EDWARD SAID’IN ‘KÜLTÜR VE EMPERYALIZM’ KITABI ÜZERİNE

_ Ulas Basar Gezgin


 

1) Said ‘Kültür ve Emperyalizm’de Ne Diyor?

Said, ünlü ‘Oryantalizm’ kitabı için şöyle diyor:

Oryantalizm adlı kitabımda yapmaya çalıştığım işin ardındaki itilim, bir bölümüyle, ayrı ve apolitik gibi görünen kültürel bilim dallarının, emperyalist ideolojiye ve sömürgeci uygulamalara ilişkin tümden çıkarcı bir tarihe olan bağımlılığını gösterme isteğiydi (Said, 2004, s.88).

Said, sömürgecilik dönemi yazarlarının yalnızca ‘Batılı okur’u dikkate alarak yazdıklarını, sömürgelerde yaşayan halkların metinlere olası tepkilerinin dikkate alınmadığını söylüyor ve çoksesli bir okuma pratiği olarak adlandırdığı bir açılım öneriyor (bkz. Said, 2004, s.120-122).

Tartışma bölümünü beklemeden yorumumuzu yapalım: Oysa, yerli yazarlar da ‘Batılı’ okurları düşünerek yazmıyorlar, günümüzde ‘Batılı olmayan’ coğrafyayı ‘Batılılar’ için yazan ‘Batılı’ olmayan yazarlar kuşağına dek. Said, Avrupalıları sömürgecilikle suçlarken, bir kaç ayrıcalıklı durum dışında, sömürülenlerin anlatılarını incelemediği için, yalnızca sömürgecilerin anlatılarına odaklandığı için bu gerçeği göremiyor.

Said’in eleştirisi, Hindistan’ı ele alan dönem romanlarında, ayaklanmaların direniş olarak değil dikbaşlılık olarak sergilenmesinedir (bkz. Said, 2004, s.133). Camus’nün Cezayir’in bağımsızlığına karşı çıkışına vurgu yapıp ayrıntılı Camus çözümlemesi sunar. Cezayir’in bu kadar çalkantılı bir döneminde, Camus’un Cezayir’de Fransa’nın uyguladığı şiddeti görmezden geldiğini belirtir. Rudyard Kipling’in ‘Kim’ adlı romanının ayrıntılı çözümlemesini yapar.

Said, ‘Doğu’yu ele alan ‘oryantalist’ yapıtlarda ‘Doğu’nun kadın olarak simgeselleştirildiğini ve harem kadınlarının sık işlendiğini söylüyor. Avrovizyon Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi birinci yapan şarkının sevinç çığlıkları içinde gözden kaçan asıl niteliğini, ‘oryantalist’ oluşunu, ‘Doğu’nun kendini, ‘Batı’nın O’nu gördüğü gibi sergilemesinin açık bir örneği olduğunu burada analım. Said’in tariflediği ‘Batı’nın ‘Doğu’yu koca bir Harem olarak görmesi olgusu, o sanat yoksunu Avrovizyon şarkısının ‘oryantalist’ kurgusunu çok iyi anlatıyor. Ama aynı zamanda, başka bir noktanın da altını çiziyor: Bu ödül göstermiştir ki en azından Avrovizyon’un seçici özneleri, Said’in eleştirilerine aldırmaksızın, ‘oryantalist’ bakışı bu çağda bile sürdürüyorlar –bilincinde olsunlar ya da olmasınlar. Öte yandan, bu noktada, Doğu’nun Batı’ya bakışı da sütten çıkmış ak kaşık değil: ‘Oksidantalist’ bakış, “‘Batılı’ kadınlar orospudur” algısına yaslanıyor.

Said’in çalışmaları neden önemli? Eşitlikçi yazarların bile sömürgeci bir ton kullanabildiğini gösteriyor. Bizi bu konuda uyarıyor. Gerçel sömürgecilik çağı bitmiş olmasına karşın, fazlasıyla ‘Batı’ etkisinde olunduğunu söylüyor; ama bunu Amerika’dan söylüyor! İlerideki bölümlerde, bunları Amerika’dan söylemenin ne anlama geldiği üstüne düşüneceğiz.

Said’in istediği türden bir yazın çalışması nasıl olmalı? En genel düzlemde, yazınsal yapıtları siyasal gelişmelerle koşut olarak incelemeli. O zaman Said de böyle incelenmeli. Biz de, ilerleyen bölümlerde bunu yapacağız.

Bu bölümü bitirirken, birkaç soru aklımızda olsun: Oryantalizm, ırkçılık için bir şemsiye kavram mı? Yoksa ‘oryantalizm’ ve ırkçılık, dirimyapı (biyoloji) ve ekin (kültür) karşıtlığına mı karşılık gelir? Diğer bir deyişle, aynı bakışın ekinsel karşılığı, ‘oryantalizm’ ve dirimyapısal karşılığı, ırkçılık mıdır? “Şu şu şu insanlar genleri nedeniyle gerizekalıdır” (ırkçılık) ve “Şu şu şu insanlar ekinleri nedeniyle gerizekalıdır” (‘oryantalizm’) gibi bir karşıtlık kurulabilir mi?

 

2) Çeşitli ‘Oryantalizm’ Örnekleri

Said’in tariflediği biçimiyle ‘oryantalizm’e yukarıda Avrovizyon Şarkı Yarışması örneğini verdik. Burada başka örnekler de verelim:

Öncelikle Said, Holivud filmlerinde Araplarla vb. Ramboların vb. dövüştürülmesine vurgu yapıyor. Ekleyelim: Kızılderililer, ‘Vahşi Batı’ filmlerinde (bu arada, bu film türü adı, tam da Said’in eleştirisine karşılık geliyor: Vahşi olan, ‘Batı’, yerliler değil) vatan savunması yapar biçimde gösterilmiyorlar.

Aynı biçimde, Galatasaray Üniversitesi’nde bundan birkaç yıl önce Fransızca Hazırlık sınıfında okutulan Fransızca dil öğretim kitaplarından birinde, Pasifik’te bulunan Fransız sömürgesi Yeni Kaledonya’nın görüntüleriyle ilgili olarak, ‘tam bir Fransız görüntüsü’ yazılması da, ‘oryantalizm’ örneği olarak anılabilir.

Ama elbette, ‘oryantalizm’in daha gizil ve daha zor saptanabilen örnekleri de bulunmakta:
Fazlasıyla görgül (empirik) bakan toplumsal yansıbilimci (sosyal psikolog) Nisbett’in 2003’te çıkan ve Türkçe’ye de “Düşüncenin Coğrafyası: Doğulular ile Batılılar Nasıl - ve Neden - Birbirinden Farklı Düşünürler?” adıyla çevrilen kitabında, toplumsal evreni daha anlaşılır kılmak adına öylesine indirgemeci ve özcü konumlar alınır ki, “Günümüzde ‘Oryantalizm’” başlıklı Said’in izinden giden bir kitap yazsaydık, çözümleyip ‘oryantalizm’ini sergileyeceğimiz ilk kitap herhalde bu olurdu. Kitapta, sözgelimi, ‘Batı’ müziği, çokseslilikle; ‘Doğu’ müziği, tekseslilikle özdeşleştiriliyor. Yunan müziği çoksesliymiş de Çin müziği teksesliymiş. Bir kere, müzik tarihinde, nerede çıkarsa çıksın, tüm müzikler, teksesli olarak çıkmıştır; ondan sonra, teksesli olmayı sürdürmüş ya da çoksesliliğe evrilmiştir. Dolayısıyla, Yunan müziğinin de her müzik gibi, teksesli bir geçmişi bulunmaktadır. ‘Doğu’ ve ‘Batı’ müziği arasında bir ayrım aranacaksa, bu, makamlar noktasında olabilir. Ancak, bu da, ‘Doğu’nun ve ‘Batı’nın değişmez özler biçiminde birbirinden ayrıldığını göstermez: Tarihsel olarak, özellikle Bizans döneminde, Küçük Asya ve çevresi, Bizans saray müzikçilerinin çeşitli nedenlere bağlanabilecek bir yeğleyimi sonucu, makamlı müziği dizgeselleştirmiştir ama bu kadar. Üstelik, Bizans müziği makamlıdır, ‘Doğu’ mu ‘Batı’ mı sayılacak?

Dahası, Nisbett’in kitabında, ‘Doğu’ müziğine ‘tekseslilik’, ‘Batı’ müziğine ‘çokseslilik’ yüklenmesi, ‘Doğu’nun toplulukçu olmasına ve böylece teksesli bir toplum olmasına; ‘Batı’nın ise bireyci olup bireye önem verdiğinden çoksesli bir toplum olmasına bağlanıyor! Bir kere, Nisbett’in bu özcü savları doğru olsa bile, sınıflandırmasına göre, uyumun daha önemli olduğu ‘Doğu’da orkestra müziğinin, ‘Batı’da ise solo müziğin ve belki de oda müziğinin çıkmasını beklerdik.

Yukarıdaki belirtildiği gibi, Nisbett’in kitabı, böyle onlarca Said’lik gafla dolu. Tam da Said’in eleştirdiği gibi, Nisbett, ‘Doğu’yu ve ‘Batı’yı bilimsel olduğunu ileri sürerek sınıflandırıyor. Oryantalizmin bu bilişsel boyutu, dünyayı yanlış anlamaya yol açsa da, onu yalınlaştırdığından, algılamayı kolaylaştırıyor. Çok izleyeni olmasına şaşmamak gerek.

Nisbett’e insan algısının ulamlarının verili ve nesnel olmadığını, bu tür bir çalışmanın, kendisini de yanlılıklarıyla incelemesini gerektirdiğini anımsatmak isteriz. Dolayısıyla, ‘Düşüncenin Coğrafyası: Doğulular ile Batılılar Nasıl - ve Neden - Birbirinden Farklı Düşünürler?’ kitabının adının, ‘Batılılar, Doğulular ile Batılıların Nasıl – ve Neden – Birbirinden Farklı Düşündüğünü Düşünür?’ olarak değiştirilmesinin yukarıdaki kuramsal nedenlerle, daha uygun olduğunu düşünüyoruz. (Bireycilik-toplulukçuluk tartışmalarının Siyam özgülünde ele alındığı bir yazı için bkz. Gezgin, 2003a.)

Bir başka örnek, Evin İlyasoğlu’nun ‘Zaman İçinde Müzik’ adlı 10 sidili müzik tarihi kitabı olabilirdi. Sidi dizisi, ‘Ortaçağ-Rönesans-Genç Barok’ adlı ilk sidide, ‘Eski Yunan Müziği’ ve ‘Bizans Ezgileri’ ile başlıyor. Müzik, sanki Batı’nın ürünüymüş gibi bir hava verilmiş. Sonra kitabın küçük harflerle yazılmış altbaşlığını görünce, eleştirimizi geri çekiyoruz: “Zaman İçinde Müzik: Başlangıcından Günümüze Örneklerle Batı Müziğinin Evrimi.” Konu, ‘Batı müziği’ olarak çerçevelendiğinden, eleştiri, geçersiz oluyor. (Konu müzikten açılmışken, ‘Oryantalist’ öğeler taşıyan Handel imzalı Xerxes operası da Said’in kitabını okuduktan sonra yeniden gözden geçirilebilir, bkz. Gezgin, 2001.)

Bilişsel boyutta görülebilecek bir başka zor saptanabilir ‘oryantalizm’ örneği şu: Amerika’da yaşayan ünlü bir çinbilimci (ki bu da Said gibi sonradan Amerikan yurttaşlığı almıştır), Amerikalı Çinlileri anlatan kitabında, Amerikan haritasına yer vermez ve kitap, sürekli olarak, yazarın, okurdan, eyaletlerin haritadaki konumlarını ve nasıl yerler olduklarını bilmesini beklemesiyle, ‘oryantalize’ olur. Yazar, demek ki, kitabında, Çinlileri bile okur kitlesi olarak hedeflememiş, Amerikalılara yazmıştır çünkü okurundan, kendisi ayırdında olmasa da, Amerikan yeryapısını (coğrafya) bilmesi isteminde bulunmaktadır!

‘Oryantalist’ yapıtlara birkaç örnek verdikten sonra, ‘oryantalist’ olmayan kölelik anlatımına bir örnek vermek gerekirse, ilk akla gelenlerden biri, ‘Amistad’ filmi olacaktır (‘Amistad’ın ‘oryantalist’ olmayışının temellendirilmesi için bkz. Gezgin, 2002).

 

3) Said’in Alımlanması

Yanlış anlaşılmaların tersine, Said’in ‘oryantalizm’ eleştirisi, Muhammedcilik’in daha az sömürgeci olduğu gibi bir anlama hiçbir biçimde gelmiyor; az önce belirttiğimiz gibi, ‘vahşi batı’ filmlerindeki Kızılderililerin vatan savunması yapanlar değil vahşiler olarak resmedilmesinin eleştirisidir.

Yine de, Said’in eleştirisinin marksçılara karşı kullanıldığı, muhammedci hareketlerin Said’i temel kaynaklardan biri olarak gösterdiği gözlemlenmektedir. Bu durum, Said’in eleştirisinin –isacı sömürgecilik de içerilmek üzere- dinsel sömürgecilikleri hedef tahtasına oturtmamasından ileri geliyor.

Muhammedciler, Said’i neden seviyor? Çünkü ‘Oryantalizm’ kitabında, ‘Doğu’ derken ‘Doğu Asya’yı değil ‘Ortadoğu’yu ele aldı ve böylece, ‘Kültür ve Emperyalizm’ kitabının sonlarında, din temelli yönetimleri hoş karşılamadığına az da olsa değinmesine karşın, Said’de Doğu, İslam’ın bir şemsiye terimi gibi alındı. Böylece, kitap, “Avrupalılar isacı ve kötüler, bakın Said de gösterdi bunu” türü düşüncelere yol açtı ve Said’in isacı olması da bu çıkarsamayı etkilemedi! Hatta daha da perçinledi: “Bak Hıristiyan bile böyle diyor.”

Said, Muhammedcilik’in ve ‘Ortadoğu’ toplumlarının sömürgeci olarak çözümlemesini yapmadığı için onları aklamış oldu. (Yeri gelmişken, ‘Ortadoğu’ sözünün de nasıl Avrupa-Amerika sömürgeciliği ürünü olduğunu anımsayalım. Mezopotamya, ancak Avrupa’dan ya da Amerika’dan bakarsanız sizin için ‘Doğu’ olur ve ‘Orta’ olur. Said, dil düzeyinde, sömürgeciliğin kavramlarıyla bir hesaplaşmaya gitmemiştir. ‘Ortadoğu’ yerine ‘Güneybatı Asya’ deseydi, eleştirisi daha tutarlı olacaktı. Bu konuyu irdeleyen Asya yazını üstüne bir yazı için bkz. Gezgin, 2003b.)

Kuşkusuz, Said’in daha geniş bir seven kitlesi var: Said’i, sömürgecilik karşıtı olduğu için ulusalcılar da seviyor ama bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, Said’in ulusalcılara olumlu baktığı pek söylenemez. Solcular ise, Said’i, çok yalın bir nedenle, muhalif olduğu için seviyor.

Gerçekte, Said’in yanlış anlaşılmasına kızmamak gerekiyor. Bu saydığımız üç siyasal duruşun tarihyazımcılıkları, Said’i çekip esneterek kendi söylediklerine benzetme gibi yoğun bir çaba içine giriyorlar. Said, okuyanın siyasal duruşuna göre, doğal olarak, yeni anlamlar kazanıyor.
Biz burada Said’i eleştirerek, Said’den daha çok, çeşitli Said yorumlarını eleştirmiş oluyoruz.

Said’in eleştirisinin kitabının adı nedeniyle ‘oryantalizm’ eleştirisi olarak adlandırılması, eleştirisinin bir ‘Doğu-Batı’ bakış açısı eleştirisi gibi dar bir eleştiri, hatta ‘İslam-Batı’ gibi daha dar bir eleştiri olarak algılanmasına yol açmıştır; oysa Said’in eleştirisi, sömürgecilik ister Avrupa’dan ister başka yerden gelsin, bir sömürgecilik dönemi ve onun günümüze yansımalarının eleştirisidir. Said’in, ‘Oryantalizm’ kitabındaki değerlendirmelerini ‘Kültür ve Emperyalizm’de açtığını ve genişlettiğini görüyoruz ama “böylece eleştirisinin niteliği tümüyle berraklık kazanır” demek zor.

Bu bölümü, bu alımlamalara benzer sorunlarla ilgili bir alıntıyla bitirelim:

Genelde şöyle bir eğilim vardır: Avrupa, Batı’dır. Türkiye ve gerisi de, Doğu’dur. Kendini nereye koyacağını bilemeyen Türkiye insanı; işine gelince Doğulu sayar kendini, gelmeyince en Avrupalı O’dur. Çeşitli aydınlarımız, Suriye’ye ya da İran’a giderler ve Doğu’yu gördüklerini söylerler. Doğu’yu örnek almamız gerektiği biçiminde çeşitli sezdirmeler yaparlar. Gittikleri yerler neye göre Doğu’dur, pek sormazlar kendilerine. Onlara göre Doğu, İran’dır, Suriye’dir, çok çok Afganistan’dır.

(...) Doğu, Avrupa’dan bakıldığı zaman Doğu olur ve Batı-Doğu ayrımı, inanılmaz bir indirgemecilik örneği olarak karşımızda duruyor. Latin Amerika ülkeleri, Doğu mudur Batı mı? Avustralya, Doğu mudur Batı mı? Güneydoğu Asya’da bir ilkokul öğrencisinden bir dünya haritası çizmesini isterseniz; ortaya Güneydoğu Asya’yı koyacaktır (Gezgin, 2005a).

 

4) Said ve Fanon

Bu bölümde şu soruları soralım: Said’in eleştirisinin Fanon’un kitabıyla ilişkisi ne? Fanon’un görüşlerinin Avrupa yazınının çözümlenmesine uygulanmasından mı ibaret?

Said, ‘Kültür ve Emperyalizm’ kitabında, Fanon’a uzun uzun yer veriyor, O’nun görüşlerini yorumluyor.

Şu iki alıntının Said’in kitabında Fanon’la ilgili en önemli iki nokta olduğunu düşünmekteyiz:

Örneğin, Fanon’la Cabral bugün yaşasalardı çabalarının sonuçlarından büyük bir düş kırıklığına uğrayacaklarında pek kuşku yoktur. (…) Fanon, ulusal burjuvazilerin açgözlülüğü ve bölücülüğü konusunda haklı çıktıysa da, bu burjuvazinin verdiği zararlar konusunda kurumsal, hatta kuramsal bir panzehir sağlayabilmiş değildir, sağlayamazdı da (Said, 2004, s.407).

Ancak, Fanon’un haklı olarak gözlemlediği üzere, ulusçu bilinç çok kolay bir biçimde donmuş bir katılığa yol açabiliyor; Fanon, beyaz subay ve bürokratların yerine renklilerini koymakla yetinmek, ulusçu memurların eski bağışıklıklarını yinelememelerini hiçbir biçimde sağlamaz, diye ekliyor. Şovenizm ve yabancı düşmanlığı (“Afrika Afrikalılarındır”) tehlikeleri çok somuttur (Said, 2004, s.323).

Bölüm başında sorduğumuz ilk soruyu, Fanon üstüne daha önce kaleme aldığımız bir yazıdan alıntıyla yanıtlayalım:

Bugün Türkiye’de ‘oryantalizm’ tartışmaları yürütenler, ya tutucu çevreler ya da toplumbilimle az-çok ilgilenmiş aydınlar. Bunlara kalırsa, Edward Said, çok büyük düşünürdür. Oysa, Fanon’u okuduktan sonra, insan, Said’in ne kadar da yavan kaldığını görüyor. Said, Amerika’nın kabul edebileceği türden bir muhaliflik sergilemiştir –daha ötesini değil. Said’in iletisi şudur: Batı, Doğu’ya önyargılı baktı. Bundan sonra dikkat etmeli. Said’i yaratan, Batı’nın Doğu’ya önyargılı bakışıdır. Dolayısıyla, Said, bir ölçüde, Batı’nın ürünüdür. Batı’nın ürünüdür çünkü bir kere ‘Doğu’-‘Batı’ ayrımı, yapay bir ayrımken, düşüncesini bunun üstüne kurmuştur. Ayrıca, Doğu’dan anladığı, genelde, Muhammedci dünya olmuştur. Fanon’un büyüklüğü, burada da ortaya çıkıyor. Bir yansıçözümleyimci olarak tek tek bireyleri de çözümlüyor; diğer yandan, bir aydın olarak, Cezayir toplumuna ve daha da geriye çekilip ‘3. Dünya’ olarak adlandırdığı ülkelere bakıyor. Ve Fanon, ağzını açtığında, Doğu-Batı ayrımı, sömürgeciliğin çöplüğüne atılıyor (Gezgin, 2005b).

Yazının başındaki ikinci soruya gelirsek, Said’in kitapları, “Fanon’un düşüncelerinin yazınsal çözümlemeye bir uygulaması değildir” diyebiliriz çünkü Fanon’u diğer sömürge karşıtı eleştirilerden ayıran en önemli nokta, konuya yansıçözümleyimsel (psikanalitik) derinlik katmasıdır. Said’de bunu göremiyoruz.

 

5) Said ve Marks ve Engels

Said’in eleştirisi, Marks ve Engels’i de içermek üzere ‘Batılı’ yazarları, sömürgeci bakışa sahip olmakla suçlayan bir eleştiridir; ama bu yazarların, Avrupa dışında tarihsel bir öznenin hemen hemen hiç olmadığı bir dönemde yaşadığını unutur. Sözgelimi, bağımsızlığını elde edememiş bir Afrika’yı, Marks’ın ve Engels’in tarihte Avrupa kadar önemli görmesini Said nasıl bekleyebilir ki? Said’in bu eleştirisi, bugünün yazarlarını, yüzyıl sonra, şu an devlet kuramamış halkları ele almayarak sömürgecilik yapmakla suçlamaya benzer!

İngiltere’nin bir dünya imparatorluğu olduğu, Avrupa dışında pek fazla tarihsel öznenin olmadığı bir dönemde Marks’ta ve Engels’te bile, çeşitli ‘oryantalist’ yorumlara rastlanması oldukça doğal. Asıl günümüz dünyasında hala ‘oryantalist’ olanlar şaşkınlık verici. Günümüz örneklerini yukarıda vermiştik.

Gerçekte, Said de, bu konudaki görüşleri üstüne yapılan yorumların tersine, konuyla ilgili benzeri görüşlere sahipmiş gibi görünüyor:

1860’larda yaşayan birer İngiliz ya da Fransız olsaydınız, Hindistan’ı ve Kuzey Afrika’yı kesinlikle ayrı bir egemen yapı olarak değil, belli bir tanıdıklık ve uzaklık duygusuyla görür ve hissederdiniz. (...) Her şeyden önce de iktidar duygunuz, boyun eğmiş ya da hoşnutsuz ve işbirliğine yanaşmaz gözüken o “yerli”lerin sonuçta size Hindistan’ı ya da Cezayir’i bıraktırma yetisini gösterebileceğini düşlemeye elvermezdi. Egemen söyleme ters düşebilecek, meydan okuyacak ya da başka bir biçimde rahatsızlık verebilecek herhangi bir şey söyleme yetisini gösterebileceğini de” (Said, 2004, s.25-26).

Said’in ‘Kültür ve Emperyalizm’de, kapsamlı olarak yalnızca Cezayir, Mısır ve Hindistan deneyimlerini incelediğini; biraz İrlanda’ya, Filipinler’e ve Vietnam’a girdiğini görüyoruz. Az sonra anacağımız gibi, Said, kitabının başında, çalışmasını, İngiliz, Fransız ve Amerikan sömürgeciliğiyle kısıtladığını söylüyor; dolayısıyla, başka bölgeleri ele almaması, kapsam dışılık noktası nedeniyle kabul edilebilir. Öte yandan, Cezayir, Mısır ve Hindistan dışındaki, diğer İngiliz, Fransız ve Amerikan sömürge bölgelerine daha az yer vermesi, eleştirilebilir bir durum olabilir. Aslında Said de belli bölgelere odaklanarak, ‘oksidantalist merkezcilik’ yaratmış olabilir. Belki de, Said’in, bu kadar önemli bir konuyu daha düzenli bir kitapta ele alması gerekirdi: Kitap bölümleri, bölgelere göre ayrılabilir; böylece, ‘oksidantalist merkezler’ yaratmak gibi bir olasılık ortadan kalkardı.

 

6) Said ve Kendini Doğrulama Yanılgısı

Said’in ‘Kültür ve Emperyalizm’ kitabında, kendi görüşünü doğrulamayan romanları es geçme gibi bir yanlılığı mı var? Bize göre bu sorunun yanıtı evet. Said’in çalışması, bilişsel bilimlerde ‘kendini doğrulama yanılgısı’ olarak adlandırılan etkiye örnektir (bu yanılgının açımlanımı için bkz. Gezgin, 2005c): Said, kitabında, yalnızca, kendi görüşünü, yani Avrupalı yazarların ‘oryantalist’ olduğu görüşünü doğrulayan kitapları çözümlemiştir; oysa, ‘oryantalist’ olmayan Avrupalı yazarlar da bulunmaktadır ve bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, Said’in bu yanılgısı, Avrupalı yazarlara türdeşçi ve özcü bir bakış atmasına da yol açmaktadır. Avrupa’dan da çatlak sesler çıktı, ama Said onlara kulaklarını kapıyor. Sözgelimi, Camus’yü inceliyor ama Sartre’ı incelemiyor!
Daha bilimsel bir duruş, “şu şu şu yazarların şu şu şu yapıtları ‘oryantalisttir’ ve ben bu savımı bu kitapta ayrıntılı çözümlemelerle temellendireceğim” gibi bir başlangıç noktasıyla olabilirdi.

Said, Amerikan sömürgeciliğini ele alırken, Amerikalı muhalifleri anıyor ama Avrupalı sömürgeciliğini ele alırken Avrupalı muhalifleri anmıyor. Bu da, “Avrupa’da muhalifler yoktu ama Amerika hem sömürgeci hem de Amerikalı muhalifler var” biçiminde -Said’in sanıyoruz istemeyeceği- bir hava yaratıyor.

Aynı biçimde Said, Amerikan sömürgeciliğini değerlendirirken, Moby Dick’e çok az değinmesini saymazsak, bu sömürgeciliğin yazınsal metinlere yansımasını incelemiyor; doğrudan Amerika’nın dış siyasalarını ele alıyor.

Kitap, bilgi dolu, eskilerin deyişiyle, ‘malumatfüruş’ ama ne yazık ki sömürgeci olmayan Avrupalı yazarlara yer vermediği gibi, Amerikan sömürgeciliğinin yazınsal yansımalarını da hakkıyla incelemiyor.

 

7) Said ve Türdeşleştirme Sorunu

Said, kısa bir değinme düzeyinde kalsa da, Batı’nın türdeş, tekparça bir bütün olmadığını söylüyor:

Şu an yaptığım reprodüksiyonun tablonun tam aslı değil, belki karikatürü olduğunun farkındayım. (...) Birbiri ardına toptan genellemelerle betimlenen bütün bir eski sömürge dünyası gibi, tek parça bir “Batı”nın da gerçekte bulunup bulunmadığından pek kuşkulanılmıyor (Said, 2004, s.63).

ve ekliyor:

(…) hiçbir kimlik tek başına ve bir dizi karşıtı, olumsuzu ve karşıtlığı olmadan var olamaz: Yunanlılar her zaman barbarların varlığını, Avrupalılar Afrikalıların ve doğuluların varlığını da gerektirir. Kuşkusuz, tersi de aynı derecede geçerli (Said, 2004, s.102).

Bu sözleriyle uyumlu olarak Said, aşağıdaki oldukça önemli alıntıda, ulusal kimliklere özcü ve türdeşleştirici yaklaşımları da eleştiriyor:

Ulusal düzlemde tanımlanan tüm kültürlerde bir hükümranlık, hükmetme, egemenlik kurma özlemi bulunduğuna inanıyorum. Fransız ve İngiliz, Hint ve Japon kültürleri bu noktada birleşiyor. Aynı zamanda da, aykırı bir biçimde, tarihsel ve kültürel deneyimlerin ne denli tuhaf bir melezliği olduğunu, genellikle çelişik deneyim ve alanları nasıl paylaştıklarını, ulusal sınırları nasıl aşıp basit dogmanın ve bağırgan yurtseverliğin polisiye etkisine meydan okuduklarını, bugün her zamankinden daha iyi biliyoruz. Kültürler gerçekte tekli, tek parça ya da özerk olmak şöyle dursun, bilinçli olarak dışladıklarından çok daha fazla “yabancı”, karşıt ve farklı öğeyi bünyesine kabul etmektedir. Bugün Hindistan ya da Cezayir’de kim, yanılgıya düşmeden, geçmişin İngiliz ya da Fransız bileşenini şimdiki gerçeklikten ayırabilir; İngiltere ya da Fransa’da kim, İngiliz Londra’nın ya da Fransız Paris’in çevresine Hindistan ve Cezayir’in bu iki emperyal kent üzerindeki etkisini dışlayan net birer çember çizebilir? (Said, 2004, s.53).

Ancak bütün bunları söylemesine karşın, Said’in eleştirisi, türdeşleştirilmiş bir sömürgeci Avrupa imgesine dayanıyor. Said, birçokları gibi, Batı’yı ve Doğu’yu türdeş özler olarak algılıyor. Sömürgecilerin sömürdüklerini böyle algıladığı doğru; ancak Said, eleştirisini ‘Batı’ ve ‘Doğu’ gibi özler üzerinden kurduğundan, sömürgecilerin algısından fazlaca öteye geçemiyor.

Said’in “türdeşleştirmeye karşıyım” demesine karşın yaptığı türdeşleştirme, Türkiye’deki Avrupa Birliği algısına ve Avrupa Birliği’ndeki Türkiye algısına benziyor. Said için, Avrupa, türdeşlik taşıyor; ama bir parçası olduğu Amerika’yı ve Arap Dünyası’nı türdeş olarak değil parçalı olarak değerlendiriyor: Said’in çizdiği resimde, Avrupalı muhalifler yok; ama Amerika ve Arap Dünyası, muhalifleriyle var. Said’in çizdiği bu resim, toplumsal yansıbilimdeki dış-öbek türdeşliği olgusunu anımsatıyor: “İnsanlar, kendi ait oldukları öbeklerin daha çeşitli olduğunu, kendilerinden olmayanların ise içlerinde çeşitlilik olmadığını, türdeş olduklarını düşünür (dış-öbek türdeşliği olgusu ile ilgili bkz. Gezgin, 2005c). Avrupa’ya göre Türkiye’de herkes tek bir görüşe sahiptir; Türkiye’ye göre ve Said’e göre, Avrupa’nın tek ve bütün bir duruşu vardır.” Yukarıda Nisbett kitabına yaptığımız yorumdaki gibi, bu tür bakışlar, toplumsal evreni yalınlaştırarak daha anlaşılır kılar, ama yanlıştır. Amerika’nın Avrupa’dan ne tür bir farkı var ki birincisinde muhalifler olsun, ikincisinde olmasın... Bugün Avrupa Birliği’nde ‘Hıristiyan Demokrat’ları ırkçı oldukları için Parlamento’da azarlayan Avrupalı solcular olduğu gibi, ırkçılar da vardır.

Aynı biçimde, sömürülenler de, Said’in anlatımındaki gibi, kendiliğinden hareketler olarak ele alındıkları ve bilinçli siyasal hareketler olarak ele alınmadıkları ölçüde türdeşleştirilmiş olmaktadır. Sömürgecilerin çeşitli siyasal görüşleri olan değişik kesimleri olduğu gibi, sömürülenler de ve daha ileri gidersek, sömürgecilik karşıtı hareketler de, tek bir hareket olarak değerlendirilemeyecek denli çeşitliliğe sahiptir.

 

8) Sömürmenin Sorumluluğu Kadar Sömürülmenin de!

Tarihte sömürgeciliğe üç bakış var ve bunlar, son derece toplumsal yansıbilimsel nitelikler taşıyor: Sömürgeciliği kime yüklemeli? Birinci bakış, sömürgecileri suçluyor; uygarlık adına toplukıyımlar yaptıklarını vurguluyor. İkinci bakış, uygarlık yönüne vurgu yapıp toplukıyımların kaçınılmaz olduğunu söylüyor ve vahşi oldukları için yerlileri suçluyor ve yukarıda andığımız gibi, Amerikan tarzı Kızılderili filmlerinin çoğu buna dayanır. Üçüncü bakış, sömürgecileri suçlar ama günümüz dünyasının yalnızca sömürgecilerin değil direnmemiş ya da yeterince ve tutarlı bir biçimde direnmemiş sömürülenlerin de bir ürünü olduğunu söyler. Biz, bu görüşü doğru buluyoruz; oysa Said, birçok muhalif Amerikalı aydın gibi, birinci görüşe dayanıyor; bu nedenle, sömürülenlerin sömürgecilere herzaman direndiği gibi kulağa hoş gelen ama tarihsel gerçekliği olmayan bir sözü kitapları boyunca yineleyebiliyor.

Said’in aşağıdaki sözleri, kendisi kabullenmek istemese de, Nazım Hikmet’in ‘Dünyanın En Tuhaf Mahlûku’ şiirinde belirtildiği türden bir “Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek/ ve hâlâ şarabımızı vermek için/ üzüm gibi eziliyorsak,/ kabahat senin,/ demeğe de dilim varmıyor ama,/ kabahatin çoğu senin, canım kardeşim” durumunu imlemektedir:

Örneğin, İngiltere, 1930’lu yıllarda Hindistan’a, “300 milyon nüfuslu bir ülkeye, 60.000 asker ile çoğu işadamı ve din görevlisi olan 90.000 sivilin desteğinde yalnızca 4000 devlet memuru yerleştirmişti”. Bu durumu sürdürmek için nasıl bir irade, özgüven, hatta küstahlık gerektiği tahmin edilebilir (...) (Said, 2004, s.47).

Said, bunu küstahlık vb. ile açıklarken, sömürülenlerin durumunu değerlendirirsek şöyle dememiz gerekir: Bu nasıl bir teslimiyetçilik, bu ne itaat... Bu bakış, Said’de eksiktir. Gerçekte, herşeyin sorumluluğunu sömürgecilere yıkarak, ayırdında olmadan, sömürgecileri tarihin tek öznesi konumuna yükseltmektedir. Tarihi sömürgecilerle birlikte sömürgecilik karşıtları birlikte yaptıklarına göre, Said’e yaraşır ilerici bir tarihin, sömürülenlerin direnmeme nedenlerini açıkça ve dürüstçe açıklamış olması beklenir. (Bu önemli nokta için, J.C. Scott’un ‘Tahakküm ve Direniş Sanatları: Gizli Senaryolar’ kitabı okunabilir.)

Herşeyi sömürgecilere yıkmak, iki açıdan yansıbilimsel (psikolojik) bir nitelik taşımaktadır: Birincisi, yüklemleme kuramları açısından, başarısızlıkların, benliğin yara almaması için, dış güçlere yüklendiğini anımsayalım. Sömürülenler, başarıyı kendi öz değerlerine; başarısızlığı ise, dış güçlere bağlarlar. İkincisi, insanın ya da toplumun içindeki kötülüklerin kavramsal olarak soyulup başkalarına giydirilmesi olgusu, sömüren-sömürülen ilişkisinde de görülmektedir. Sömürülenlerin siyasal torunları olarak ulusal hareketler, bu iki noktayı günümüzde de hala sergilemektedirler.

‘Oryantalizm’ bir hastalık olmadığına göre, yani çeşitli toplumlarda hiç olmayan özelliklerin onlara giydirilmesi değil, gözlenen belli özellikleri o toplumlara genellemek olduğuna göre, o toplumlar, onlara bakan gözlerle birlikte, bu çarpık imgelerden az çok sorumludurlar . Yoksa Avrupa-Amerika dışı toplumlar neden modernleşmeye çalışacaktı… İki tür toplum da aynıysa; biri, ötekine benzemeye çalışmazdı…

“Yeterince direnmediler, onların da suçu var” eleştirimizi Said, kitabın başka bir yerinde yanıtlar gibidir: “Çok direniş oldu, ama bunlar, sömürgeci tarihçilerce ve sömürgeci romancılarca kayda geçirilmedi ve ayaklanmalar, dış güçlerin bir kışkırtması ve delilik gibi gösterildi.” Yine de Said’in bu olası yanıtı, 300 milyon sömürülenin 90,000 sömürgeciyi yutmamasını, onun yerine yutkunmasını açıklayacak güçte değildir.

 

9) Said ve Diğer Sömürgecilikler

Önce ‘Kültür ve Emperyalizm’ kitabının ilk sayfalarında Said’i dinleyelim:

Üstelik, geriye tartışmadığım bazı imparatorluklar da kalıyor: Avusturya-Macaristan, Rusya, Osmanlı İmparatorluğu, İspanya ve Portekiz. Ancak, bu dışlama hiç de Rusya’nın Orta Asya ve Doğu Avrupa’daki, İstanbul’un Arap dünyasındaki, Portekiz’in bugünkü Angola ve Mozambik’teki ve İspanya’nın hem Pasifik hem de Latin Amerika üzerindeki tahakkümünün iyi huylu (bu nedenle onaylanır) ya da bir biçimde daha az emperyalist olduğu anlamına gelmiyor. İngiliz, Fransız ve Amerikan emperyal deneyimi konusunda söylediğim şey, bu deneyimin benzersiz bir tutarlılığı ve özel bir kültürel merkeziliği olduğudur. Diğerlerinin tümünden daha büyük, daha etkileyici olan İngiltere kuşkusuz kendi başına bir emperyal sınıfta yer alıyor; Fransa, yaklaşık iki yüzyıl boyu İngiltere’yle doğrudan rekabet içindeydi. Anlatı emperyal arayış açısından dikkate değer bir rol oynadığından, Fransa’nın ve (özellikle) İngiltere’nin, başka örneği bulunmayan, kesintisiz bir roman yazma geleneği olması şaşırtıcı değil. Amerika imparatorluk olmaya ondokuzuncu yüzyılda başladıysa da, iki büyük öncelini doğrudan izlemesi yirminci yüzyılın ikinci yarısında, İngiliz ve Fransız imparatorluklarının sömürgesizleşmesinden sonra gerçekleşti.

Bu üçüncü odaklanmanın iki nedeni daha var. Bunlardan biri, denizaşırı tahakküm –yakın toprakların ötesine, çok uzak karalara atlama- fikrinin, söz konusu üç kültürde ayrıcalıklı bir yeri olması. Bu fikir, romanda olsun, coğrafyada olsun, sanatta olsun, tasarılarla epey yakından ilgili ve somut yayılma, yönetim, yatırım ve yükümlülükler yoluyla, kesintisiz bir biçimde varlık kazanıyor. Emperyal kültürde sistematik bir şey bulunduğundan, söz konusu durum diğer emperyal güçlerde, İngiltere ya da Fransa için, ve başka bir biçimde de ABD için olduğu kadar açık değil. “Tavır ve gönderge yapısı” sözünü kullanırken düşündüğüm şey bu. İkinci neden, bu üç ülkenin, benim yörüngesinde doğduğum, büyüdüğüm ve şimdi yaşamakta olduğum ülkeler olması. Bu ülkelerde kendimi yurdumda hissediyorsam da, Arap ve Müslüman dünyadan gelen bir yerli olarak, diğer tarafa da ait kaldım. Böylelikle, bir anlamda iki tarafta da yaşamam ve aralarında aracılık etmeye çalışmam olanaklılaştı (Said, 2004, s.27-28).

Said bu kitabında ‘Oryantalizm’ kitabındaki Ortadoğu odaklanmasından farklı olarak sömürgecilerin sömürülenlere aşağılayıcı bakışını sıralamacı bir biçimde aktarıyor; en eşitlikçi yazarların bile sömürgeci mantığın bir ürünü olduğunu gösterme çabasını güdüyor. Öte yandan, sömürgeciliği, Avrupa sömürgeciliği özgülünde sınırladığı için temel yanılgılar içine giriyor ve önemli çözümlemeleri ıskalıyor. Sömürgecilik, ne belli bir tarihe ne de belli bir topluma özgüdür. Yazınsal metinlerdeki sömürgecilik yalnız Avrupa’nın keşifler çağında değil, büyük artı-değer biriktirmiş tarihsel devletlerin anlatılarında da rahatlıkla görülür: Said’in kör noktası olduğu için, öncelikle, İslam imparatorluklarını analım. Bunların sömürdükleri ötekiler üstüne yazdıkları daha mı insancıldır? Elbette sorun İslam ya da Avrupa değil: 2. Paylaşım Savaşı sonrasına kadar Doğu ve Güneydoğu Asya’yı kasıp kavurmuş Japon İmparatorluğu da ‘Tuhaf Ülkelerin Resimli Tarihi’ gibi adları olan kitapların kaleme alındığı tarihsel Çin imparatorlukları da Avrupalılardan daha az sömürgeci bir yazın üretmemiştir (‘Tuhaf Ülkelerin Resimli Tarihi’ için bkz. Gezgin, baskıda).

Bu nedenle, Said’in çalışmaları, Avrupalı ve Amerikalı aydınların vicdanı olup muhammedci aydınların gururunu okşamaktan öteye geçmemekte, hem ulusalcılar hem muhammedciler hem de solcular tarafından sevilmesi de, yukarıdaki alıntıda tersini ileri sürmesine karşın, Avrupa özgülünü sanki tarihte başka sömürgecilikler hiç olmamışmış gibi mahkum etmesinden kaynaklanmaktadır. Böylece Said, isteyerek ya da istemeyerek, sömürgecilerin ‘Doğu-Batı’ ayrımını da yeniden üretmiş oluyor.

Sömürgecilerin kendilerini üstün ırk saymaları da Avrupalılara özgü değildir. Said’in bunu vurgulaması gerekirdi. Muhammedcilerin muhammedci olmayanlara bakışı da, Çinlilerin tarihte kendilerini dünyanın özeği olarak görmeleri de üstünlük yaklaşımına örnektir. ‘Oryantalizm’, budunözekçiliğin (ethnocentrism) yalnızca bir örneğidir, tümü değildir. Gerçekte, kent devletlerinden başlayarak tüm resmi devlet kayıtlarında, ötekileri aşağılayıcı bir söyleme rastlanır. Ötekiler, ‘barbar’ olarak anılırlar. Romalı tarihyazımcılardan da aynı biçimde ezilenlerin başkaldırısını delilik, nankörlük vb. olarak değerlendirmesini bekleriz. Mezopotamya’nın eski kent devletlerinde savaş esirlerinin köle yapıldığını da anımsayalım. Said’in eleştirisinin, bu devletçi tarihyazımına yönelmeyip Avrupa özgülünü ele alması, bağışlanamaz bir yanlış. Ötekileştirme, sömürgeci devletlere de özgü değil, tüm devletlere özgü. Ama bu durum, kuşkusuz, sömürgeciliği meşrulaştırmaya da götürmemeli.

Aşağıdaki alıntıda, bu konudaki görüşümüzü açıklamıştık:

Kalkınmayla ilgili üç yaygın yanılgı (bizce bunlar ‘yanılgı’) şöyle: Birincisi, kalkınmayı sömürgecilikle ve dolayısıyla, kalkınamamayı sömürülmekle ilişkilendirir. Oysa, Avrupalılar, ‘Amerikalar’a ayak bastıklarında, ‘Amerika,’ halklar için güllük gülistanlık değildi. Tıpkı Çin Seddi ya da Mısır Piramitleri için binlerce insanın çalışırken ölüşü gibi, Aztek, Maya ve İnka devletleri için uyrukları maldan farksızdı. Bu durum, Irak’ta da aynı biçimde görülmektedir. Irak, daha önce yerli sömürgeciler tarafından işgal edilmişti, şimdi ise yabancı sömürgeciler tarafından işgal ediliyor. Yalnızca yabancıların sömürgeci olduğu, ‘kendi insanının’ sömürgeci olamayacağı savı, yalnızca devlet içinden bakınca mantıklı görünür. Dolayısıyla, burada yerli sömürgeci-yabancı sömürgeci ayrımı ortaya atılmaktadır. Yerli sömürgeciler sömürdükçe, halk, barbarları bekler. (Gezgin, 2006).

Zaten büyük eski dinlerin çıktığı Güneybatı Asya’da, Said’in İsacı ya da Muhammedci olması bile tek başına sömürgeciliğin bir ürünü olduğunu göstermez mi… Kaldı ki Said, Avrupa sömürgeciliğini ele alırken, kitaplarında doğrudan Amerikan sömürgeciliğini hedef almaz; hedef aldığı zamansa, İngiliz ve Fransız sömürgeciliklerini ele aldığı denli çok yer ayırmaz, çünkü ekmeğini oradan kazanmaktadır. Aynı sertliği Amerikan sömürgeciliğine karşı göstermez; O da, Noam Chomsky gibi, bir düzen eleştirisine değil Amerikan dış siyasalarının eleştirisine yönelir. Çevreni, bunun ötesine geçmez. Amerikan sömürgeciliğine daha temkinli davranıp Avrupa sömürgeciliğine vurmak, birtakım Amerikalı çevrelerin zaten işine gelen bir durumdur ve sürekli alıntıladığı Fanon’da böyle bir ikili duruşun bir dirhemini bile görmeyiz.

Said’i Avrupa sömürgeciliğini eleştirdiği için bugün kimse hapse atmaz ama muhammedci sömürgeciliği çözümleseydi, o zaman hakkında çoktan ölüm fetvaları çıkmıştı. Dolayısıyla Said’in eleştirisi, bütün sömürgeciliklere yönelik bir eleştiri olmadığı için, Fransız sömürgeciliğine karşı çıkan ama İngiliz sömürgeciliğini görmezden gelen çeşitli İngiliz yazarlar gibi, kendisine zarar gelmeyecek konulara eleştiri getirme duruşundan farklı bir noktada ne yazık ki durmuyor. Halbuki kendisi, kitabında, kendi durumunun ayırdında olmadan, Tocqueville’i çok doğru bir biçimde eleştirir:

Tocqueville’in Cezayir üstüne yazdıklarındaki gibi, rakip imparatorlukların kötülüklerine saldırmak konusunda hevesli olan Avrupalı aydınlar, kendi imparatorluklarının kötülüklerini hafif göstermiş ya da bağışlamışlardır (Said, 2004, s.361).

 

10) ‘Oryantalizm’i Ağzından Kaçıran Said

Aslında Said, Arapları ele aldığı son bölümde, kendi oryantalizm eleştirisiyle çelişiyor çünkü açıkça ifade etmeden, Avrupalı sömürgecilerin Araplara bakışının doğruluğunu onamış oluyor. Adonis için kurduğu bir tümce şöyle: “Arap toplumundaki hukuk kurallarının, iktidarı eleştiriden, geleneği de yenilikten ayırarak, tarihi, kuşatıcı ve sonsuzca yinelenen bir evveliyat koduna nasıl sıkıştırdığını da gösteren Adonis (…)” (Said, 2004, s.436).

Dahası, ‘Kültür ve Emperyalizm’ kitabında, sayfa 106-107’de, çok sayıda tümceyi, ‘biz Amerikalılar’ (gizli) öznesiyle kuruyor.

 

11) Amerikan Halkının Neden Salak Olmaması Gerekir?

Said, ‘Kültür ve Emperyalizm’ sayfa 468-469’da, kökleşik (klasik) bir değini olan, Amerikan halkının Amerika dışındaki ülkelerle ve o ülkelerdeki gelişmelerle ilgili bilgisizliğinden ve kayıtsızlığından dem vuruyor; oysa bu, Amerikan halkına özgü değil… Yönetilenlerin bilgisiz vb. bırakılması yönetenlerin tarihte hep işine gelmiştir; yer, Amerika ya da bir başka yer olsun… Ama Amerikalı olmayanlar, “Amerikalı salaklar” demeyi severler, çünkü böylece Amerika karşısındaki hemen hemen her alandaki yenilgilerinden gelen olumsuz benlik/ bizlik imgelerini biraz olsun dindirmiş olurlar.

Said’in bilinçaltında, “bu kadar dünya ölçekli siyasaları ve askersel hareketleri olan bir ülkenin halkının daha bilgili olması gerekir” gibi bir düşünce varsa, o zaman Amerikan halkının, diğer halklardan ayrı olarak, daha bilgili olmasını beklemesi doğal.

Bu nedenle ve ayrıca diplomatik davranmak zorunda olduğundan, ‘Filistin sorunu’nu ‘Filistin sorunu’ olarak çerçeveleyip ‘Amerikan sorunu’ olarak incelememiş olması beklenir. Sorunu yaratan, Amerika’dır; bu nedenle, ‘Filistin sorunu’ olarak adlandırılan sorun, ‘Amerikan sorunu’nun bir örneğinden başkacası değildir. Öte yandan, Amerikan sömürgecileri, adını ‘Amerikan sorunu’ koymasalar da, dünyanın tüm sorunlarını Amerika’nın sorunu saymak biçiminde küresel hedeflere sahiplerdir.

 

12) Said: Sömürgeciliği Aşmaya Çalışan Bir Sömürgecilik Ürünü

Said şöyle diyor:

Çağdaş Arap dünyasında en büyük ve en önemli dış gücün büyük farkla ABD olmasına karşılık, bildiğim kadarıyla, Arap dünyasında Amerika’nın incelenmesini konu alan bir kuruluş ya da üniversite bölümü hala yoktur. Hayatlarını Amerika’nın çıkarlarını kınamakla geçiren bazı Arap önderleri de çocuklarını Amerikan üniversitelerine yollamak ve yeşil kart düzenlemek için hatırı sayılır bir enerji harcamaktadır. Yine de, iyi eğitim görmüş ve deneyimli Araplara bile, ABD dış politikasını gerçekte CİA’nın, komploların ya da karanlık bir “bağlantı” ağının yürütmediğini açıklamak zordur; tanıdığım hemen herkes, Ortadoğu’da önem taşıyan her olayı, hatta bir seferinde bana yapılan kafa karıştırıcı bir imaya göre intifada’yı bile, fiilen ABD’nin planladığına inanmaktadır (Said, 2004, s.431).

Said’in bu sözlerini okuyunca, insan, ister istemez, bu yazıyı, özellikle Amerikalılarla evlenmek için can atan kızlara ve Amerikan yurttaşlığı için herşeyi vermeye razı olanlara armağan etmek istiyor ve insanın içinden, özellikle de Said’in işte böyle bir ailenin çocuğu olarak Amerikan yurttaşı olduğunu ve büyük satranç ustası Bobby Fischer gibi o yurttaşlıktan utanç duymayı aklının ucundan bile geçirmeyip yine de sömürgecilik çözümlemeleri yapabildiğini anımsayarak Said’e, “burada anlattığın senin öykündür” demek geliyor… Burada anlattığın senin öykündür Said ve Türkiye’deki gençlerin öyküsüdür (bkz. Gezgin, 2005ç).

Said’in eleştirileri, Avrupalıların tek sömürgeci olduğunu göstermez ama kendisinin de o sömürgeciliğin bir ürünü ve hatta ayırtısız ve iyi niyetli bir sürdürücüsü olduğunu gösterir. Said, Amerikan okullarında okumuş, düşünsel ve toplumsal gücünü de Amerikan üniversitelerinden almıştır. Ömrü boyunca Beyrut Üniversitesi’nde çalışsaydı, eleştirilerinin bu kadar etkisi olmayacaktı. (İşte bu nedenle, bu yazımızın Said’in kitapları kadar etkisi olmayacak. Okunurluk düzeyimizi bir Amerikan üniversitesinde kürsü sahibi olmaktan almıyoruz.)

Said, bir Güneybatı Asya ülkesinde yaşasaydı; önceliği, Avrupalı sömürgecileri incelemek değil, despot devletiyle mücadele olacaktı ama Amerika’dan yazdığı için bu, O’nun için ciddi bir sorun değildi. Güneybatı Asya devletlerinin despotluğu, Said’in yapıtlarında, O’nu hücrelere tıkacak, sürüm sürüm süründürecek, işkenceye maruz bırakacak, hatta belki idam edecek, linç edecek, recm edecek yakıcı bir gerçeklik olarak durmuyor. Sömürgecilik de despotluk da bu nedenle O’nun için oldukça soyut. Kitaplar dolayımında edindiği uğraşlar bunlar…

Said, sömürgecilik dönemi yazını uzmanlarının yazını sömürgecilikten ayrıymış gibi değerlendirmesini eleştiriyor. Ona göre yazın, siyasetten soyutlanamaz bir çalışma alanıdır. Biz de O’nun bu savını kendisine uyguladık ve işte bu yazı çıktı...

Bu yazının sert tepkiler alabileceğini biliyoruz. İnsanların Avrupalılara yansıttıkları kötülüklerin kendilerinde de olduğunu görmesi, onlar için büyük bir yüzleşme gerektirir elbette. Bir soru imi olsun ortaya çıkmışsa o da yeter...(*)

 

 

 

(*) Bu yazı boyunca ‘Doğu’, ‘Batı’, ‘oryantalizm’ ve ‘oksidantalizm’ gibi sözcükler, sömürgecilerin ürettiği sözcükler oldukları için tırnak içine alındı.

 


Kaynakça

Gezgin, U. B. (baskıda). Seçme Asya yazıları. İzmir: Ara-lık Yayınevi.

Gezgin, U. B. (2006). “Neden kalkınamadık?”: Yeni Gine’den bir yanıt ve düşündürdükleri. Havuz Dergisi, Haziran 2006 sayısı. http://www.dergi.havuz.de/HAZIRAN2006/ulasbasargezgin.html
http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=355&Itemid=30

Gezgin, U. B. (2005a). Doğu? Batı? (köşe yazısı). http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=22&Itemid=27

Gezgin, U. B. (2005b). “Ant İçeriz Yıkıcı Yıldırım Üstüne” ya da yarım yüzyıl sonra yeniden Fanon. http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=317&Itemid=30

Gezgin, U. B. (2005c). Bilişsel bilimler elkitabı. Yayınlanmamış kitap.
http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=344&Itemid=28

Gezgin, U. B. (2005ç). Minerva: Bir özgürlük düşü, düşüşü ve düşündürdüğü. İzinsiz Gösteri Dergisi, sayı 67. http://www.izinsizgosteri.net/asalsayi67/ulas.basar.gezgin_67.html
http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=293&Itemid=27

Gezgin, U. B. (2003a). Bireycilik-Toplulukçuluk Çalışmaları: Yeni Bir 'Oryantalizm' Seferi mi? http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=201&Itemid=28

Gezgin, U. B. (2003b). Ortadoğu Asya yazını (edebiyat): ne kadar batılı olduğumuzu saptayabilmemiz için bir turnusol kağıdı daha... http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=139&Itemid=52

Gezgin, U. B. (2002). 'Amistad' üzerine ya da kırbaç hukuku o kadar uzak değil. İmece Dergisi, Kış 2002 sayısı. http://web.archive.org/web/20030106105506/http://www.imece.org/dergi/kis2002/amistaduzerine.html
http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=145&Itemid=29

Gezgin, U. B. (2001). Yanlış etiketli bir opera ya da ‘Xerxes’ üzerine. İmece Dergisi, Mayıs-Haziran 2001 sayısı. http://web.archive.org/web/20020420071025/http://imece.org/dergi/mayishaziran2001/xerxes.html
http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=152&Itemid=29

İlyasoğlu, E. (2003). Zaman içinde müzik: Başlangıcından günümüze örneklerle Batı müziğinin evrimi. İstanbul: YKY.

Nisbett, R. (2005). Düşüncenin Coğrafyası: Doğulular ile Batılılar nasıl - ve neden - birbirinden farklı düşünürler? (çeviren: Gül Çağalı Güven) İstanbul: Varlık.

Nisbett, R. (2003). The Geography of Thought : How Asians and Westerners Think Differently...and Why. New York: The Free Press.

Ran, N. H. (2005). Dünyanın en tuhaf mahlûku. Cansever Eyüpoğlu (yay. haz.) (2005). Çağdaş Türk edebiyatında unutulmayan şiirler antolojisi içinde (s. 52). Antalya: S’imge Kültür ve Edebiyat Yayınları.

Said, E. (2004). Kültür ve emperyalizm: Kapsamlı bir düşünsel ve siyasal sorgulama çalışması (çev. Necmiye Alpay). İstanbul: Hil Yayın.

Scott, J. C. (1995). Tahakküm ve direniş sanatları: Gizli senaryolar (çev. Alev Türker). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.


Ulas Basar Gezgin ulas@teori.org
Evrensel Gazetesi'nde yazıyor. Çok sayıda kitabı var.