudrillard on subject and object while making its challenge to the photographic medium.

Devamı...