FAZIL SAY VE KÜBRA YA DA NEREYE GİTMELİ

_ Bora Ercan

Normal şartlar altında çok da önemsenmeyecek bir konu, bir olay eğer gündemde ön plana çıkabilecek başka bir şey yoksa ya da gündemin bir şekilde yönlendirilmesi gerekiyorsa, sekiz sütuna manşete taşınır. Nitekim, Fazıl Say'ın bir şiirin dizesinden kopup gelirmişcesine "buralardan gitmeliyim," serzenişleri geçtiğimiz günlerde sıkça konuşulur oldu.

Eskiden birayaya gelindiğinde "ne olacak bu memleketin hali," diye başlardık hararetle tartışmaya. Şimdi, artık bu konu başlığı ortadan kalktı çünkü memleketin hali ortada. Bir de samimiyet yok artık. Delikanlılık kültürü nasıl kendini yavşaklık kültürüne teslim etmişse içtenlik kültürü de kendini "mışgibiyapmak" kültürüne teslim etti. Toplum, değişen koşullara çabuk uyum sağladı. Bu koşullara uyum göstermeyen, gösterme rızasında olmayan insanlar böylece, yaşam alanlarını yitirerek "nereye ve nasıl gitmeli," sorusu çerçevesinde dönüp dolanır oldu.

Bu topraklar yıllardır iç ve dış göç veriyor. Acı taraf, gidenlerin  topraklarına sahip çıkmaması. Benzer durumda olan ülkeleri düşünüyorum, örneğin Yunanistan, 1900-1950 yılları arasında depremler, savaşlar, işsizlik, açlık ve Metaxas diktatörlüğünün baskısı gibi nedenlerle milyonlarca insanını Avustralya, ABD, Kanada, Latin Amerika ve Avrupa ülkelerine gönderdi. Bununla birlikte, Yunanlılar, kendi yurtlarıyla bağlarını bir şekilde korudular, köylerini sahipsiz bırakmadılar. Biz, ne yazık ki, gidince kimliğimizden utanıp ya isim değiştiriyoruz ya da aşiret törelerine sahipleniyoruz. Üzerine, topraklarını Kanadalı madencilere satan köylüleri alkışlamak kalıyor.

Umudun olmadığı bir yerde kalmanın bir anlamı yok. İnsan her şeyini yitirebilir, ama en kötüsü yaşam sevincini yitirmesidir. Bu ülke kimleri yemedi, kimlerin ensesine kurşun sıkmadı. Gidenler gitti, hala daha gidiyor, "bak giderim ha," diye kimse gözdağı vermeye kalkmıyor. Hatta gidip de bu ülkenin yasaları gereği geri gelemeyen o kadar çok kişi var ki Fazıl Say zurnanın son deliği, belki de bu yüzden devlet ve halk nezdinde pek de ciddiye alınmadı.

Aslında haklıydı pek çok açıdan, ama haksız ifade tarzı ve garip savunmalarıyla benim gözümde haksız konuma düştü. 1950'den bu yana toplumu sistematik olarak kimliksizleştiren karşı devrim bu kadar güçlenmişken kaba saba bir jakobenizmle bir yere varılamayacağını anlamalıydı. Başka bir şey olmalıydı ama ne? Bu kilit, bu düğüm nasıl nasıl çözülecekti, belki bunun için mücadele edilebilir(di). Ne olacak yani şu aşamada okullarda her gün müzik dersleri yapılsa? Bir bütün olarak Milli Eğitim Bakanlığı dincilerin eline düşmüş, her gün resim dersleri verilse ne olacak?

AKP kara cehaletten ve çıkar odaklarından beslenen zeki tilkiler ordusu. Dolayısıyla bir yandan, kendi eğitim sistemini kurarak, eleştirel düşünce kapasitesinden yoksun bu zihinsel teslimiyetçi kitlelerin kendine güvenini körüklüyor diğer yandan da kendisine oy vermemiş toplulukları kucaklama amacıyla, örneğin alevilere Muharrem ayında iftar yemeği vermek, örneğin köşk yemeklerine Pamuk'u davet etmek gibi girişimlerde bulunuyor. Aslında bu ve benzeri işleri özellikle mikro ölçekte çok da iyi başardığı için iktidarda. Zaman zaman saçma sapan emekli albay kafalı CHP'dense AKP'nin çok daha iyi olduğunu düşünmüyor değilim. Ne de olsa bu ülkede gelinen aşama faşizmlerden faşizm beğen noktasında.  

Kübra satranç dehası bir genç olarak bu topraklardan gidecek. İyi de edecek, siz olsaydınız gitmez miydiniz? Neden kalacaksınız? Emekli İngiliz ve Almanların ülkemize yerleşmesi sevindirsin bazılarını, iş yapacak kim varsa da fırsatını bulunca açılsın başka sulara...

 

 

Bir izinsizgösterici'den yazıya ek: Aslında onca fazıl say ve ona cevap verenlerin gürültüsü içinde kanımca en dikkade değer lakırtı Yalçın Küçük'e aitti. Bunu yazıya eklemeden edemedim (Umarım Bora kızmaz): "Ben Fransa'ya giderek korkaklık yapmışım. (...) Fazıl Say'ın bundan rahatsızlığını dile getirmesi çok sevindiricidir. Bence dünyanın en güzel yaratığı olan kadın vücudunu satan kişinin vergi rekortmeni olduğu bir ülkede yaşayamam diyerek ülkeden ayrılmıştım. Bugün Paris'e gönülül sürgün olarak gittim ama bu yaptığım korkaklıktır. Benim dağa çıkmam lazım. Fazıl gençtir, Lozan'a gitmek yerine dağa çıksın. Babası benim arkadaşımdı, ateşli solcuydu Fazil'ın yaşlarında, O da yardım eder silah verir"

 

 

Bora Ercan boraercan@yahoo.com
Odysseus Adaları'nın yazarı.