SANAT VE ORJİNALİTE

Kavramsal bir çerçeveye doğru

_ Kubilay Akman

'Sanatta orijinalite" konusunun tartışıldığı şu günlerde, tartışan tarafların açıklamaları birbirini izlerken, ihmal edilen bir konu bulunmaktadır. Tartışma maalesef genellikle kavramsal-teorik bir arkaplan olmadan yürütülmektedir. Buna, on yıllardır aynı piyasa içinde yer alan kişilerin birbirlerinin yarattığı değeri görmezden gelen, hatta giderek hiçe sayan bir üsluba yönelmesi meselesi eşlik etmektedir. Bugün yapılabilecek en doğru şey, modern eleştirinin sunduğu olanakları "çağdaş Türk resminin orijinalliği" tartışmasının hizmetine sunmaktır. Orijinal (özgün) nedir? Orijinal olabilmek için bir sanat eserinin "biricik" olması mı gerekir? Taklit nedir? Kopya nedir? Taklitçilik ve sahtecilik aynı şey midir? Hala sürmekte olan tartışma boyunca burada andığımız sözcükler bol bol kullanıldı. Ama acaba bu sözcüklerin kavramsal değeri üzerine sistematik bir kuramsal düzlemde düşünüldü mü? Sanmıyorum. Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, tüm tarihsel, toplumsal, kültürel, sanatsal ve güncel bağlamlardan azade, hiç kimseye ve hiçbir şeye benzemeyen bir "orijinalite" sanat alanında mümkün değildir. Daima sanatçılar yaşadıkları ve sosyal etkileşim sürecine girdikleri toplumlardan beslenir, etkilenirler. Özgünlük, bu anlamda bir tarihsellik ve süreklilik içinde üretilir. Virginia Woolf'un da belirttiği gibi, "büyük sanat yapıtları tekil ve yalnız doğumların ürünü değildir; bunlar uzun yıllar süren ortak düşünmenin, beraberce düşünen insanların ürünüdür. Dolayısıyla, tekil sesin ardında yığınların deneyimi vardır." Eser hırsızlığı (plagiarism) ise özgünlük ve etkileşim süreçlerinin ötesinde, birilerinin kendilerine ait olmayan bir eseri doğrudan ya da kısmen alıp kendine mal etmesine işaret eder.

Devamı...      

YEDİ ANARŞİST GÜNAH: 1 - "LUXURIA"

_ Can Başkent

Anarşist cinsellik felsefesi üzerine çok yazdık. Eşitlik ve adaletin, anarşizan cinselliğin değişmezlerinden olduğunu vurguladık ve vurguladık... Fakat, tüm yazılarımızda es geçilen önemli bir nokta vardı: acaba anarşist cinselliğin sınırı var mıdır? Dante, şehveti "başkalarını aşırı sevmek" olarak gördüğünü yazarken, bir yandan da en çok sevilenin tanrı yerinde bir insan olmasının çelişkisine işaret ediyordu aslında. Peki, bir anarşist şehvete nasıl yaklaşmalı? Meşhur yedi ölümcül Hırıstiyan günahlardan biri olan şehvete, ya da Latince'siyle "luxuria"ya tarihte atfedilen ilk anlam cincel şehvetten ziyade, her hangi bir şeye/nesneye karşı aşırı duygular beslemek olarak tarif edilebilir. Lükse, yani aşırıya düşkünlük çağlar boyunca Hırıstiyan keşişleri cinsellik boyutunda rahatsız ettiğinden, luxuria günahı şehvete, yani cinsel partnere duyulan ve üreme amaçlı olmayan bedensel ilgiye indirgenegelmiştir. Dante, İlahi Komedya'da, şehvetin alt ettiği insanların dinmek bilmeyen bir fırtınaya kapılacağını ifade ederek, şehvetin insana verdiği amaçsız ve faydasız gücü sembolize ediyordu. Benzer şekilde, şehvetten arınmak isteyenler, alevler içinde yürüyerek "dertlerinden" kurtulmaya çalışıyorlardı. Öte yandan, şehvete göz kırpan Hırıstiyanlar da yok değildi. Cinsel ilginin ortaçağ Hırıstiyan düşünce tarihindeki oldukça şaşırtıcı izdüşümlerinden bizim en sevdiğimiz ve tebessümle andığımız, Abelard'ın efsanevi aşkı Heloise'ye duyduğu derin cinsel ve duygusal aşktır.

Devamı...      

YAKIN TARİHİMİZ VE NECDET BULUT CİNAYETİ

_ Bülent Vargil

1938 yılında Sivas/ Gürün'de doğan, bilgisayar alanında doktora yapmış ilk bilim adamımız Dr. Necdet Bulut cinayetinin önemini, yakın tarihimizle ilgili süreçler içinde değerlendirmemiz doğru olacaktır . 1968-1970 yılları dünyada emperyalizmin kriz yıllarıdır ve sistem bu krizden çıkışı, krize neden olan faktörleri ortadan kaldırmak suretiyle, yani, kaybetmiş olduğu siyasal ve ekonomik hakimiyet alanlarını geri alarak ve yeni alanlar kazanarak,1982 yıllarına kadar uzayan bir zaman dilimi içinde sağlamaya çalışacaktır. Globalizm adını verdiğimiz bu yeni aşamada, kapitalizm, hakimiyet alanlarındaki ulus-devletlere dayattığı neoliberal politikalarla onların finansman ve üretim alanlarına müdahale etmesini önleyerek yani pazarları, hammadde kaynaklarını ve emeği kendi sömürüsüne tam anlamıyla açarak krizden kurtulmayı planlamaktadır. Türkiye'deyse, 1961 Anayasasını savunan emekçi sınıfların ve bütünleşiği 68 Hareketiyle zinde güçlerin ABD Emperyalizmine karşı sürdürdüğü mücadele, tekelci sermaye düzeninin ve ABD'nin ekonomik ve siyasal hakimiyet alanlarını daraltıyor, kendilerine karşı potansiyel bir tehdit oluşturuyordu.

Devamı...      

TÜRKİYE'DE POP-ART NEDEN YOK?

_ Kubilay Akman

1950'lerde İngiltere'de ortaya çıkan ve asıl gelişim alanını Amerika'da bulan Pop-Art Batı sanat tarihinde Andy Warhol, Jasper Johns, Roy Lichtenstein, David Hockney, Claes Oldenburg ve R. B. Kitaj gibi isimlerle yer aldı. Pop-Art'ı, en azından bir terim olarak doğduğu coğrafyada değil de Atlantik'in öte yakasında geliştiren dinamikler nelerdi? Pop-Art neden İngiltere'de değil ABD'de gelişim imkânı buldu? Ve bizim sorumuza gelecek olursak, Türkiye'de neden Pop-Art akımı gelişemedi? Pop-Art'ı karakterize eden unsurlar, ileri-kapitalist toplumların tipik tüketim nesnelerinin, kültürel figürlerinin ve ürünlerinin plastik sanatlar alanına taşınmasıdır. Campbell's Konserveleri, hamburger ve Coca Cola popstarlarla birlikte bu akım içinde yerini aldı. Pop-Art'ın tüketim toplumu ve kültürüyle kurduğu birebir ilişkiler farklı eleştirilere neden oldu: Burada, Amerikan tarzı yaşama, kültüre ve onun açmazlarına karşı ironik bir eleştiri olduğunu düşünenler kadar; popüler olanla kurulan bu ilişkinin aslında tam da bu mecraya ait olmaktan kaynaklandığını iddia edenler de oldu.

Devamı...      

RIZA

_ Zehra Koç

4 Ocak gunu vizyona sessizce bir film girdi... Tayfun Pirselioğlu'nun yönettiği Rıza.. Film, İstanbul'da, Anadolu yakasında bir, Avrupa yakasında üç olmak üzere sadece dört salonda oynuyor... Muhtemelen gösterimdeki ömrü iki haftayı aşmayacakt... Adana - İstanbul hattında kamyon şoförlüğü yapan Rıza'nın İstanbul'un ortasında düştüğü, çaresizliğin, vicdan azabının, ayakta ve hayatta kalma mücadelesinin öyküsü bu... Hayatta sahip olduğu tek şey ipotekli kamyonu bozulunca umutsuzca para arayışına giren Rıza , sonunda bir "suç işler". Onun yaşadığı çaresizlik, vicdan azabı ve Dostoyevski'yi çağrıştıran suç mahallinden ayrılamama hali, sizi de sinemanın karanlığında ve perdenin karşısında çaresiz bırakır. Bir tür suç ortaklığı hissi yaşatan bir çaresizliktir bu. Avurtları çökmüş, saçı sakalına karışmış, göz alttları torbalanmış, özetle cilalanmamış, en gerçek halleriyle karşınızda duran, T. Pirselimoğlu'nun deyişiyle "sıradan insanlar", yaşadığınız hayatın eğretiliğini başka bir görüntüyle yansıtır size.

Devamı...      

BEN OKUDUM. "SİYAH SÜT, YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN POSTPARTUM DEPRESYON"

_ Gönül Aslan

Siz hiç unutmak için, tıpkı "suya yazı yazar gibi" yazılıp da 50.000 (yazıyla ellibin) adet basılarak satışa sunulan "otobiyografik bir roman" okudunuz mu? Ben okudum. "Siyah Süt, Yeni Başlayanlar İçin Postpartum Depresyon" Daha önceleri de çok satan, hatta çok satsın diye yazılan ve basılan kitaplar okumuşluğum var gerçi. Lakin yazarın, kuvvetle muhtemel, illa pürü pak bir iyi niyet dahilinde algı fukarası zavallı eksik okur'u da göz önünde bulundurarak kaleme aldığı "okuma yöntemi"nden başlayarak tüm kitaba taşan düşünce ve hissiyatları kadar samimiyetsizine rast gelmemiştim. Düşüncenin samimiyeti ve samimiyetin gerekliliği üzerine naçizane görüşlerim meraklı ve ilgili okurun seyriyle elbette çakışacağından kitaba dönmekte fayda var. Sözü edilen yedi sayfalık bölümde yazarın kadınlık, annelik, deneyim aktarımı gibi mefhumlardan modern cumhuriyet eleştirisine, geleneksel bilginin hükmünü yitirmesi karşısında duyduğu üzüntüsünden unutmayı bile unutmaya varamayan çelişkilerine ve methiyelerine gark olmak mümkün. Derken keşke özet olsaymış dedirten sekiz sayfalık bir önsöz. Ve roman...

Devamı...      

DALGALONYA MASALLARI (2)

Dalgalonya'nın "alenen" karanlık olduğu günlerden birinde "alenen" işlenen bir cinayet...

_ Zelda Capulet

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, şu bizim Dalgalonya'nın elbette küresel küre ulusları içinde eşit haklara sahip, şerefli bir üyesi olarak varlığının sonsuzluğunu ve bu sonsuzluğun sürdürülebilirliğini temin için; bir Dalgalonyalının iradesinin mutlak üstünlüğünü her daim mümkün kılmak için; egemenliğin her durumda Dalgalonya ulusuna aidiyetine Dalgalonyalıları ikna etmek için; Dalgalonya devletinin her nevi kurumunun kendi içi ve "periferisi" ile hiyerarşisinin, düzeninin, münasebetinin ve işbirliğinin biçimini belirlemek için; her Dalgalonya vatandaşının en temel hak ve hürriyetini garanti altına alırken, ulusal değer ve menfaatleri korumak için; tüm Dalgalonyalıların şerefli bir hayat sürdürmesi için; Dalgalonya vatandaşlarının gurur ve iftihar, sevinç ve keder, hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve hayatın her türlü tecellisinde, kaderlerinin ortak olduğu ve fakat huzurlu bir hayat talebine de hakları bulunduğu göstermek için ve "demokrasiye âşık" Dalgalonyanın evlatlarına "Dalgalonya sevgisini" emanet ve tevdi için bir "babayasa"sı varmış... Bu babayasa'nın, "en baba" yasalarından biri, ki numarası 301 imiş, doğrudan Dalgalonyalı olmanın kendisi ile ilgiliymiş...

Devamı...      

FAZIL SAY VE KÜBRA YA DA NEREYE GİTMELİ

_ Bora Ercan

Normal şartlar altında çok da önemsenmeyecek bir konu, bir olay eğer gündemde ön plana çıkabilecek başka bir şey yoksa ya da gündemin bir şekilde yönlendirilmesi gerekiyorsa, sekiz sütuna manşete taşınır. Nitekim, Fazıl Say'ın bir şiirin dizesinden kopup gelirmişcesine "buralardan gitmeliyim," serzenişleri geçtiğimiz günlerde sıkça konuşulur oldu.Eskiden birayaya gelindiğinde "ne olacak bu memleketin hali," diye başlardık hararetle tartışmaya. Şimdi, artık bu konu başlığı ortadan kalktı çünkü memleketin hali ortada. Bir de samimiyet yok artık. Delikanlılık kültürü nasıl kendini yavşaklık kültürüne teslim etmişse içtenlik kültürü de kendini "mışgibiyapmak" kültürüne teslim etti. Toplum, değişen koşullara çabuk uyum sağladı. Bu koşullara uyum göstermeyen, gösterme rızasında olmayan insanlar böylece, yaşam alanlarını yitirerek "nereye ve nasıl gitmeli," sorusu çerçevesinde dönüp dolanır oldu.Bu topraklar yıllardır iç ve dış göç veriyor. Acı taraf, gidenlerin topraklarına sahip çıkmaması. Benzer durumda olan ülkeleri düşünüyorum, örneğin Yunanistan, 1900-1950 yılları arasında depremler, savaşlar, işsizlik, açlık ve Metaxas diktatörlüğünün baskısı gibi nedenlerle milyonlarca insanını Avustralya, ABD, Kanada, Latin Amerika ve Avrupa ülkelerine gönderdi. Bununla birlikte, Yunanlılar, kendi yurtlarıyla bağlarını bir şekilde korudular, köylerini sahipsiz bırakmadılar. Biz, ne yazık ki, gidince kimliğimizden utanıp ya isim değiştiriyoruz ya da aşiret törelerine sahipleniyoruz. Üzerine, topraklarını Kanadalı madencilere satan köylüleri alkışlamak kalıyor.

Devamı...      

GRAMSCI ve HEGEMONYANIN KÜLTÜREL AYGITLARI

_ Gül Büyükbay

Antonio Gramsci, 1926'da 35 yaşında ve İtalyan Komünist Partisi'nin lideri ve parlamentoda milletvekiliyken Mussolini'nin faşist rejimince tutuklandı ve Sicilya yakınındaki Ustica adasında geçirdiği bir yıl dışında ölüm yılı olan 1937'ye dek zamanını ya hapishanede ya da hastanede yazarak geçirdi. Hapishanede "Sonsuzluk için bir şeyler yapmanın önemi fikriyle doldum -ki sanıyorum bu, tüm mahkumlar için tipik -" diyerek 30'dan fazla defterden oluşan hapishane defterlerini yazmıştır. Bu belki de bir parça, politikaya girdiği için ihmal ettiği akademik hayatına bir borcunu ödemedir. Gramsci'nin basit okul defterlerinde varlığa kavuşan düşünceleri, beynin durdurulamaz üretiminin dâhice bir örneğidir. Yazılarda bağlantılar web ya da bir network gibi çok katmanlıdır. Direktifler veren bir tarzda değil de açık bir metin olduğu için açık ve dikkatli bir okuma gerektirir.

Devamı...      

MONA MOJITO

_ Ali Rıza Arıcan

Just after the first rain drops of the afternoon start to accelerate the life in the city, I arrive at the seminar where I plan to meet some soon-to-be-writers. It is all my hope that I will find some people who can listen to my eccentric stories and we can laugh at them together. Being among soon-to-be-writers is not so different from being locked in a room where everyone speaks a different language. A dozen of cats, full of desires to be heard by others are walking around with their soon-to-be-written crumbs of new ideas in their heads. They are meowing loudly and rubbing their furs to each other's legs to know more and to be known by more. We read different authors, we like different styles of writing, we drink different cocktails and we have different purposes in our lives. There is only one thing which brings us together: We all want to be a published-writer as soon as possible! mentioned them the new story I am planning to write, the one inspired by the Russian chess-maniac murderer. A man who is obsessed with filling the chessboard with a particular organ of his victims is giving himself up to the police because he realizes that they will never be able to catch him and he will die soon before his fame shakes the world. All the murders will be wasted then!

Devamı...