DALGALONYA MASALLARI

_ Zelda Capulet


...
Go ask Alice
I think she'll know.
When logic and proportion
Have fallen sloppy dead,
And the White Knight is talking backwards
And the Red Queen's "off with her head!"
Remember what the dormouse said:
"Feed your head. Feed your head. Feed your head"

Patti Smith (White Rabbit)

I was dreaming in my dreaming
of an aspect bright and fair
and my sleeping it was broken
but my dream it lingered near
in the form of shining valleys
where the pure air recognized
and my senses newly opened
....

Patti Smith (People Have the Power)

 

Hangisi önceydi kimse bilmiyor. Önce Dalgalonya mı vardı, yoksa Zelda Capulet mi? Bu bir sır. Ama sanki Dalgalonya'nın dalga dalga kızıl bayraklarının dalgalandığı sokaklarında, caddelerinde dolaşırken, dağının taşının talan edilmesine, adı konulmayan savaşlar için tanrılara  kurbanlar sunulmasına, damıtılmış acıya, parlatılmış illüzyonlara tanıklık ederken, masal masal içinden, Zelda Dalgalonya'dan, Dalgalonya Zelda'dan, çıktı.

Dalgalonya'nın anlatılacak  çok masalı var...  Bu masallar yetişkinlere göre... Kimisi kabuslara dönüşecek kadar karanlık, kimisi midenizi buracak  kadar  ironik, kimisi yüreğinizi dağlayacak kadar kederli... Mutlu masalı yok mu Dalgalonya'nın derseniz,  var elbette, olmaz mı? Hepsi sırayla... Şimdi yavaşça, Dalgalonya nasıl oldu da böyle oldu, nasıl oldu da bu masalları içinden doğurdu, onu anlatmaya  çalışalım...

Bu aslında bir "intro"dur...

 

 

Günlerden bir gün karanlığa uyandığını unutan Dalgalonya...

Bir varmış, bir yokmuş yine elbette develer deve , pireler pireyken, günlerden bir gün, Dalgalonya halkı sabaha güneşle uyanmamış. Gecenin karanlığı ve soğuğu etrafa iyiden yayılmış. Dalgalonyalıların bazıları yataklarının sıcak kıvrımlarında, sevgililerinin koynunda bu karanlık ve soğuk sabaha uyanmışlar uyanmasına ama ne karanlığı farketmişler doğrusu, ne de soğuğu... Sıradan bir gün de değilmiş aslında;  içlerinde derin bir huzursuzluk ve korku varmış ama buna aldırmamış ve gündelik hayatın içine dalmışlar...

Bu karanlığın ve soğuğun geldiği sabahın gecesinde,  Dalgalonya'lıların uykusuna kabuslar karışmış. Kimileri yılanların kol gezdiği ormanlarda kaybolmuş, kimileri karanlık sularda yüzmüş, kimileri kapısı olmayan, bacası bir şişenin genişliğine sahip evlerde kapalı kalmış, kimileri dipsiz kör kuyularda boğulmuş, kimileri henüz ana sütüne doymamış bebelerini boğmuş, kimileri ise karanlık zindanlarda acıyla kıvrılmış. Sabah uyandıklarında, unutmak istedikleri bu rüyaları, zihinlerinin en derinlerine gömmeye çalışmış Dalgalonya halkı ama, bedenlerinde kalan izleri silememişler. Bu izleri de kendilerine bile açıklayamadıkları için, kimselerle de paylaşamamışlar. Gözlerinin altında karanlık torbalar birikmiş, derilerinde iyileşmeyen derin kesikler ve bedenlerinin içlerinde, hücrelerinin her birinde, yaralar oluşmuş. Kanla, irinle dolu bu yaralar, dayanılmaz bir acıyla sarmış bedenlerini. Acılar acıları bastırmış ve duyulmaz olmuşlar. Dalgalonya halkı, ağrısız, acısız, taş gibi bedenlere sahip bir halka dönüşmüş günden güne...

Güneşsiz, karanlık ve soğuk günün sabahında etrafa yayılan dumanın  isi ve kokusuyla  zaten donmaya başlamış olan duyguları, hepten körleşmiş. Bu keskin koku, bu sis perdesi, öyle bir sarmış ki etrafı, başka bir şey düşünülemez olmuş. Bütün güzel kokular , açan çiçek, esen rüzgar, doğan güneş ve  her bir doğumla başlayan mucizeler unutulmuş;  kötü kokulara, taş gibi bedenlere  öyle bir alışmış ki Dalgalonyalılar, bunu sever olmuşlar. Kabusları, bahar günlerinde, mavi gökyüzünde, derin okyanuslarda; düşleri, çorak topraklarda, buzullarda, yerin kırk kat altında  geçer olmuş... Hem kendilerinin tersi dönmüş hem de Dalgalonya'nın...

Bebelerine öğretecekleri erdemleri, anlatacak masalları, söyleyecek türküleri kalmamış;  bir bildikleri, bir yaşadıkları, o günmüş... Her sabah güneşle kalkıp, her gece ayla, yıldızla  yatar;her günü,  bir önceki günle beslenmeden, bir önceki günü bilmeden yaşar olmuşlar. Yarını düşünürlermiş, düşünmesine ama yarın kendiliğinden gelirmiş, ne getireceği bilinmeden.

Ağrıyı, acıyı bilen, türkülerle gözleri dolan, dünü anımsayan, acısını ve sevincini yaşayan, yarını merak eden, kollayan bir küçücük grup Dalgalonya'lı da varmış var olmasına ama içleri, korku, hüzün  ve kederle doluymuş. Kimileri Dalgalonya'nın bu durumunu tiye alıp yaşayıp gidiyormuş, kimileri dipsiz kuyularda geziyormuş; kimilerinin yaşadığı kaygı, kimilerinin yaşadığı korkuymuş. Bir küçük çocuğun tanımlayamadığı, dokunamadığı,  düşsel yaratıkların korkusuna benzer bir korkuymuş yaşadıkları.   Belki gidecek başka yerleri olmadığından, belki hala yaşamaya ilişkin umutlarını yitirmediklerinden, belki başka ne yapılır bilmediklerinden ve belki de  yapabileceklerinden korktuklarından,  öylece yaşayıp gidiyorlarmış... Yaşadıkları hayatın yaşamak olmadığını bilerekten üstelik.

Günler böylece, durdurulamaz bir şekilde;  bazen birbirini tekrar ederek; bazen, her gün yeni bir acı getirerek devam ederken, tüm Dalgalonya halkı hiç farkına varmadan bir melek bekler olmuş, "eteklerine beyaz taşlar toplamış, dalgalara yapraklara basarak ağlamaktan dönen bir melek" (1) mesela. Bu melek, bir gözünde keder bir gözünde mutluluk saklı, gülerken ağlayan, korkuturken koruyan, besleyen, büyüten, koruyan, kollayan, yoklayan, hem iffetli, hem cilveli bir güzelmiş.  Bu güzeli neden beklediğini bilmeden, hatta beklediğinin bile farkında olmayarak, nerden geldiğini, nereye ait olduğunu, nereye gideceğini bilmeden bekleyen Dalgalonya halkı, bir gün meleğine kavuşacağına eminmiş (2).

Bu melek kimilerinin gece düşlerinde, kimilerinin gündüz hayallerindeymiş; kimilerinin yüreğinde, kimilerininse cebindeymiş... Bazıları sarışın sevdiğinden altın saçlı, bazıları karalara bağlandığından, bronz tenliymiş. Kimisi bir kapak kızı güzelliğinde olduğunu hayal eder, kimisi, şeker ve hamur kokan, yumuşak göğüslerinde uyuduğunu düşlermiş. Bu hayaller elbette Dalgalonya'nın erkeklerine aitmiş... Kadınlarsa bu beklenen meleğin, bir dişi olmasına içlerinden hayıflanır; onun, sert bakışlı, mağrur, onurlu, gururlu, aşık, genel olarak zengin, istisna olarak yoksul, ama kesinlikle "iyi" ve "yakışıklı"  bir genç adam olduğunu hayal ederlermiş.

Dalgalonya bu ya;  bedenleri acıyan, içleri kanayan  ama ne  acıyı ne kan kokusunu duyan dalgalonya halkı, geçmişini hepten  unutmuş, geleceğine ilişkin bir fikri olmaksızın, meleğini bekleyerek  yaşamaya devam etmiş durmuş...  Derler ki, Dalgalonya halkı, gün gelmiş her geleni melek sanmış peşine düşmüş;  gün gelmiş kendini unutmuş avare dolaşmış; her Dalgalonyalı, Dalgalonya'nın delisi olmuş farkına varmadan, her gördüğünü deli sanmış, kendinin deli olduğunu bilmeden; doğunca böyle bir Dalgalonya'ya, bebelerin de  Dalgalonyalı olmaktan başka şansı kalmamış ve elbette doğmadan beklemeye başlamak kaderleri. 

 

(Resim: Barbara.Mendes'in Dona adlı resmi.)

DİPNOTLAR:

 (1) Hakan Savlı'nın Go Dersleri adlı kitabındaki bir şiirden...
 (2) S. Beckett'a saygıyla...

 

 

Zelda Capulet zeldacapulet@gmail.com
selidor'lu. kargaları ve ejderhaları sever. adının veronalı juliet'den mi, nintendo'nun karanlıklar prensesinden mi, zweig'ın zeldasından mı geldiği muamma...