“SAVAŞ MAKİNASI” KAVRAMI ÜZERİNE

_ Kubilay Akman


Fransız tekil düşüncesinin, öznelliklerinin sınırlarını aşarak ortak çalışmalar yapan iki önemli ismi Gilles Deleuze ve Felix Guattari, “savaş makinası” kavramlarını Kapitalizm ve Şizofreni adlı yapıtlarında açımlarlar. Bu kavram, Michel Foucault’nun “iktidar ve direnme odakları” veya Jean Baudrillard’ın “sistem ve virüs” olgularını sorunsallaştırmalarıyla birlikte ele alındığında, bize toplumları eleştirel bir gözle yeniden okumanın olanaklarını sunmaktadır. Aynı şekilde, kökleri Aydınlanma’nın totaliter yorumlarından dinsel fundamentalizme kadar bir dizi alanlardan kaynaklanan “büyük anlatılar”a karşı küçük (minör) anlatıları-söylemleri vurgulayan Lyotard’ın düşüncesiyle de Kapitalizm ve Şizofreni’nin tezleri arasında özsel bir bağıntı olduğunu öne sürebiliriz.

Deleuze ve Guattari’ye göre savaş makinası devlet aygıtının dışındadır. Bunu mitolojilerde, destanlarda ve oyunlarda gözlemleyebiliriz. Devlet savaşçıları değil, polisi ve gardiyanları kullanır. O, her çeşit kavgayı önleyerek “yakalar ve bağlar”, ani bir büyüsel kapmayla hareket eder. Bir orduya sahiptir, ama bu savaşın hukuksal bütünleşmesini ve askeri bir işlevin örgütlenmesini öngörür. Dışarıdan gelen savaş makinası ise devlet aygıtına indirgenemez. O, devletin egemenliğinin ötesinde, onun hukukundan önce gelen bir şey gibi durur. Anlaşmaya sadık kalmaz ve bağı çözer. Değişimin gücü ve geçiciliğin fırlaması, sürü, arı bir çeşitlilik ve ölçüsüzlük gibi olan savaş makinası ölçüye karşı bir öfke, ağırlığa karşı bir çabukluk, kamuya karşı bir giz, egemenliğe karşı bir kuvvet, aygıta karşı bir makina değerini taşır. O her bakımdan başka bir türdendir, başka bir doğası vardır ve devlet aygıtının kökeninden ayrıdır.(1)

Satranç ve go oyunlarıyla, devlet savaş makinası arasında bir bağıntı kurulmuştur. Satranç bir “devletlilik”  halini yansıtır. Taşlar kodlanmıştır. Her taş göreceli bir erke sahiptir. Go oyununun taşları ise basit aritmetik birimlerdir. Burada piyonlar “özneleşmemiş bir makinasal düzenleme”nin öğeleridir; “onların iç özellikleri yoktur, sadece durumları vardır”. Satranç kodlanmış, kurallaştırılmış, cepheyi ve geri güçleri içeren bir savaştır. Go ise, kavga çizgisi, cephesi ve geri güçleri olmayan bir savaştır. O tam bir strateji oyunu iken satranç salt bir göstergebilimdir. Ve son olarak, ikisinin mekanı da farklıdır: Go’nun “kaygan” mekanına karşıt olarak satrancın “pürtüklü” mekanı.(2)

İlkel toplumların şefleri vardı. Ama, devleti tanımlayan şeflerin varlığı değildir. O, iktidar organlarının saklanması ve sürekliliğiyle tanımlanır. İlkel toplulukların şefleri bir iktidar adamından çok bir yıldıza, lidere benzer ve daima yandaşları tarafından terk edilme tehlikesiyle yüz yüzedir. Sürüler ve çeteler de iktidar organları yoğunlaşan ağaçvari tiplere karşı “köksap” tipinde gruplardır. Bu yüzden çeteler, tüm devlet aygıtından biçimsel olarak farklı, savaş makinasının değişime uğramış versiyonlarıdır. “…Aslında, savaş makinası, şüphesiz, ilkel toplumların ‘vahşi’ düzenlemelerinden çok göçebe ‘barbar’ savaşçıların düzenlemelerinde gerçekleşmiştir.” (3)
İktidarlar tarafından, ne kadar tahakküm altına alınırsa alınsın farklı görünümler altında belirmeye devam eder.

Bir “göçebe” veya “azınlık bilimi” savaş makinasının dışarıdanlığını bize gösterir. (4) Düşünceden bir savaş makinası çıkarma yöntemleri Nietzsche’den beri incelenegelen tuhaf bir girişimdir. Bu karşıt düşüncenin salt bir yalnızlığa tanık olduğu dile getirilmiştir. Ama bu, çok dolu bir yalnızlıktır; şimdiden ipini gelecek bir halka bağlayan, bu halkın gelmesini bekleyen, şu anda eksikliğini duyumsasa da, sadece onunla var olabilen bir tek başınalıktır bu.” (5) “Göçebe düşünce” evrensel düşünüşe sahip olan bir özne ihtiyacını duymaz, tersine tekil bir ırka arzu duyar; “ve bütünleyici bir küme üzerine kurulmaz, tersine deniz veya bozkır veya çöl gibi kaygan mekanda, ufuksuz bir ortamda kendini yayar. ‘Ortam’ olarak tanımlanan kaygan mekan ve ‘kabile’ olarak tanımlanan ırk arasında kurulan tam, eksiksiz, başka tip budur…” (6)

Savaş makinası göçebelerin bir icadıdır. Bu açıdan, göçebe savaş makinasının üç konumu vardır: bir coğrafi-mekansal konum, bir aritmetik veya cebiri konum, bir etkisel konum. Göçebe, geçtiği yerleri hiç unutmadan, bir noktadan başka bir noktaya gider; geleneksel bir yolu vardır. Yerleşiklerin aksine, göçebeler çevrimsellikleri içinde geçtikleri yollara bağlı kalırlar. Her nokta bir konak yeridir, terk edilmek ve tekrar dönülmek üzere vardır. Göçebenin yaşamı bir “intermezzo” niteliğindedir. Göçebe göçmen değildir. Göçmen, daha önceden düşünülmemiş olsa dahi bir noktadan diğerine gider. Göçebe için ise noktalar döngüsel bir yolun zorunlu uğrak yerleridir. Yerleşik insan, kapalı bir mekanı dağıtır. Göçebe ise, tam tersine açık tanımlanmamış bir mekanda insanları (veya hayvanları) dağıtır. Ne var ki bu çok özel, paylaşılmayan, ne sınırın olduğu, ne de çitle çevrilmiş bir mekanda yapılan bir dağıtımdır. Yerleşiklerin mekanı duvarlarla, çitlerle, çitler arasındaki yollarla çevrilmiş durumdadır, mekanı pürtüklüdür;  göçebenin mekanı  ise yalnızca çizgilerle işaretlenmiş kaygan mekandır. “Çölün şeritleri bile taklit edilemeyen bir ses çıkarıp, birbirleri üzerinde kayarlar. Göçebenin dağıtım yaptığı yer kaygan mekandır, göçebe işgâl eder, oturur, bu mekanı tutar ve göçebenin sadece bu şekilde bir yurd mevhumu vardır.(…) Kısaca, anlaşma olarak sadece göçebenin bir mutlak hareketi, yani bir hızı olduğu söylenecektir; çevrintisel veya dönüm hareketi özellikle onun savaş makinasına aittir.” Göçebe sadece kendisini değil, ilişki kurduğu toprağı da mülk edinmeyerek yersizyurdsuzlaştırır.(7)

Göçebenin varlığı, kaçınılmaz olarak, bir savaş makinasının numarasal öğelerini içerir. Tüm ordular ondalık grupları kabul ederler. Bu aslında, orduların askerlerini yersizyurdsuzlaştırma biçimi değil midir? Numaralı örgütlenme ilkesini kullanmadan ordu oluşamaz. Böylelikle, savaş makinasını kendine çeker ve bunun ilkesini yeniden ele alır. Aritmetik ve cebir göçebe durumlu bir dünyada ortaya çıkmıştır.(8) Savaş veya göçebe sayılayıcı sayının ilk karakteri, onun daima karmaşık, yani eklemlenmiş oluşudur. İkinci karakteri ise, her yerde savaş makinasının “tuhaf bir yanıt sürecini veya aritmetik ikilemeyi sanki simetrik ve eşit olmayan iki sıra üzerinde işleme sokarmış gibi” sunmasıdır.(9)

Göçebe varoluşu “etki” olarak savaş makinasının silahlarına sahiptir. Fırlatılabilen her şey birer silahtır; silah, “atışbilimidir” ve “sorun” kavramının kendisi bir savaş makinasına gönderimde bulunmaktadır. Aletlerin ve silahların yönsemeyle olan ilişkileri birbirinden farklıdır. Paul Virilio’nun da gösterdiği gibi, “silah hızı icad eder veya hızın buluşu silahı icad etmiştir”. Avla savaş arasında da bir farklılık vardır. Av da, bir tüketim nesnesine ulaşmak söz konusudur ve aslında bu bir üretici faaliyettir. Virilio’ya göre: “İnsan diğer hemcinsine avcının hayvanla ilişkisi tipinde bir ilişkiyi uyguladığında savaş ortaya çıkmaz, ama tersine avlanan hayvanın gücünü kendisine edindiğinde savaş ilişkisinden başka bir ilişki içinde hemcinsiyle ilişkiye girdiğinde, ortaya çıkar (artık avı değil, düşmanı olur).(10)

Buraya kadar, kavramsal boyutta ele aldığımız “savaş makinası”nın devletle, onun kapma aygıtıyla çatallanan ilişkilerini olgusal düzeyde de toplumlarda gözlemleyebiliriz. Bir yakın bir de uzak örnek üzerinde durmak istiyorum.

Türkiye’de, 20.yüzyılın başlarında gerçekleşen Kurtuluş Savaşı, aslında ilk olarak yerel çeteci güçlerin (Kuvayi Milliye) işgalcilere karşı kendiliğinden direnme odakları şeklinde gelişti. Bunlar, Deleuze ve Guattari’nin kullandığı anlamda, kaygan yüzeylerde devinen savaş makinasal oluşumlardı. Zamanla, Mustafa Kemal önderliğindeki düzenli ordudan yana siyasi hareketçe içerilerek, dönüştürülerek devletin mecrasına girdiler. Yersizyurdsuz direnişçilerin özerk örgütlenmeleri iktidarın merkeziliğine angaje oldu.
İkinci örnek olarak Latin Amerika’ya bakmak ve Küba Devrimi üzerinde durmak istiyorum. Guatemala da sürgündeki siyasi önder Fidel Castro’yla Arjantinli göçebe devrimci Che Guevara’nın karşılaşması ve birlikte Küba’ya dönerek devrimci bir mücadeleyi başlatmaları, aslında geleceğin “kapma aygıtı”yla savaş makinasal, kasırgamsı bir öğesinin ilk buluşmasıdır. Ortodoks Marksistler nasıl yorumlarsa yorumlasınlar, iktidarın alınmasından önceki devrimci hareketin (26 Temmuz Hareketi) Marksist kuramdan öte, foco’cu, göçebe ve anarşizan-gerillacı bir doğası vardı. Ama siyasi iktidar ele geçirildikten ve Castro liderliğinde Sovyet rotasına dönüldükten sonra, eski savaş makinasını manipule eden bir “kapma aygıtı” oluştu. Bir dönemin gerillacıları koltuklara kurulup bakan haline geldiler. Che de onlardan biriydi, fakat ötekilerden ayrı olarak, “yerleşik” yaşama uygun bir insan değildi. 1960’larda Küba’yı terk etti ve önce Afrika’da sonra Bolivya dağlarında savaşıma devam etti. Bu aslında, savaş makinasının, Latin Amerika’nın yerel tarihinin devamı olarak, kapma aygıtından sıyrılması ve özerkleşmesiydi.

Sadece Küba ve Che örneği değil, son iki yüz yılın tüm toplumsal-siyasal tarihi iktidarlar ve direniş odaklarının mücadelelerine tanıklık ediyor. Devletlerin (veya devletleşme yönünde perspektifi olan siyasi hareketlerin) tüm hesaplama, kategorize etme ve kodlama çabalarına rağmen, savaş makinasal direniş var olmaya devam ediyor.

 

 

DİPNOTLAR

(1) G.Deleuze-F.Guattari, Kapitalizm ve Şizofreni 1, Çev: Ali Akay, Bağlam Yay., İstanbul, 1990, s.25-27

(2) A.g.y., s.27-28

(3) A.g.y., s.36-39

(4) A.g.y., s.43

(5) A.g.y., s.74-75

(6) A.g.y., s.78

(7) A.g.y., s.80-83

(8) A.g.y., s.96-97

(9) A.g.y., s.102-104

(10) A.g.y., s.109-111




Kubilay Akman mkakman@mail.com