ODTÜ’DE BAĞIMSIZ ÖĞRENCİ HAREKETLERİ VE BİR DENEYİM

_ Bora Ercan



1980 sonrası başta gençlik ve öğrenci örgütlenmesi olmak üzere muhalif örgütlenmeler yoğun baskılar nedeniyle büyük zorluklar altında yapılmıştır. Oluşumların yasal olması dahi polis baskı(n)larını engellemiyordu, değil yönetici olmak derneğin bir üyesi olmak bile neredeyse bir cesaret işiydi. 1980 darbesiyle başlayan Türkiye halkının örgütlenme sorununun bugün hala daha aşılmamış olmasının en büyük nedeni bu değil mi?

Her ne kadar Türkiye’nin diğer üniversitelerine göre ODTÜ’de daha özgür bir düşünce ortamı olsa da 1980’nin baskıcı ortamı kendini her alanda hissettiriyordu. Buna Yüzüncü Yıl kapısının sadece o bölgede kalanlar tarafından kullanılabileceği ve bunun için jandarmadan özel fotoğraflı kart çıkarma zorunluluğu (zaten okula giderken jandarmanın eğitimine tanık olmak, olası bir çatışmada onların dipçikleri insanların kafalarına nasıl geçireceklerini görmek de başka bir şeydi); bir de kütüphanenin ve bölümlerin bazı kapılarının kapalı tutulma zorunluluğu gibi örnekler verilebilir ilk elden. Neymiş efendim, eylemden sonra diğer kapılardan kaçılırsaymış!

Bütün bunlara girişlerde ya da yurtlarda zaman zaman yapılan aramalar da eklenebilir.1986’da Hazırlıkta okurken bir arkadaşımdan kayıt yapmak için aldığım Yeni Türkü’nün 1979 yılı yapımı “Buğdayın Türküsü” adlı kasedini geri vermek için getirdiğimde kapıda aramayla karşılaşmıştım. O dönem kasedin yasak olduğunu sanıyordum, belki de yasaktı çünkü neyin yasak neyin yasak olmadığı birbirine girmişti. Ders kitaplarının bile bazen yasak diye toplanabildiğini duyuyorduk. Kaset emanetti, bir yere atamazdım, sonra atsam daha fazla dikkat çekerdi, gerilmiştim, daha kaşarlanmamıştım yani. Sonuçta onların ne aradığını anlamıştım, konu izleniyorsunuz mesajı vermekten aşka bir şey değildi. Hatta bugünün gençleri inanmayacaklar ancak kapıda saç sakal kontrolü yapıldığı zamanların bile olduğu anlatılırdı. Yurtlara sabaha karşı yapılan baskınlar da oldukça rahatsızlık vericiydi. Bir keresinde bizim odadan çıkan bazı dergilere el konulmuştu. El konulan dergilerin nasıl dergiler olduklarını tahmin edemezsiniz.


Diyesim küçüklü büyüklü bu tip olaylar bireylerin ve toplumların şekillenmesinde önemli bir rol oynuyor.

Yine hazırlıkta Boğaziçi Üniversitesi’ne bir arkadaşımın ziyaretine gitmiştim. Arkadaşım beni yurt odasında o sırada yurtta olmayan bir öğrencinin yatağında misafir etmişti. Biz birbirimizin odasına giremezken oradaki bu rahatlık beni şaşırtmıştı. Biz sabıkalıydık yani.

Bununla birlikte o dönem üniversiteler arasında Türkiye’de en canlı siyasi yaşamın ODTÜ’de olduğunu söylersek büyük bir söz etmiş olmayız. Yine o dönemlerde yapısı itibarıyla daha çok orta halli ailelerin çocukların gittiği bir okuldur ODTÜ. Birçok genç daha okula gelmeden siyasi tercih olarak ‘sol’a eğilimli olduğu gibi, bazı gençler de gerek yurtlarda gerekse öğrenci evlerinde dayanışmanın verdiği etkileşim ve ruhla solcu olurlardı. Bir keresinde idam cezasına karşı yurtta bizim katta çok kısa bir süre içinde bir sürü imza toplayabildiğimi anımsıyorum. Bu etkinliklere/eylemliklere bazıları için bir çeşit romantik solculuk da denebilirdi ancak gençliğin ya da insanlığın doğasına uygun olan buydu.

1987 baharı ülkede öğrenci eylemlerinin eskiye göre biraz daha hareketli olduğu bir yıldı. O yıl yine yeni çıkan yurtlar yönetmeliğine karşı yurtlar bölgesinde ciddi bir örgütlenme ve eylemlilikler gerçekleşmişti. Bazı konulardaki eylemlere katılımlar, kimi zamanda üçbinlere kadar çıkarken derneğin üye sayısı bini bile bulmuyordu. Bu da derneğe üye olmayan aktif politize bir kitlenin olduğunun göstergesiydi. Birçok nedenden dolayı da dernek bu kitleyi kendine çekemiyordu. Bununla birlikle benim gibi derneğe üye olup köklerini geçmiş sol içi ayrışmalarda bulan anlayışların dışında olduğu için dernek içinde aktivize olmayan insanlar vardı.

Buradan yola çıkarak başka türlü bir örgütlenmeye ve eylemliliğe gitmenin gerekliliği söz konusuydu. O dönem Yüzüncü Yıl İşçi Sitesi’ne taşınmıştım. Orada kalan birkaç arkadaşımla otonom, anarşizan bir grup oluşturduk. Bağımsızlar olarak kendimizi ortaya koyuyorduk. Elbette bu bir belirsizlikti; neydi bağımsızlar. Bunu biraraya gelip saatlerce uğraşarak bir manifesto ile belirlemiştik. O dönem elyazısı ile yazıp fotokopi ile çoğaltmıştık bu yazıyı. Düşünün şimdi olsa e–maillerle her yere ulaştır, hatta e-groups kur. Örgütlen çabucak. Fakat belki de öylesi daha iyiydi çünkü biz bir geçiş sürecinin tetikleyicisi olarak var olduğumuza inanıyorduk. Bu geçiş derneğe alternatif değil onun bütünleyicisi bir örgütlenmeye kısacası ÖTK’ya geçiş süreciydi. Bununla birlikte var olan sorunlara karşı alternatif otonom eylemler konurken kitlesel eylemlerle de eylem birlikteliğinin sağlanması esastı.

Pekiyi de ne gibi yöntemsellik söz konusuydu klasik örgütlenmelerin ötesinde. Örneğin, toplantılarda yönetici yoktu. İki kişi kendi arasında nasıl konuşabilirse, üç kişi de, dört kişi de konuşabilirdi. O zaman otokontrolle yirmi otuz kişi de konuşabilir, bir sonuca ulaşabilirdi. Bunu uyguladık büyük oranda. Elle hazırladığımız imzasız bir sürü muhalif afişi de astık. Gazete küpürlerinde oluşan kolajların arasına “Başaramayacaklar çünkü biz varız” türü sloganlar eklediğimizi anımsıyorum. Bahar şenliğinde ceplerimizden topladığımız paralarla eski kitapçıdan çok ucuza aldığımız kitapları yozlaşmaya karşı bir eylem olarak satmaya başladık. Örneğin o döneme kadar dernekte aktif olan arkadaşlar bahar şenliğiyle pek de ilgilenmiyorlardı, o dönemden sonra şenlik ilk günü çekilen halaylarla, açılan standlarla daha da politize olmuştu.

Bağımsızlar olarak derneğin bülteninde kısa bir yazı yayımlamıştık. (Aralık’1990, Öğrenci Derneği Bülteni
Sayı:5
)
O dönemki ev ve kız arkadaşım Olga’nın imzasıyla yayımlanan bu yazı kendi aramızda hoş bir çelişkiye de neden olmuştu: Biz bağımsız değil miydik, isim kullanmak saçma olmamış mıydı? Evet aslında, ancak bir çeşit adres de göstermek gerekiyordu.

Daha sonra mavi otobüslerin kaldırılmasına karşı yapılan “otobüs eylemlerine” önayak olmuştuk. Birkaç toplantı ve forumun organize edilmesinin ardından ne güzeldir ki olay tamamen bizden çıkmış, büyük bir kitleselliğe ulaşmıştı. Zaten az önce vurguladığım etikleyicik de buydu. İlk kez saat beş buçuktan sonra binlerce öğrenci ana kapıdan çıkıp Kızılay’a doğru yürümüştük; eylem pankartsız, kuşlamasız ve slogansız olacaktı. Buna uyuldu, neyse ki hava da uygundu. Aylardan Şubat olmalı. Çukurambar’da durdurulmuştuk tabii. Yürüyüş öncesinde CHP (o zamanlar solcuydu ya da biz öyle sanıyorduk) binasına gidip, uğraş didin o dönem genel sekreter olan Hikmet Çetin ile görüşmüş, yürüyüşte başımıza bir şey gelirse onların da sorumlu olacağını söylemiştik. O da bize iki-üç milletvekilinin bizimle olacağı sözünü vermişti. Milletvekilleri anımsadığım kadarıyla gelmemişlerdi. Bu arada “2911” ile de içli dışlı olmuştuk.

Çukurambar’da polisler kalkanlarını çekmişler, bekliyorlardı. Jandarmayla yüzgöz olan bizlerin polis deneyimi yoktu. Bu esnada bir arkadaşımızın polislerin arasında eski mahalle arkadaşıyla karşılaşması da unutulacak şey değil. Düşünün çatışma olsa........... Zaten deplasmandaydık, yapacak da pek bir şey yoktu, eylem amacına büyük oranda ulaşmıştı. Belediye otobüsleriyle dağılmıştık. Daha sonra okul yönetimiyle yapılacak toplantıya 7 kişi öğrenci temsilcisi olarak katılacaktı. Dernekten, fakültelerden, topluluklardan temsilcilerin yanında bizden yani Bağımsızlar’dan da bir temsilci vardı? Olacak iş değildi! Kimdi bağımsızlar? Stadyumdaki bir forumda buna itirazların geldiğini anımsıyorum.

Ardından Bağımsızlar kendini büyük oranda Apus dergisine verdi. Dar bütçelerimizle bağımsız ve bakımsız alternatif bir hayat kurma peşindeydik. Sonuçta dağıldık, bağımsız bir şekilde hayata devam ettik.

Bağımsız oluşumlar ve eylemlilikler bu kadar sınırlı değil elbette. En azından Ece Ayhan “Aşk örgütlenmedir bir düşünün abiler” dizesine bire bir uyuyordu ODTÜ’lü gençler. Kantinlerde, pastanede, kuytularda koklaştığımız, ayaküstü seviştiğimiz uçarı günleri anmsayalım.

Ayrıca, bir grup öğrencinin kendi insiyatifiyle başlattıkları, başka fakültelerden de desteklenen İdari İlimler Kantininde günlerce süren kantin boykotuydu.

Bütün bu eylemlerle bize dayatılanları aşmaya çalıştık. Kazanımlarımızın neler olduğu tartışılabilir. Fakat o dönem bunların yapılması gerektiğine hala daha inanıyorum. Belki de katılımlara oranla boyumuzdan büyük işlere girişmiştik. Bağımsız Öğrenci Birliği olarak en azından eski sol geleneklerin tutuculuğuyla dışa açılamayan öğrencilerin bir oranda dışa açılmasını, sol altivist eğitilimli olmalarına rağmen derneğe uzak duran öğrencilerin de eylemlilik süreciyle derneğe ya da dernekçilere olan önyargılarının olumlu yönde değişmesini de bir oranda sağladığımıza inanıyorum. İşin ilginç yanı o dönem derneğin ileri gelenlerinin birçoğunun bugün politika ya da demokrasi mücadelesi yerine ‘para’yla iştigal etmeleri, suçladıkları 1980 sonrası dönen ağabeylerinin yolunda emin adımlarla yürümeleridir. Ancak onların apolitik olarak adlandırdıkları birçok insanın da düşünsel ve eylemsel sapmalar yaşamdan hayatlarını sürdürmeleridir.

Uzun sözün kısası Ustamızın dizesini eğerek bitirelim “Aşk bir eylemdir abiler ablalar, eylemlerden ne aşklar doğar”.

Bora Ercan boraercan@yahoo.com
Odysseus Adaları'nın yazarı.