SOSYAL BİLİMLERDE GÜNCEL TARTIŞMA ÖĞELERİ

_ Kubilay Akman



Sosyal teorinin bir “bilimsellik” iddiasıyla genel felsefi düşünce mecrasından ayrılıp özelleşmesinin iki ayrı itici gücü vardır. Aydınlanma Çağı’nın sekülerizmi ve doğa bilimlerinin dolayımlı etkisi.

Aydınlanma öncesine kadar, Batı düşüncesinde tarihin ve toplumun ele alınışında, yorumlanışında dinsel-mistik görüşlerin önemli bir belirleyiciliği söz konusuydu. Hıristiyanlık olgusu, Batılı aydınların dünyayı kavrama tarzını büyük ölçüde önbelirliyordu. 17.yüzyılın sonlarında ve 18.yüzyılda dinsel dünya görüşlerinin meşruiyetleri büyük oranda sarsıldı. Yaşanan sekülerleşme sürecinde artık doğal yada toplumsal, tüm olguların ardında maddi bir determinizm mantığı aranmaya başlandı. Monteusque’nün coğrafi indirgemeci toplum teorisi bu yaklaşımın tipik bir örneğidir.

Başta fizik olmak üzere doğa bilimlerinde yaşanan gelişmeler, toplum üzerine düşünen entelektüel özneleri de maddi “yasa”lar aramaya itiyordu. 19.yüzyılda tüm kurumsallıklarıyla kristalize olan modernite projesinin paralelinde, sosyal teorisyenler toplumsal iç yasaları bir bir “keşfetmeye” başladılar. Auguste Comte’un pozitivizminden Karl Marx’ın (olgun Marx) ekonomik-determinist teorisine kadar, farklı farklı yönelimlerde bu epistemenin izlerini bulmak mümkündür.

Belki de, tek isteği “kendini kaostan koruma için bir parçacık düzen” (1) olan insan düşüncesinin o dönemdeki dayanağı bu mekanik yasa arayışlarıydı. Eğer toplumda da doğada olduğu gibi öngörülebilir düzenlilikler olduğu kanıtlanırsa “kaos”tan korkmaya da gerek kalmazdı.

20.yüzyıla girdiğimizde pozitivizm ve pozitivist yönelimli sosyal teoriler akademik alanlarda önemli yerler işgal etti. Bir diğer etken akım ise, Saussure’ün öznelliklere karşı dilin yapısal belirleyiciliğini vurgulayan dilbilimsel ekolüydü. Bu ekol, dilbilimin ötesinde, diğer sosyal teori alanlarını da kuşatan bir episteme açtı. Yüzyılın ortalarında tarihi “öznesiz ve ereksiz bir süreç” olarak gören (Althusser), yaban toplulukların bizden ayrı yapılarını antropolojik olarak inceleyen (Levi-Strauss) bir yapısalcılıktan söz ediliyordu. Michel Foucault’nın iktidar teorisinde yada Roland Barthes’ın semiyolojisinde de  yapısalcı episteme’nin önemli izleri bulunur.

Yapısalcılığa, onun tarihte ve toplumsal formasyonlarda özneyi yok sayan mekanizmine karşı ciddi bir alternatif 1920’lerden beri vardı. G. Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci, Karl Korsch’un Marksizm ve Felsefe yapıtları, genç Marx’ın volontarist tarihsel teorisine de uygun olarak felsefeyi “devrimci sürecin düşünsel ifadesi” anlamında ele alıp tanımladılar. Bu iki yapıtın açtığı tartışma mecrasında gelişen Frankfurt Okulu düşünürleri (Adorno, Horkheimer, Marcuse, Habermas vd.) Marksizmin ortodoks yorumlarının ekonomik alana yaptığı vurguya karşı kültürel üstyapılar üzerinde odaklandılar. Frankfurt Okulu’nun tartışmalarında günümüzün minör söylemlerini önceleyen bir büyük anlatılar eleştirisinin nüvelerini bulmak da mümkündür.

Tüm bu 19. ve 20. yüzyılın görüşlerini aşan ve bu gün de güncelliğini koruyan tartışmanın başlığı ise postmodernizmdir. 1970’lerde yoğun olarak tartışılır olan postmodernite durumunun farklı öncülleri olduğu öne sürülmüştür. Charles Jencks, mimari alanda modernizmin sonunun ve postmoderniteye geçişin sembolik tarihini Le Corbusier’nin modern yaşam biçiminin ödül kazanmış bir uygulaması olan St.Louis’deki Pruitt-Igoe toplu konut bloklarının, dinamitle havaya uçurulduğu 13 Temmuz 1972 günü saat 15.32 olarak verir. (2) Büyük insancıl ve modern iddialarla kurulan bu toplu konutlar bir suç ve dejenerasyon bataklığına dönüşmüştü. Postmodernler, genel olarak modern toplumlara da bu minvalde eleştiriler getirirler.

Postmodernistlere göre, Aydınlanma ve modernite, insanların yaşamlarını kodlamak ve yönlendirmek üzere öyle karmaşık, totaliter ağlar kurmuştur ki, 17.-18.yüzyılın felsefesiyle Nazi Almanya’sı arasında örtük bir köprü vardır. Bu tür büyük anlatılara karşı, onlar Foucault’nun heterotopia’sını andıran, farklılıkların yan yana durduğu bir toplumu öngörürler. Foucault heterotopia kavramıyla, bir çok bölük pörçük olanaklı dünyanın “olanaksız bir mekân” da bir arada bulunmasını ya da, daha yalın bir biçimde, ortak olarak ölçülemeyeceği halde birbiriyle üst üste veya yan yana getirilmiş mekânları anlatır. (3)

Her ne kadar dünyaya kuzey Amerika’dan yaygınlaşmış olsa da, postmodernizm orada doğan bir şey değildir. Kuzey Amerika’nın Kıta Avrupa’sından evlat edindiği, daha çok Fransız ve Alman kökenli bir çocuktur. P.M. Rosenau’ya göre postmodernizm pek fazla özgün bir söylem değildir. “Fransız yapısalcılığını, romantizmi, fenomenolojiyi, nihilizmi, popülizmi, varoluşçuluğu, yorumbilgisini, Batı Marksizmini, Eleştirel Teoriyi ve anarşizmi temellük eder, dönüştürür ve aşar. Post-modernizmin bunların her biriyle belli unsurları paylaşsa da hepsiyle önemli anlaşmazlıkları vardır.” (4)

Postmodernler akla ve onun iktidarına karşı bir dizi itiraz yöneltirler. İlk olarak, modern akıl evrenselliği, birlik ve bütünlüğü, aynı kuralların evrensel geçerliliğini savunurken postmodernizm her durumun ayrıksılığını ileri sürer. Postmodern dünyada evrensel akla yer yoktur. İkinci olarak, postmodernistlere göre, akıl Aydınlanmanın ve Batı modern biliminin ürünüdür; bunların tüm negatif sonuçlarından suçludur. Üçüncü olarak, “akıl ve rasyonalite postmodernistlerin duygulara, içe bakış ve sezgiye, özerkliğe, yaratıcılığa, hayal gücüne, fanteziye ve tefekküre duydukları güvenle bağdaşmaz.” (5)

Bütünlük ve sistematiklik, postmodernizmin uzak olduğu kavramlardır. “Kurgu, parçalanma, kolaj, eklektizm, bütün bunların dokularına işlemiş bir gelip geçicilik ve kargaşa duygusu, belki de, günümüzün mimari ve kentsel tasarım pratiğinde hâkim olan temalardır. Ve açıktır ki burada, sanat, edebiyat, sosyal teori, psikoloji, felsefe gibi çeşitli alanlarda varolan düşünce ve pratikle ortak olan çok şey vardır. (6)

Kendilerini doğrudan postmodernist olarak adlandırmasalar da Batılı “tekil düşünür”lerin bu tartışmanın gelişiminde önemli etkileri olmuştur. Bu isimler Michel Foucault, Jean Baudrillard, François Lyotard, Gilles Deleuze ve Felix Guattari’dir. Onlar, Fransız düşüncesinde Sartre’ın temsil ettiği angaje aydın tipinin karşısında özerk ve tekil aydının muhalif duruşunu temsil ederler.

Foucault, yaygın bir deyişin de yerindeliğiyle “iktidarın ve direnişin filozofu”dur. Cinsellik örneğinden yararlanarak, Batı toplumlarındaki baskı mekanizmalarının boyutlarını açığa çıkarır. Ona göre, “İktidar elde edilen, koparılan yada paylaşılan, korunan ya da elden kaçırılan bir şey değildir; iktidar sayısız noktalardan çıkarak, eşitsiz ve hareketli bağıntılar içinde işler.” (7) Ayrıca Foucault hapishaneler, delilik ve klinik olgusu üzerine çalışmalar da yapar. Modern toplumların bilinçdışını deşifre ederken, “ötekisiz” var olamayacaklarını ve dün cüzzamlıların dışarıya atılma halinin bugün delilerle devam ettiğini vurgular. Ona göre, iktidar, özneyide kuracak biçimde her yerdedir ama direniş de aynı şekilde her yandadır. Foucault, sadece sosyolojik-felsefi-tarihsel çalışmalar yapmakla kalmamış, savunduğu görüşlerin pratik uygulamaları için de çabalamıştır. Onun organizasyon süreçlerinde bulunduğu Hapishanelerde İletişim Grupları ve Tımarhanelerden Haber Alma Grupları buna örnektir.

Baudrillard ise, günümüzün hiper-gerçeklik toplumlarında artık geçmişteki anlamda “gerçeğin” kusursuz bir cinayetle yok edildiğini ve her yerde simülakrların belirleyiciliğinin olduğunu öne sürer. Baudrillard’a göre “simülasyonun en belirgin özelliği en önemsiz olguları bile kapsayan gerçeğin yerini almış modellerden oluşmasıdır-önce modeller vardır.” (8) Eğer bugün ABD’de Disneyland düşsel bir evren diye sunuluyorsa, bunun gerisinde Disneyland dışındaki evrenin gerçek bir evren olduğu fikrine insanları inandırma arzusu vardır. “Oysa Disneyland’ı çevreleyen Los Angeles ve Amerika gerçeğe değil hipergerçeğe ve simülasyona aittir. Burada sorun yanıltıcı bir yeniden canlandırılmış gerçeklik (ideoloji) ten çok gerçeğin gerçeğe benzemediğini gizleyebilmek ve gerçeklik ilkesinin devamını sağlayabilmektir.” (9)

İnsanlar bugün eğer akıllı makineler yaratıyor yada hayal ediyorlarsa gizliden gizliye kendi akıllarından umut kestikleri, yada dehşet verici bir aklın ağırlığı altında ezildiklerindendir. “O zaman bu akılla oynayabilmek ve onunla eğlenebilmek için aklı makinelere hapsederler”. Bu tıpkı, iktidarı politikacılara teslim etmenin bize her tür iktidar isteğine gülme imkânı tanıması gibidir. Aklı makinelere emanet etmek bizi her tür bilme iddiasından kurtarır. (10)

Burada ayrıntılı tartışmayacağım, Lyotard’ın “büyük ve küçük anlatılar” kavramsallaştırmasının ve Deleuze’ün göçebelik, kaçış çizgisi, savaş makinası ve kapma aygıtı kavramlarının da postmodern tartışmalar içinde önemli yeri var. Lyotard’ın büyük anlatı olarak adlandırıp eleştirdiği dinlerden ideolojilere kadar, evrensel hakikat iddiası olan tüm total söylemlerdir. Minör metinler ise, günümüzde her yerdedir ve birbirleri arasında transversal (metinlerarasılık) bir ilişki söz konusudur. Deleuze ve Guattari’nin Kapitalizm ve Şizofreni yapıtlarında sorunsallaştırdıkları yukarıdaki kavramlar ise yeni bir toplum analizinin öğelerini içerirler. Savaş makinası devletlerden önce, hiyerarşik olmayan göçebe toplumlarda vardır. Devletin kapma aygıtı bu makinaları yakalar, kodlar ve manipule eder. Devlet bir pürtüklü (yada hiyerarşik) yüzeyi gerektirir (kale duvarları, sınırlar, bentler vd.). Savaş makinaları ise kaygan mekanlarda devinirler. Deleuze ve Guattari bu iki kavramı satranç ve go oyunu ayrımında tartışırlar. Satrancın görev ve hareket kabiliyetleri farklılaşmış taşları devleti (pürtüklü yüzey) gerektirir, go’da ise taşlar arasında konumsal bir ayrım söz konusu değildir. Aslında, bu kavramsallaştırma ile Foucault’nun “iktidar ve direnme odakları” anlayışı arasında bir paralellik kurulabilir.

Kuşkusuz, günümüz sosyal bilimlerinde tartışılanlar sadece “postmodern” düşünürlerin görüşlerinden ibaret değildir. Bunun yanında, “neo-Marksist” olarak adlandırabileceğimiz itirazlar (F. Jameson, T. Eagleton vd.), “post-Marksist” (E.Laclau, C. Mouffe) veya “otonomist-Marksist” (Negri) tartışmalar da yapılmıştır. Bu metinde subjektif bir çerçeveleme yapıldı.

Burada, yirminci yüzyılın son çeyreğinde ve bugün yapılan tartışmaların tümüne değinmek mümkün değildir. Yukarıda aktardığım temalar, kişisel sosyolojik çalışmalarımın bugünkü öncelikli kuramsal köşe taşlarını oluşturuyor.

Sonuç olarak, küreselleşmeden “uygarlıklar savaşı”na, korku kültüründen ulus-devletlerin çözülmesine, post-kolonyalizme kadar bir dizi konuda güncel sosyolojik tartışmalar sürmektedir. Burada bizim açımızdan şöyle bir sorun var: Batılı kuramcıların bazı görüşlerinden yararlansak dahi, neden onların gündemi biz Doğuluların da gündemini belirler? Avrupamerkezciliğin ötesinde bir dünya kavrayışını, küresel olanı yerelle buluşturarak kurmak olanaksız mıdır? Bunlar ayrı, ama mutlaka yapılması gereken bir tartışmanın güncel öğeleridir. 

 

 

DİPNOTLAR

1. G. Deleuze-F. Guattari, Felsefe Nedir?, Çev: Turhan Ilgaz, YKY, İstanbul, 1996, s.179.
2. David Harvey, Postmodernliğin Durumu, Çev: Sungur Savran, Metis Yay., İstanbul, 1997, s.54
3. A.g.y., s.64
4. P.M. Rosenau, Post-Modernizm ve Toplum Bilimleri, Çev: Tuncay Birkan, Bilim ve Sanat Yay., Ankara, 1998, s.34-36
5. A.g,y., s.208-209
6. David Harvey, Postmodernliğin Durumu, s.119
7. M.Foucault, Cinselliğin Tarihi 1, Çev: Hülya Tufan, Afa Yay., İstanbul, 1993, s.99
8. J.Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, Çev: Oğuz Adanır, Dokuz Eylül Yay., İzmir, 1998, s.30
9. A.g.y., s.25
10 J. Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı, Çev: Işık Ergüden, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1998, s.57


Kubilay Akman mkakman@mail.com