ODTÜ’DE NAZIM HİKMET GÜNÜ

_ Bora Ercan



Öğrencilik dönemlerimde, özellikle yurtlarda kaldığım süre içinde durmaksızın şiir okurdum. Bahar günleri bir ağacın altında bıkmaz, sıkılmaksızın okur, gelen geçen dostlarla dizeleri paylaşırdım. Karacaoğlan’ın gönlünü üç güzele meyledip, Elif, Şemş, Kamer arasında bir seçim yapamaması gibi, ben de Edip Cansever’den Turgut Uyar’a, İlhan Berk’ten Nazım Hikmet’e savrulup dururdum. Bu arada, tabii tüm gün bir ağaç altında şiir okuma lüksünün bedeli sabaha kadar çalışma salonunda formüllerle boğuşarak ödenirdi.

O dönem Nazım Hikmet’in de külliyatını defalarca devirmiş artık sıra Nazım’ın diğer yönlerinin incelenmesine gelmişti. Nitekim Nazım şiirini anlamak Nazım’ın yaşamını; yaşamını anlamak da şiirini anlamakla içiçe. Bu her yazar/sanatçı için böyle olmayabilir, fakat Nazım’da tüm berraklığıyla ortadadır.

Edward Said’in güzel bir entelektüel tanımı vardır, bilirsiniz, buna göre entelektüel olabilmeniz için dedenizin, babanızın ve sizin üniversite mezunu olmanız gerekir. Bu üniversite tabii bir atmosfer meselesi, print out diplomalar değil. İşte Nazım böyle bir atmosferin çocuğu olarak dünya ölçeğinde entelektüel bir ortamda doğup büyümüştü. Dolayısıyla da genlerinden birçok özelliği beraberinde getirmiş. Başta bir mevlevi şair dedesinden ve dedesinin dost meclislerinde okunan şiirlerden etkilenmiş, böylece de şiire çok küçük yaşlarda başlamıştır. Ancak babasının sinemacı, annesinin de ressam olduğu da unutulmamalıdır. Ailenin soyağacının ise oldukça köklü ve geniş olduğunu anımsayalım.

Nazım Hikmet Ran’nın Türkçe’nin en önemli şairlerinden biri olduğunu söylemek abartı olmaz ya da şöyle demeliyiz daha bir alçakgönüllülükle: Dünya’da ve Türkiye’de en çok tanınan Türk şairidir. Buna rağmen şiiri, ne yazık ki, aşklarının, politik gürüşlerinin, sürgünlerinin ve mahpusluklarının gerisinde kalmıştır. Pablo Neruda, Federico Garcia Lorca, Louis Aragon gibi Nazım Hikmet de 20.yüzyılın en çalkantılı dönemlerinde yaşamış ve dünya şiirinin en üst düzeyinde ürünler vermiş olan yalvaç şairler kuşağındandır.

Bilindiği üzere 3 Haziran 1963 Nazım’ın ölüm yıldönümüdür. Biz de bir grup öğrenci olarak yanılmıyorsam 1990, 3 Haziran’ında Nazım’ı güzel bir etkinlikle anmıştık. O güne hazırlık yaparken Nazım’ın romancı, öykücü, sinemacı, tiyatrocu, ressam, senarist yönlerinin de olduğunu benim şairin şiiri hakkında bir konuşma yapmaktansa bu yönlerini ön plana çıkaran bir konuşma yapmamın daha iyi olacağına karar vermiştim. Onun destansılıktan lirizme uzanan şiirleri üzerinde konuşmak ya da yazmak her baba yiğidin harcı değil. Nitekim Yapı Kredi Yayınları Külliyatı büyük telifler ödeyerek yeniden bastı da şiirleri üzerine bir inceleme bastı mı ya da kitapları daha önce yayınlamış olan Adam Yayınları? Gerçekten de Nazım’ın şiiri hakkında yapılmış olan ciddi araştırmalar çok ama çok az. Hele hele adını önceki paragrafta andığımız Nazım’ın kuşakdaş dostları hakkında yapılmış olan çalışmaların yanında acınası bir durumda.

Kafamda oluşan düşünceyi birkaç arkadaşa açtığımı anımsıyorum. İşte yazılı toplum olamamanın sıkıntısı burada. Hafızadan yazıyorsunuz da aradan onbeş yıl geçmiş. Diyesim, atladığım noktalar elbette vardır. Ancak Dernekten, Uluslararası Gençlik Topluluğundan ve Dağcılık Topluluğundan destek gelmişti.

Güzel bir yaz günü üçlü anfinin önünde toplanıp Nazım hakkında konuşmuş ardından da arkadaşlarımızın hazırladığı Nazım fotoğrafları dia gösterisini izlemiştik fizik amfilerinin birinde. Yaptığım konuşmaya “Va-la Nurettin’in Bu Dünya’dan Nazım Geçti” ile Kemal Sülker’in “Nazık Hikmet’in Gerçek Yaşamı” adlı kitapları kaynaklık etmişti. Nazım’ın romanlarından, denemelerinden, operetlerinden, makamlı olarak bestelenmiş şarkı sözlerinden, ipek film stüdyolarındaki çalışmalarından, hapishanede bulunduğu süre içindeki öğretmen tavrından; Balaban’ın ressam, Orhan Kemal’in ve Aziz Nesin’in öykücü ya da romancı olmalarının önünün açıklaması gibi konulardan söz etmiştim.

Diğer konuşmalarda ise Nazım’ın politik yönü vurgulanmış, ona düşman olanların zavallılıkları vurgulanmıştı. Örneğin, bu konuda ‘Nazım Hikmet Vatan Haini mi Vatan Şairi mi?’ adında bir kitap bile yazılmıştır. Verdiğim bir arkadaştan geri dönmeyen bu kitabın yazarı yanılmıyorsam Nazif Tepedelenlioğlu’ydu. Kitabın ilk cümlesi çarpıcıydı: yazar, komünist Nazım Hikmet Selanik’ta doğmuş, Moskova’da ölmüştür, diyerek doğum ve ölüm yerlerinin Türkiye sınırları dışında olması vurguluyordu. İnci Enginün tarafından yapılan diğer bir gülünç iddia da soyadının Ran olmasıyla ilgili; tersten okunuşu nar, nar ne renk: kırmızı, al işte sana komünist, bunu söyleyen birinin Türk dili profesörü olması acıtır işte ya insanın canını.

Nazım hala daha okunur mu? Okunuyorsa anılır mı? Anılıyorsa onun şiirinin ve sanatının farklı boyutları hakkında konuşmalar yapılıp, yazılar yazılır mı? Dünya sıralamasında ilk beşyüze giren üniversitemiz yokmuş ya, bu tip etkinlikler (sadece Nazım için değil elbet) sürekli ve düzenli yapılmaya başlansa ilk beşyüze girme olasılığı var mıdır üniversitelerimizin?

 

( ODTÜ TARİHÇE- 2 ÇALIŞMALARI >>>>

 

 






Bora Ercan boraercan@yahoo.com
Odysseus Adaları'nın yazarı.