YİNON MUALLEM İLE SÖYLEŞİ

_ İzinsiz Gösteri

İzinsiz Gösteri: Yinon, öncelikle yeni albümün için seni tebrik ederim, bu albümü yaparken sana neyin ilham verdiğini bize anlatabilir misin? Yinon Muallem: Şevkim yeni bir albüm yapmak ve bunu dünyaya yaymaktan geliyor. Parçalar zaten bir araya getirilmek için kağıt üzerinde duruyordu. Albümde geçen sene yaptığım farklı bir müzik türü var. Geçen sene albümü yapmak istediğimde kafamın biraz karışık olduğunu ve yeteri kadar motivasyonum olmadığını hatırlıyorum. Bu iş için oldukça para, enerji ve zamana ihtiyacım olduğunu biliyordum ve zihinsel olarak da sürece başlamak için kendimi hazır hissetmiyordum. Kendimi toparlayıp işe koyulmam birkaç ayımı aldı. En sonunda bu albümü yapmam için gerekli motivasyonumun sadece bunu yapmak istememden geldiğini fark ettim. Belki de ilhamın derin, içsel bir ihtiyaçtan geldiğini söyleyebiliriz .İG: Son beş yıldır İstanbul'da yaşıyorsun, müzik tarzını ve kendini tanımlayacak olursan ne söyleyebilirsin? Tabii Orta Doğu'nun etnik müziği, dünya müziği gibi müzik tarzlarından bahsediyorum. YM: Müziğimi tanımlamak benim için oldukça zor. Hint, Türk, Arap, Yahudi, caz hatta klasik müzikten bile etkilendiğimi söyleyebilirim; fakat en sonunda ruhumun derinliklerinden gelen orijinal müziğimi buldum. Belki de bunun için en iyi tanım "birçok müzik türünden etkilenmiş bir etnik müzik kompozisyonu," olabilir. Belli bir türle kendimi kısıtlamak yerine bağlarını benim oluşturduğum birçok müzik türünden farklı renkler bulabilirsiniz benim müziğimde

Devamı...      

YEDI ÖLÜMCÜL ANARŞIST GÜNAH: 3 AVARATIA

_ Can Başkent

I. ".. madem eşitlikten yanasın be pezevenk adam, önce hanımını gönder de bu eşitlik sağlansın" Şevki Yılmaz Gaziantep'in medyatik belediye başkanı Celal Doğan, 10 yıl önce Gaziantep genelevinin açılışında tekbirlerle kurban kestirir. Bunun üzerine, Şevki Yılmaz, (yanılmıyorsam) New York'ta yaptığı bir konuşmasında yukarıdaki sözü sarfeder: "Kurban keserek genelev yaptırıyor. Yüzlerce şehit yatıyor orada. Namus için şehit olunan Antep'te genelev yaptırıyor ve diyor ki, 'ben sosyal demokratım, bu ülkede ihtiyacını gidermek isteyen gençleri de düşünmek zorundayım.' Be adam, madem eşitlikten yanasın pezevenk adam, önce hanımını gönder de bu eşitlik sağlansın." Anılarda yer eden bu konuşma, hatta Gaziantep genelevlerinin bulunduğu geniş caddenin Şevki Yılmaz Bulvarı olarak anılır olmasına da vesile olmuş [1]. Akabinde Celal Doğan, Şevki Yılmaz aleyhine tazminat davası açmış, kazandığı parayı da genelev kadınlarına bağışlamıştı. Şevki Yılmaz'ın hakaret ettiği kadın olan, Celal Doğan'ın karısı Aysel Doğan "Bu karar Türkiye'deki bütün kadınları ilgilendiriyor. Adalet yerini buldu. Genelevde çalışan kadınlar namusumuzu koruyorlar. Onlar da insan. Onlar da dokuz aylık. Şevki Yılmaz'ın eşi de insandır. Allah herkesi ıslah etsin. Bu paranın beş kuruşuna el sürmeyeceğiz. Eşimle, bu paranın tamamını genelev kadınlarına dağıtmak için karar aldık" yorumunda bulunmuş [2].

Devamı...      

SON YEMEK VE SANATÇININ "İHANET"İ*

_ Kubilay Akman

İsa'nın Romalı otoritelerin eline geçmeden önce Havariler'iyle yediği Son Akşam Yemeği, güzel sanatlarda ve edebiyatta sayısız temsilin konusu olmuştur. Kuşkusuz sanat alanında bu temaya dayanan en etkili ve önemli yapıt Leonardo da Vinci tarafından Santa Maria delle Grazie Kilisesi'nin duvarına yapılmış olan Son Akşam Yemeği'dir (L'Ultima Cena, 1498). Leonardo'nun dehasının, Rönesans'ın geometrik mükemmeliyetçiliğiyle buluştuğu eseri daha sonra gelen sanatçilar tarafından aşılamamış, mesela Jacopo Bassano'nun yaklaşık yarım yüzyıl sonra (1542) aynı temayı ele alışı oldukça avam kalmış ve Tintoretto'nun bir yüzyıl (1594) sonra yaptığı girişim ise fazlasıyla dinsel sembolizm tarafından gölgelenmiştir.Son Yemek'in edebiyat alanındaki yansımalarına en çağdaş örnek olarak Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi verilebilir. Dan Brown, Leonardo'yu, bugün hala devam etmekte olan bir ezoterik geleneğin bir halkası olarak alırken, Son Yemek tablosunu kriptolojik şifrelerin bir bütünü olarak analiz etmiştir. Brown'a göre resim, "kutsal kase"yle sembolize edilen Maria Magdalena'yı içermektedir; İsa'nın hemen yanında, bizim bakışımızla solda olan figür bir kadını andırmaktadır. Bir kadın havari yoktur ve dolayısıyla burada resmedilen tanrısal soyun taşıyıcısı Maria Magdalena'dır.

Devamı...      

BİR NİSAN BALIĞI

_ Haluk Kalafat

Fransızlar 1 Nisan şakasını 'poisson d'avril' (nisan balığı) olarak adlandırıyor. Popüler olan hikayeye göre 1 Nisan şakasının başlangıcı Fransa'nın Gregoryen takvime geçişe dayanıyor. 1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, Papa Gregorius'a yeni bir takvim sipariş ediyor. Gregoryen takvim olarak adlandırılan ve bugün dünyada hemen tüm ülkelerin kullandığı takvim, yılın başlangıcını 1 Ocak olarak kabul ediyor. Oysa o tarihe kadar yeni yıl baharın gelişiyle başlıyordu. Yılbaşı kutlamaları ekinoksla birlikte 25 Mart'ta başlayıp 1 Nisan'da son buluyordu. IX. Charles yeni yıl kutlamalarının 1 Ocak'ta yapılmasını emretti; ancak bu değişiklikten haberi olmayanlar ya da haberi olsa da eski alışkanlıklarını değiştirmek istemeyen paganlar, 1 Nisan'da kutlamalara devam etti. Yeni takvimciler eski takvimcilerle 1 nisan günü yeni yılı kutladıkları için dalga geçmek amacıyla şakalar yapmaya başladılar. Bu şakalara nisan balığı yani poisson d'avril adı verildi. Bu gelenek Fransa'dan dünyanın dört bir yanına yayıldı. Popüler hikaye bu ve bu hikayenin yeni takvim eski takvim çekişmesi de doğru ama; şaka kısmı çok inandırıcı değil. Çünkü baharın gelişi dünyada birçok kültürde ekinoksla birlikte kutlanıyor. Örneğin Romalılar, Keltler ve Hindular baharın gelişini şakalar ve muziplikler yaparak kutlarlardı. Muhtemelen baharın gelişi uygarlık tarihi boyunca insanlarda çocukça şakalar yapma, hesapsızca eğlenme gibi hisler uyandırıyor.

Devamı...      

SİYASİ KRİZ, EKONOMİK KRİZ, OĞLAN OLURSA CHRIS, KIZ OLURSA CHRISTINE

_ Bora Ercan

Köşe başında basit bir trafik kazası olsa insanlar hemen toplaşır. Birden nasıl olur da o kadar insan birikir. Anlaşılmaz. O anda herkesin işi gücü hasar tespitidir. Herkes de uzmandır. Artık bu gibi durumlarda polis de gelmeyecekmiş. Yani gerçekten bu insanlarımıza ihtiyacımız olacak, ama tabii ki durum göründüğü denli naif değil. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Zeytinburnu'nda çıkan yangını izleyenler de yaşamlarını yitirdiler. Başka bir açıdan da, gündüz vakti, örneğin Trabzon gibi yerlerde yaşanan linç olaylarında, binlerce insanın gözü dönmüş bir şekilde bir araya geldikleri sorulabilir. İşsiz erkek kalabalıkların faşizminden başka bir şey değildir bu nicelik ve kolay anlaşılabilecek bir kavramsallaştırma yaparsak "içe dönük sosyal patlamadır" ki bu da bizzat devlet tarafından yönlendirilir. Aksi takdirde bu enerji hep potansiyel tehlikedir. Zaman zaman havası alınmalıdır. Ölüm, herkes için bir başkasının ölümüdür. Başka ölümlere duyarsızlaşan insanlar, dolayısıyla da kendi yaşamlarına duyarsızlaşırlar. Kin, nefret, öfke ve kanla nereye varılabilir, nasıl yaşanabilir? İşin aslı, yaşam tarzımız da ölüm tarzımızı belirler. Ne demişler: "Su testisi su yolunda kırılır".

Devamı...      

UZAKLARDA BİR YAHUDİ DEVLETİ

_ Ulas Basar Gezgin

Yahudiler'in kaç ülkesi var? Yanıt: "1. İsrail". "Aslında iki tane var" dediğimizde, "Herhalde ABD kastediliyor" denecektir. Sayı doğru ama ülke doğru değil: Yahudiler'in iki ülkesi var; biri İsrail, biri de Rusya Federasyonu'na bağlı, Rusya-Çin sınırında (eski SSCB-Çin sınırı) bulunan Yahudi Özerk Bölgesi (Birobidcan). Bölge, 36,000 km2; yani, yüzölçümü 20,770/ 22,072 km2 olan İsrail'den büyük. Ancak, nüfusu, İsrail'in 7 milyonluk nüfusundan kat kat küçük: 190,000. Bu nüfusun çoğunluğunu Ruslar oluştururken, bölgedeki Yahudi nüfusu, kimilerine göre 2,000; kimilerine göre 30,000. Rusya'nın genelinde ise Yahudi nüfusu, 1 milyon. Birobidcan, 1934'te, Stalin'in 'ulusal sorun' siyasalarının ve Yahudilerle ilgili uluslararası topludurumun (conjuncture) bir ürünü olarak kuruldu. Stalinci yaklaşım, "her ulusun toprağı olmalı" gibi çarpık bir düşünceye dayanıyordu. Stalin dönemi ve sonrasında; dinlerin, dillerin ve ulusların üstüne çıkmış Sovyet insanının, yeni sosyalist insanın yaratılması yerine; bireylerin dinlerinin, dillerinin ve uluslarının özellikle vurgulandığı bir 'ulusalcılık' anlayışı geliştirildi. Kavramsal sınırlar, öyle ulusal özcü bir biçimde çizilmişti ki; sanki, değişik dinlerden, dillerden ve uluslardan insanların biraraya gelmesi ve geçmişlerini bırakıp Sovyet düzeninde yeni bir ortak kültür oluşturmaları olanaksızdı.

Devamı...      

MALAWİ'DE KAPILAR AÇIK...

_ Beste Dolanay

Kaldığınız hiçbir otelde odanızın kapısını hiç kapatmadan girip çıktığınız, hatta ardına kadar açıkken uyuduğunuz oldu mu? Malawi'yi neredeyse boydan boya kaplayan Malawi Gölü'nün ortasında, hem de öyle ıssız da olmayan bir adada biz bunu yaşadık. Para ile bu ülkede pek de fazla bir şey alamamalarından mı, başka türlüsünü görmemiş olmalarından mı yoksa doğallıktan ya da tertemiz bir saflıktan mıdır bilmem, burada hiç hırsızlık yok. Sadece köylerde yürürken 'pikutur, pikutur' diyerek para vermeniz karşılığında onların fotoğrafını çekmeniz için peşinizde koşuşan çok sevimli ama çok yoksul çocuklar var. Belki Madonna da Malawi'deki bu çocuklardan birini çok sevip, biraz da hallerine acıyıp evlat edinmeye karar vermiştir...Güney Afrika'da 2 sene yaşamış olmamıza rağmen Malawi'de geçirdiğimiz 8 gün 'Gerçek Afrika' deneyimini yarattı bizde. Malawi, Zambiya, Tanzanya ve Mozambik ile çevrili küçücük bir ülke. 14 milyonluk nüfusun 10-12 bini beyaz. Beyazlar daha çok tıp, eğitim, turizm ve inşaat sektörlerinde çalışıyorlar. Milli gelir kişi başına 596 Dolar. Ülkede işsizlik oranı %80. Halk, inanılmaz güzellikteki bir doğanın ortasında, biraz da perişanlık içinde yaşıyorlar, balık, mısır, çay gibi bir iki ürünün gerekli ihtiyaçlarla takası ile yürüyen, fakir ama huzurlu, sakin bir yaşam. Başka dünyaları bilmemenin verdiği dayanılmaz hafiflik!

Devamı...      

SÖYLEŞİ:ÇOCUKLA BÜYÜMEK

_ Yasemin Mutlu

Yaşama özgürlükçü bir pencereden bakan ebeveynlerin sayısında son yıllarda göreli bir artış yaşanıyor. Bu ebeveynlere aklımıza takılan soruları yönelttik ve "çocukla büyüme"nin nasıl bir şey olduğunu kendi deneyimleri üzerinden anlatmalarını istedik. Sorularımızı çeşitli kentlerde yaşayan (İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır) biri çift olmak üzere üç anne ve üç baba yanıtladı. Bazıları düzenli bir işte çalışıyor, bazıları işsiz. Bazıları evli, bazıları birlikte yaşıyor. Çocukların yaşları ise sıfır ile altı arasında değişiyor. Bütün bu farklılıklar, kişisel algıları ve öncelikleri etkilediğinden, verilen yanıtların da çeşitlenmesine neden oldu.Emel: Evet önceden düşünülmüştü. Gülkan: Sürpriz olmadı aslında. Önceden istenmiş ve fevkalade arzulanmış bir durumdu. "Düşünülmüş bir şey"di dememeye özen gösteriyorum çünkü yaşadığım deneyim bana bu eylemin asla önceden tasarlanmış olamayacağını öğretti. Bedenler, ruhlar arzuluyor ve en sonunda akla beyan ediyor bence. İlke: Evlenmemizin en büyük nedeni buydu diyebilirim. Evlendikten hemen sonra da bir jinekologa gidip "Biz çocuk sahibi olmak istiyoruz, n'apabiliriz?" diye sorup adamı güldürdüm hatta. Ama hamile kaldığımı öğrenince ikimiz de bir anda müthiş panik olduk, napıcaz şimdi diye. İnan: Kişinin içinde çocuğa yönelik bir özlem sürekli oluyor ama, gerçekleşmesi tamamen sürpriz. Hem de ne sürpriz, işsizliğin, ağır borcun ortasında yaşanan bir sürpriz. Ossi: Belki tuhaf gelecek, ama lise yıllarından beri çocuk yapma özlemi içindeydim.

Devamı...