ERTUĞRUL KARAKAYA'YI ANIYORUZ...

_ İzinsiz Gösteri

8 Haziran 2006’da daha öncede yaptıkları gibi ailesi, dostları ve yoldaşları mezarı başındaydılar. Saz çaldılar, türküler söylediler… Andılar Ertuğrul’u. Ertuğrul’un annesi Ayşe Karakaya ve yeğenlerinin de içinde bulunduğu 19 kişi hakkında dava açıldı. Ertuğrul’un kardeşi ve yeğenlerin babası Erol Karakaya anmaya katılamadığı halde dava listesine adı yazıldı. Salihli savcılığı, 19 şüphelinin “Karakaya'nın ölüm yıldönümünde umuma açık yerde aleni olarak slogan atma suretiyle işlenen suçu ve suçluyu övmek” kararıyla şüpheliler hakkında, TCK'nın 215. maddesi gereğince, iki yıla kadar hapis cezasına çarptırılmalarını istedi.9 Mart 2007’de görüldü dava. Gönlümüz oradaydı, gözümüzde… Ve sanki bilerek yapılıyormuş gibi, ertelendi dava. 8 Haziran 2007 tarihine, Ertuğrul’un ölüm tarihine.

Devamı...      

REMEMBERING JEAN BAUDRILLARD AND HIS WORLD

_ Victoria Z. Alexander

From the standpoint of reason, the world is a great disappointment. In its details, however, and caught by surprise, the world always has a stunning clarity. “World” is a term that, by my estimation, appears more often than any other in Baudrillard’s writing. Like many of you I loved the writing and photography of Jean Baudrillard and I shall no doubt miss them very deeply as the years pass and they cease to arrive. I will allow others to eulogize Jean and write his obituaries. In place of an obituary this paper begins to fathom the world, Baudrillard’s “world”, after Baudrillard. I want to go on living in Baudrillard’s “world” – but I am uncertain as to the possibility of anything like the world as we knew it with him. Does the passing of Baudrillard also mark the end of the “world”?

Devamı...      

KADIN YÜZYILINA DOĞRU UZUN YÜRÜYÜŞ: PEKİN'DE YÜZ KADIN AÇTI, YÜZ FİKİR YARIŞTI

_ Neşe Yaşın

Devletler ve sınırlarla uğraşırken öylesine umutsuzluğa kapılmıştım ki, belki de Pekin'e gidemeyişimin hikayesini yazacaktım. Sonunda pasaportuma Çin vizesi vuruldu ve kendimi Varşova yolunda buldum… Varşova'dan bir tren kalkacaktı ve kalktı. İşte ben o trene binen iki yüz şanslı kadından biriydim!… Hikaye aslında böyle başlamıyor. Bütün hikayeler gibi bir öncesi ve öncesinin de öncesi var. ama sekiz gün sekiz gece dünyanın dörtte birini kateden Pekin Ekspresi'ndeki benzersiz deneyim işte o güneşli sabahta başlamıştı. Trenin fikir annesi Laureen Miller "bugün bir düş gerçek oldu" diyordu. Gazeteler, radyolar, televizyonlar o gün Varşova'dan bir tren kalktığını dünyaya duyurdular. İlk hedef Moskova'ydı. Bu uzun yolculuk "barış, eşitlik ve kalkınma" içindi. Dünya kadınlarının gündemi bu üç belgiyle özetlenmişti. Vagonlarda dünyanın dört bucağından kadınları gördüm. Her biri kendi hikayesini yüreğinde taşıyordu. Vesna, Sarayevo'dan gelmişti gözleri savaşı, aşağılanmayı, kederlerin en derinini görmüş bir kadının gözleriydi, yüreğinde acı veren kurşun delikleri… Onca kadının arasında en çok onu gördüm… Kalabalıkların arasında gözlerim ona takıldı. Şiddetli bir vicdan sızısı; bir kalp ağrısı gibi…

Devamı...      

CADI VE CADILIK ÜZERİNE

_ Ali Pekşen

Cadılık üzerine düşünmeye başlamak, bizi çok yönlü bir araştırmaya yönlendirir ister istemez. Bir yandan tarih ve özellikle inanç tarihi ve siyasal tarih alanına, bir yandan da antropoloji ve cinsiyet çalışmalarına değin pek çok bağlamda düşünmeyi ve tartışmayı gerektirir. Hatta günümüzle bağlantı kurmaya çalıştığımızda popüler kültür bile işin içine girer. Ancak biz meseleye cadılık anlayışları üzerine giden bir incelemeyle yaklaşmayı deneyeceğiz. Yapmaya çalışacağımız şey, ortaçağ boyunca kilisenin hışmına uğrayan, engisizyon kararlarıyla ve şiddet kullanılarak yok edilmeye çalışılan cadıların kim olduklarını tartışmak ve cadının nasıl tanımlandığı ve cadılığın ne olduğu sorularına cevap aramak olacak.Cadılık üzerine düşünmeye başlamak, bizi çok yönlü bir araştırmaya yönlendirir ister istemez. Bir yandan tarih ve özellikle inanç tarihi ve siyasal tarih alanına, bir yandan da antropoloji ve cinsiyet çalışmalarına değin pek çok bağlamda düşünmeyi ve tartışmayı gerektirir. Hatta günümüzle bağlantı kurmaya çalıştığımızda popüler kültür bile işin içine girer.

Devamı...      

WITCHCRAFT

The history of witchcraft is as old as the history of humanity, long and rich enough to fill several books and as complex as the human soul itself. In light of this, it's best to approach the topic here as fodder for a series of entertaining anecdotes which utterly fail to enlighten or inspire. Fortunately, there is no shortage of lurid tales of well-endowed incubus encounters with busty free-spirit earth goddesses to support such a quest. But first, a good faith effort to actually describe the import of witchcraft to society. Basically, humans have eternally sought to define their relationship with nature in one of two ways -- harmony or conquest. Witchcraft is a collection of wildly divergent traditions for accomplishing one of those goals. The first witches were the primary healthcare providers for ancient peoples, with several traditions focusing on herbs and medicinal plants. In the process of researching such plants, witches discovered that some plants, when ingested, made you see really wild stuff. That led to shamanism, in which the witch communes with the divine in very particular ways.

Devamı...      

LİV NE OLDU SANA?

_ Can Başkent

Erken Theatre of Tragedy hayatımın gruplarındandır. Fakat, grubun son yıllarda kaydığı mecra pek de ilgimi cezbetmiyor. Zira "Velvet Darkness They Fear" gibi etkileyici, arabeskçilerin dediği gibi "damardan" bir albüm, tüm mürit kitlesiyle birlikte benim de, gruptan beklentilerimi insan algısının en üst sınırlarına dek çıkarmıştı. Ama en sonunda beklenen oldu, grup, biraz önce de değindim, benim müzik beğenim anlamında tuhaf mecralara kaydı. Theatre of Tragedy'yi gotik müzik çevrelerinde bu kadar vazgeçilmez kılmış olan en önemli faktör, aslında grubun sahip olduğu kadın vokaldi: Liv Kristine. Norveç fiyordlarının ferah serinliğine sahip endamı, platin rengi saçları, İskandinav göklerinin asla sahip olamayacağı mavilikteki gözleri, dolgun memeleri ve korsesini geçirdiği ince beli, gotik müzik piyasasında Liv'i bir ilahe yapmıştı. O zamana dek Liv'in sürüklediği Theatre of Tragedy birden tuhaflaşınca, nedeni hala tam olarak açıklanmayan bir sebeple Liv gruptan çıkarıldı.

Devamı...      

BUDACI TUTUMBİLİM (İKTİSAT) ve TOPLUMSAL BARIŞ

_ Ulas Basar Gezgin

Budacı tutumbilim/ tutumyapı, üç açıdan ele alınabilir: Birincisi, iki temel tutumyapı dizgesine alternatif olan bir kurtuluş öğretisi olabilir (economy). Ikincisi, tutumbilimsel düşüncede yeni ufuklar açan; tutumbilime, yeni çözümleme araçları kazandıran, bu alanın odağını değiştiren ve mercekleriyle oynayan bir düşünce dizgesi olabilir (economics). Üçüncüsü, 2500 yıldır uygulanagelen bir yaşam düzenleyicisi olarak -ki bu özellik, dinlerin ve genelde düşünsel akımların üç-beş temel ögesinden biridir-, girdiği yeryapıdaki (coğrafya) toplumsal kurumları yeniden biçimlendiren, ya da altüst edip yenileyen (Weber) ya da tersine, çeşitli toplumsal kurumların bir ürünü olan tarihsel bir olgu olarak da görülebilir. Aslında, bu üç bakışa, dördüncü bir bakış da eklenebilir: Budacı tutumbilim, Budacı tutumbilim uygulamalarını inceleyen bir bilim dalı olarak da görülebilir.

Devamı...      

DİN FELSEFESİ YAZILARI 5: TELEOLOJİK KANITLAMALARA GETİRİLEN FELSEFİ VE BİLİMSEL ELEŞTİRİLER

_ Ali Rıza Arıcan

Teleolojik kanıtlara getirilen eleştiriler bir kaç ana noktada özetlenebilir. Bunlardan birincisi İskoçyalı filozof Hume tarafından ortaya atılan, sadece din felsefesinde değil, aynı zamanda bilim felsefesinde ve etikte de etkili olan tümevarım yönteminin eksik yanlarıdır. Hume’a göre tümevarımsal bir çıkarım her zaman için yanlışlık payı taşır. Çünkü nedensellik dediğimiz ve üzerine bilimi inşa ettiğimiz yasa –varsayım- tam anlamıyla bir yasa değildir. Kant’ın Newton’un bilimsel bulgularının da etkisiyle ‘sentetik’ ve ‘a priorik’ diyerek özel bir konuma yerleştirdiği nedensellik ilkesi Hume için “psikolojik bir alışkanlık” olmaktan öteye gidemez. Her şimşek çaktığında, aradan pek bir süre geçmeden göğün gürlediğini duyan insan psikolojik olarak bu iki olay arasında nedensel bir bağ kurar. Oysa, kurulan bu bağın mantıksal bir dayanağı yoktur. Tamamıyla deneyden çıkarılan, biraradalığın akla getirttiği bir çözümdür bu bağ.

Devamı...      

ÇOK YAŞASIN EMEKLİ ALBAYLAR

_ Bora Ercan

Lise son sınıftaydım. Bir de baktık yeni bir ders konmuş. Adı “milli güvenlik”. Tam o sıralar seçmeli din dersi de zorunlu olmuştu. Yani bugünün oluşumu için hazırlıklara o dönem başlanmıştı. Milli güvenlik dersi öğretmeni emekli bir albaydı. Biz başta ciddiye almamıştık. Dikkat komutu çekiliyor, biz kıkır kıkır, adam sert bakıyor, sivil hayatla askeri hayat arasında nasıl denge bulsundu albayımız onca yıl emir komuta zincirinin halkalarından biri olduktan sonra. Biz nereden bilebilirdik ki bu dersin bugünlere kadar binlerce gencin zamanını ve enerjisini çalacağını, zihinlerine militarist tohumları atacağını? 1990’ların başında tarih ve coğrafya ders kitaplarının değiştirilmesiyle de halka tamamlanmıştı. Bütün bu derslerden çıkan toplam ana fikir: Türk’ün Türk’ten başka dostu olmamıştır, olamaz...vatan her an bölünebilir...hem Müslüman hem laik hem Atatürkçü hem yurtta sulh cihanda sulh hem de silahlan sulhu korumak için ve saldır...

Devamı...      

ATA’NIN ANLAM EVRENİNİN SORUNSALLARI

_ Kubilay Akman

Birçok sanatçı için kendine yeni bir sanatsal anlam evreni ve özgün bir üslûp yaratmak, yıllarca süren yorucu çabaların temel amacıdır. Kimileri buna yaklaşır, kimileri için bu uzak bir hedeftir, çok azı ise bunu başarıyla gerçekleştirebilir. Mustafa Ata, 70’ler ve 80’ler boyunca içinde bulunduğu arayış süreçlerinde, farklı boylamlarda kendine böyle bir dil yaratabilme gücünü gösterdi. Bir yandan Türkiye’nin ve dünyanın sosyal/siyasal meselelerine duyarlılıkla yaklaşırken diğer yandan semboller, soyutlamalar ve kişisel kurgular/düşlerle örülmüş bir resimsel soluk geliştirebildi. Üstelik bunu, kesintilerle birkaç kez yineleyebilme gücünü de gösterdi. Ressamın süreklilik içinde kopuşlarla yeniden beliren dil-ler-i... Fakat Mustafa Ata’nın asıl başarısı, 90’larda köklü bir kişisel devrimle, geçmişteki üslûbuyla “aşma” (Hegelci anlamda içererek aşma) temelinde bir ilişki kurarak, yeni bir resimsel dile yönelmesidir. Bu, tüm ressamların ve sanatçıların hayalini kurduğu, özgün, yeni, köklü, şahsi ve şahsiyetli sanatsal yaratıcılık düzeyidir. Sadece uzmanların değil, tüm sanat izleyicilerinin de baktığında Van Gogh’u, Picasso’yu, Dali’yi ve tüm diğer ustaları ayırt edebildikleri bazı vasıflar vardır. Özgün bir balans, harmoni, üslûp... Bu sanılabileceğinin aksine bir sınırlama değildir; yani, Van Gogh’un hep ondan beklediğimiz fırça darbeleriyle, hep benzer tonları kullanarak, kişisel ‘perspektif’ duygusuyla imgelerini resmetmesi sanatçı için bir sınırlamadan öte, sınırsız bir anlatım gücü için gereken temel yapı taşlarını oluşturabilmek içindir.

Devamı...      

RAHİBENİN ŞARKISI BİTİNCE!...

_ Emirhan Oğuz

Amerikan sivil haklar hareketi aktivistlerinden Medgar Wiley Evers’in bir kitle gösterisi dönüşü evinin yakınlarında öldürüldüğü yıl ABD’de kayda değer gelişmeler yaşanır. Yerel oligarşinin önemli simalarından ve ırkçı etkinliklerin örgütleyicisi katil Byron de la Beckwith, cinayet silahının bulunması ve diğer açık kanıtlara karşın, tamamı beyazlardan oluşan jüri tarafından suçsuz bulunup salıverilmiştir. Evers cinayeti radikal Siyah hareketin hız kazanmasına yol açarken, başka olaylarla birlikte yüzyılın son kırk yılının çehresini değiştirecek gelişmelerin de tetikleyicilerinden biri olacaktır. Ağustos sonunda, ünlü Washington’a Yürüyüş gerçekleştirilir ve Martin Luther King gördüğü düşü dünyaya ilan eder... İnsanların her zaman olduğu gibi düşleri vardır; düş kurmaya devam etmekte, düşleri için mücadele etmekte, düşleri için bazı şeylerden caymakta, başka şeylere sarılmaktadırlar. İki siyah öğrenci bir ilk olarak Alabama Üniversitesi’ne kayıtlarını yaptırmayı başarırlar; Harvard Business School ilk kız öğrencileri kabul eder. Budist rahip Thich Quang Duc Saigon’da kendini ateşe verir. Amerika’nın Vietnam batağı yavaş yavaş ağırlaşmakta, sonraki cehennem on yılının işaretleri belirmeye başlamaktadır.

Devamı...      

OSMAN MURAT ÜLKE'NİN IPPNW ÖDÜL TÖRENİNDE YAPTIĞI KONUŞMA

Nükleer Savaşı Önlemek için Uluslararası Hekimler Birliği'nin (IPPNW) Almanya seksiyonu, “Clara Immerwahr” ödülünü vicdani retçi Osman Murat Ülke'ye verdi. 10 Mart'ta, İzmir’de gerçekleşen ödül töreninde, Osman Murat Ülke'nin yapmış olduğu konuşmayı sunuyoruz. Merhaba, Evet, IPPNW tarafından bu ödüle layık görüldüm. Bu benim için büyük bir onur. Sadece kendim olmaya çalışırken ve bu kendilik halinin de gereği olan toplumsal ve politik etkinlik inşa etme çabası içindeyken onurlandırılmak haliyle hiç aklımdan geçmedi. Ama yıllar içinde, farklı farklı düzlemlerde, dayanışma içinde, aslında bunu hep yaşadım ve her insan dayanışırken öncelikle kendisine iyilik etse de, ben çok iyilik ve yakınlık gördüm. Bunun için yakın ve uzak çevremde birçok insana borçluyum, ya da daha doğru bir ifadeyle, minnettarım. Birçoğunuz bu akşam buradasınız.

Devamı...      

ULUSLARARASI VİCDANİ RET KONFERANSI: İZLENİMLER VE DUYGULAR 27 - 28 Ocak 2007, Bilgi Üniversitesi, İstanbul

_ Can Başkent

Umudunuz azaldığında, en iyi yöntem, umudunuzu kendiniz yaratmaktır. 27 - 28 Ocak 2007'de İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi'nin düzenlediği Uluslararası Vicdani Ret Konferansı, Türkiye'de bu konuda yaratılan umudun ve yükselen politik hareketliliğin ve kararlılığın önemli halkalarından biri oldu.Konferans, oldukça geniş bir ekip tarafından düzenlendi. Konferansın çağrıcıları uzun bir liste oluşturmakta: Nebahat Akkoç, Ercan Aktaş, Ayşe Gül Altınay, Murat Belge, Ayhan Bilgen, Tanıl Bora, Suna Coşkun, Özgür Heval Çınar, Melek Göregenli, Osman Cihan Hüroğlu, Ümit Kardaş, Barkın Karslı, Levent Korkut, Ömer Madra, Perihan Mağden, Taha Parla, Mithat Sancar, Serpil Sancar, Hürriyet Şener, Sezgin Tanrıkulu, Mehmet Tarhan, Nilgün Toker, Mete Tuncay, Yıldırım Türker, Hülya Üçpınar, Osman Murat Ülke ve Coşkun Üsterci. Doğaldır ki, bu kadar kapsamlı bir komitenin çağrıcısı olduğu bir konferansın, bir çok destekleyici kuruluşu da olacaktır: İnsan Hakları İzleme Komitesi (Human Rights Watch), Uluslararası Af Örgütü Türkiye, Uluslararası Savaş Karşıtları (War Resisters' International),

Devamı...      

YAŞAM 'COACH'U !...

_ Osman Hokelek

Havaalanında bekliyorum öyle. Yine sis var, bekletiliyoruz. Elimdeki gazeteleri basıldıkları matbaalara varıncaya kadar okudum. Vakit öldürüyoruz öylece. O an biri içtiğim suyun sertlik derecesini sorsa ezbere söylerim; elimdeki şişenin etiketini dahi, geri dönüşüm isareti olup olmadığına varıncaya kadar inceledim. Olacak gibi değil. Anons ha geldi ha gelecek diye de dışarıya çıkmıyor, bekliyorum. Terminalin internet bağıntısı da sunan kafetaryasına oturdum. Açtım ekranı, gazetelerin internet sayfalarına bakıyorum. Sabah gazetesinde bir haber: “….Düzenledikleri günlerde dedikodu yerine terapi yapan kadınlar yaşam koçu Aşkım Kapışmak'la birlikte börek çörek yiyip, sorunlarını çözüyor.. “ Benim aklım her ne kadar adı geçen şahsın adına takılmış olsa da asıl kilitlendiğim nokta ‘Yasam Koçu’ tanımlaması oldu. Aklımı orada saklı tutup haberin devamını okumak için tıkladım. Bir fotograf: Sekiz kadının hepsinin birden ellerini kavuşturmuş vaziyette oturmus oldukları üç parçadan oluşan kırmızı deri koltuk takımını satsalar yeni bir ev alınır. Buradan grubun sosyo-ekonomik düzeyini varın siz düşünün. “Kadınların tümü, o erkek konuşmaya başlayınca susuyor, o anlattıkça kafalar sallanıyor. Adam tek tek kadınları dinliyor, sorularına yanıt veriyor. Çünkü onun işi bu; o bir yaşam koçu ve kadınlara 'gün'lerde toplu terapi yapıyor.”

Devamı...