BAUDRILLARD IN THE DESERT SEND SEPARATE J-PEGS

_ B. Gerry Coulter

Given Baudrillard's love for the vast open spaces of the deserts of sand and rock it is not surprising that "desert" was a significant concept in his work. A recent book on the Sahara (which features the superb photographs of Philippe Bourseiller, 2004), has captivated my own love of desert spaces and carried them along with Baudrillard's thought to this writing. It is, in the end, to the impossible desert that I travel to continue the impossible mourning of Baudrillard for this publication (see also Victoria Alexander, 2007). The desert is the scene of the world's ultimate reversibility - the return to dust. To mourn is also to celebrate the desert of death. Baudrillard believed that reversibility is our only source of enjoyment and so death too (as the reversal of life) must be enjoyed. This thought lies at the core of what we may call Baudrillard's "desert philosophy" - a radical surpassing of what is normally meant by "desert" in Western thought. Bourseiller's photographs and Baudrillard's concepts combine to reveal the poetic splendor of the desert.The attempt to banish the desert is also an important part of the failed attempt to exile the inhuman. Humanists, who have held Western philosophy and the university hostage for centuries, fear the deserts of the earth and their primordial qualities. The desert is "respectful of the inhuman" - it is more like "other worlds and the constellations" than anything else on earth (see Baudrillard, Cool Memories I: 28). An important aspect of achieving escape velocity from humanist philosophy's refusal of the inhuman (and the urban deserts in which even this ideology begins to deteriorate) involves a return to the desert.

Devamı...      

UZAY İSTİLACILARI: Çağdaş Görsel Sanatlarda Mekanın Yokoluşu

_ Marcus Graf

Bu makale, görsel sanatlarda sanatçıyı özgürleştirmek, sanatı yaşam ve toplumla bütünleştirmek amacıyla mekanı yok etmeyi, yapısını çözümlemeyi ve daha sonra yeniden oluşturmayı hedefleyen sanat akımlarını incelemektedir. Özellikle sergileme alanlarına yönelik eleştirilerin üzerinde durulacaktır. Metinde, sanatçının Rönesans dönemindeki "kulluk" konumundan kurtulması ile birlikte, 18. yy'da yalnızca sanata tahsis edilmiş bir mekanın ortaya çıkması incelenecektir. Ayrıca, 1920'lerden itibaren sergileme mekanının sanatın parametreleri arasına girmesi ve bunun sonucunda 1970'lerde kurumsal eleştirinin ve dekonstrüksiyonun ortaya çıkışı da ele alınacaktır. Sonuçta, sanat mekanının ve galeri kavramının günümüzdeki alternatif arayışları içindeki belirsizleşme eğilimi incelenecektir. 18. yy'dan bu yana, kamusal sergileme alanı anlayışı biçim ve anlam bakımından büyük değişimler geçirmiştir. Salon'dan , Beyaz Küp'e (White Cube) ve son olarak da Dış Mekanlar'a (Off Spaces) dönüşüm süreci boyunca, galeri kurumu çeşitli estetik, politik ve toplumsal süreçlerle derin etkileşim içine girmiştir. Günümüzde mekan, yapıtın temel bir unsuru olarak ele alınmakta ve sanatı, sanatçıyı ve izleyiciyi etkileme gücünü taşıdığı kabul edilmektedir. Güncel sanat, katalitik etkileri nedeniyle küreselleşmenin doğrudan (yerel) ve dolaylı (küresel) mimari, toplumsal, kültürel ve politik ortamından (bağlam) önemli ölçüde etkilenmektedir. Bugün dünya kesintisiz bir geçiş, bir dönüşüm süreci içindedir. Dolayısıyla sanatsal yaratma, sergileme ve tüketme süreçleri de kaçınılmaz olarak üretim ve teşhirin nerede gerçekleştiğinden etkilenmektedir.

Devamı...      

ŞİDDETTEN "ARINMIŞLIK" ve ANTREMANLARI

_ Can Başkent

Şiddet her yerde, her yerimizde; herkeste ve her birimizde. İster onun doğal olduğunu söyleyin, ister otoriter eğilimlerin görüngüsü olduğunu; bu yazı, her tür olası sıkıntılarına rağmen, kökenlerini göz ardı ederek; şiddetin nasıl bertaraf edilebileceğine dönük kolektif bir çaba hevesi aşılamaya çalışacak. İşe şiddetten "arınarak" başlamak gerektiğini düşünüyorum. Şiddetin sosyokültürel tanımlarını yaparak sezgisel ve içsel şiddet eğilimlerimizi dışlamak niyetinde değilim. Haliyle, şiddetin 'tanımından' bağımsız, şiddetin emareleri üzerine gitmek istiyorum. Hepimiz hem ezilen, hem ezeniz. İster cinsel, ister kültürel, ister politik olsun ayırımcılığa uğruyoruz. Elbette ki bu ayrımcılık bazen silah zoruyla, bazen devlet-yasa, kimi zaman da toplum-aile aracılığıyla uygulanabilmekte. Açıktır ki, bu toplumsal birimlerin antropolojisiyle didinip, "devletin, ordunun 'neden' var olduğuna" dair ciltlerce literatür oluşturuldu. Çeşitli felsefi, iktisadi ve toplumbilimsel yaklaşımlarla belirli açıklamalar getirilmeye çalışıldı. Konumuz bu bilgi birikimi değil, daha ziyade uygulamaya dönük açılımlar. Hayatın her alanında üstümüze zuhur eden şiddet içimizde devasa bir

Devamı...      

FATİH AKIN SOLCU MİLİTAN'IN KIYISINDA

_ Bora Ercan

Yaşamın Kıyısında Fatih Akın'ın son filmi. Kurgusu, konusu, kahramanları; her şeyden önce de tabulara karşı cesurca yaklaşımıyla, aldığı ödüller bir yana, şüphesiz bir Fatih Akın sineması vardır. Duvara Karşı'da olduğu gibi Yaşamın Kıyısında kozmopolit yapısı ve hayata tek elle tutunanlarla tutunamayan kişilikleriyle kendini izlettirir. Bu tiplemelerden solcu militan ve onun hamisi görevini yüklenen Alman öğrenci kız diğerlerinden filmin başından sonuna kadar çok da ayrıksı durur. Diğerlerinin mükemmeliğinin yanında onların sıradanlığı filmi gölgeler. Bu mükemmellik ya da sıradanlık oyunculukla ilgili değil doğrudan senaryoyla, yani seyaryoyu da yazan yönetmenle ilgilidir. Sempatizan olmanın ötesinde silah bile taşıyabilecek, hatta 1 Mayıs'a silahla gidebilecek kadar örgütte rolü olan üniversite öğrencisi solcu militan gösteri esnasında çıkan arbede sonucu polisten kaçarken cep telefonunu düşürür!!!Oldu mu ya şimdi? Film bu diyeceğiz ama bu kadarı da garip çünkü telefon defteri bile olmaması gereken birinin cebinde gerçek isimlerin de kodlandığı bir cep telefonun çıkması anlaşılmaz.

Devamı...      

DALGALONYA MASALLARI

_ Zelda Capulet

Hangisi önceydi kimse bilmiyor. Önce Dalgalonya mı vardı, yoksa Zelda Capulet mi? Bu bir sır. Ama sanki Dalgalonya'nın dalga dalga kızıl bayraklarının dalgalandığı sokaklarında, caddelerinde dolaşırken, dağının taşının talan edilmesine, adı konulmayan savaşlar için tanrılara kurbanlar sunulmasına, damıtılmış acıya, parlatılmış illüzyonlara tanıklık ederken, masal masal içinden, Zelda Dalgalonya'dan, Dalgalonya Zelda'dan, çıktı. Dalgalonya'nın anlatılacak çok masalı var... Bu masallar yetişkinlere göre... Kimisi kabuslara dönüşecek kadar karanlık, kimisi midenizi buracak kadar ironik, kimisi yüreğinizi dağlayacak kadar kederli... Mutlu masalı yok mu Dalgalonya'nın derseniz, var elbette, olmaz mı? Hepsi sırayla... Şimdi yavaşça, Dalgalonya nasıl oldu da böyle oldu, nasıl oldu da bu masalları içinden doğurdu, onu anlatmaya çalışalım... Bu aslında bir "intro"dur...

Devamı...      

BİR KİTAP: İNGİLİZ İŞÇİ SINIFININ OLUŞUMU

_ Gül Büyükbay

EDWARD PALMER THOMPSON E.P Thompson, 1924' de İngiltere'de metodist misyoner bir ana babadan doğan Thompson 2. Dünya savaşında Afrika ve İtalya'da savaşmışır. Savaş sonrası Cambridge üniversitesini bitirir. Uzun yıllar marksist olan Thompson 1956 yılında Sovyetlerin Macaristandaki ayaklanmayı kanlı biçimde bastırmlarını sebep göstererek Komünist Parti den ayrılır.1957'de "the new reasoner" sonrasında "new left review" dergilerinin kurucuları arasındadır. 1965 'de yayın kurulundaki ayrılıklardan dolayı uzaklaşır. Birmingham Kültürel İncelemeler okulunun kurucuları arasındadır. 1968 Mayıs Günü Manifestosunu kaleme alanlar arasındadır. 1980'lerde nükleer silahlanma hareketinde aktivist olarak mücadele eder. 1993' de sosyalist olarak ölmüştür. Ayşe Buğra, Türkiye koşullarını da ele aldığı, karşılaştırdığı, çok anlamlı ve yaşadıklarımızı açıklayıcı tespitler yaptığı giriş makalesinde "İnsanı, bilimsel çalışmalar bağlamındaki akademik okumalarla siyasi aktivizme yönelik veya sadece zevk için yapılan okumaların farklarının ötesinde bir okuma eylemine davet eden bir kitap " ve "... o günden bugüne, dünyanın farklı köşelerinde hala sürüp giden bu tartışmalar ve çatışmalarla ilgilenen, insanın ve insan toplumunun ne olup olmadığını anlamak isteyen herkesin mutlaka okuması gereken bir dünya klasiği," der kitap için. Öncelikle kitap tuğla kalınlığıyla göz korkutmamalı çünkü Thompson' un da belirttiği gibi ayrı ayrı 16 bölüm de kendi içerisinde bütünlük taşıyor.

Devamı...      

NONVIOLENCE IN TURKEY: CONSCIENTIOUS OBJECTION AND NON-VIOLENCE

_ Can Başkent

Tonight, I am extremely happy to be a small part of the David Dellinger lecture here in New York City. I will briefly talk on non-violence in Turkey, more specifically non-violence via conscientious objection. Due to the time constraints, however, I will not give a historical background of the 18-year-old conscientious objection movement in Turkey. Instead, I will provide a brief outline of the militarist violence in Turkey, and then focus on what conscientious objection movement -- the biggest (both in terms of size and duration) and most discussed non-violent movement in Turkey - was able to achieve under these circumstances.1. Organized Violence in Turkey ; Without any dispute, I believe, most of the people in the audience, would agree that the army is the biggest, oldest, and strongest form of organized violence. Then what about this biggest, oldest and strongest form of organized violence in Turkey? As the official Turkish General Staff documents put it "The history of the Turks whose political order was developed in line with its military order dates before 4000 years." [1] (Grammar mistakes are due to the official English pages of General Staff)

Devamı...      

İRAN GEZİ REHBERİ VE PERSEPOLİS

_ Bora Ercan

Pasaportumu ilk aldığım günleri anımsıyorum. Karlı ve soğuk Ankara günleriydi. Hem ev taşımıştık hem de yol hazırlıkları içindeydik. Yönümüz Doğu'ta doğruydu. Böylece, hayatımda ilk gittiğim ülke İran oldu. Pasaportuma bakıyorum. Giriş damgasında Farsça yazdığından dolayı İran'a ilk giriş tarihini tam olarak anlayamıyorum,. Türkiye çıkış tarihi konuyu netleştiriyor: Gürbulak Kara Hudut Kapısı T.C. Ağrı 27-1-92. Daha sonrasında İran'a başka yolculuklar yapmış olsam da hiçbir yolculuğum ilk yolculuğumun bende bıraktığı izleri bırakmadı. Hindistan'a giderken geçecek olduğumuz İran'da çeşitli nedenlerle on gün kalmış, bu süreçte Şiraz ve İsfahan gibi şehirleri görme fırsatını yakalamıştık. Zafer Bozkaya'nın bilgisi ve deneyimiyle karşılaştığımız engelleri zevkle aşarak geçmişti yolculuk. O dönemde de Türkiye'de şeriat konuşuluyordu. Muammer Aksoy, Uğur Mumcu gibi faili meçhul cinayetlere kurban gidenlerin ardından sıklıkla bugün pek de kullanılmayan "Türkiye İran Olmayacak" sloganları atılıyordu. İran'da 1980'den beri şeriat vardı. Hatta devrim kavramını altüst eden bir şekilde adı İran İslam Devrimi konmuştu bu hareketin. Sonuçta hapse girmekten, asılmaktan kurtulan yüzbinlerce İranlı da soluğu kaçmakta bulmuştu.

Devamı...