ORLAN’IN SURETLERİ

_ Kubilay Akman

Fransa’nın sanayi kenti St.Etienne’de dünyaya gelen performans sanatçısı Orlan, çağdaş sanat dünyasında sıra dışı bir yere sahiptir. Orlan, “sanat yapmak pis bir iştir, ama biri çıkıp bunu yapmak zorunda” der ve üstlendiği bu kirli işi kelimenin en inanılmaz anlamıyla kendi vücudunu kullanarak yapar. ‘Carnal Art’** olarak adlandırdığı sanatsal performanslarında Orlan, erkek iktidarının güzellik kavramını ve modern batı toplumlarında kadın öznenin kuruluşunu eleştirmek için bir dizi estetik ameliyatla vücudunu ve yüzünü yeniden biçimlendirir. Diğer kadınlar estetik cerrahiyi gençleşmek ve genel kabul görmüş, standartlaşmış türde bir güzelliğe sahip olmak için kullanırken, Orlan bu estetik ameliyatları güzellik kavramını yeniden yapılandırmak ve kendi tarzına uygun bir şekilde bu kavramı yeni baştan yaratmak için kullanır.

Devamı...      

HARDWARE-SOFTWARE YA DA ELLER ELE VERİR

_ Lodos Egelioğlu

Bundan birkaç yıl önce, yanılmıyorsam Fransa’da ilk el nakli gerçekleştirildi. Elini kaza sonucu kaybetmiş olan bir kişiye ameliyatla başka bir el takıldı. Ancak, bu kişi bir süre sonra kendisine takılan eli istemediğini, eski, elsiz haline geri dönmek istediğini doktorlarına iletti. Başkasının böbreğiyle, gözüyle, kalbiyle yaşanabiliyor ancak eliyle yaşanamıyor olsa gerek. Bu olaydan sonra bende ‘el’ takıntısı başladı. Belki de yukarıda saydığım nedenlerle, ellerin insanı kolaylıkla ‘ele verdiğini’ fark ettim. Bir kişinin sosyal konumunu, yaptığı işi, gündelik hayatında ne denli dikkatli olup olmadığını, aceleciliğini, beslenme tarzını, ruhsal durumunu o kişinin ellerine bakarak açıklamak olası. Eski Japonya’da erkekler tırnaklarını el işi yapmadıklarının bir kanıtı olarak uzatırlarmış örneğin. Türkiye toplumunun fiziksel özelliklerinin değiştiği bir gerçek.

Devamı...      

DAKTİLO YA DA MEKTUPLA GELEN BİR YAZININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

_ Bora Ercan

Ne yazdığımızdan öte nasıl yazdığımız önemlidir. Bu önermenin çeşitlemeleri de yapılabilir: Ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimiz; nereye gittiğimiz kadar nasıl gittiğimiz; ne düşündüğümüz kadar da nasıl düşündüğümüz önemlidir. Bu çeşitlemelerden konumuzla ilgili olanı ise neyi nasıl okuduğumuzdur. Çağımız hız çağı. Üretimde hız her şeyin, tüm etik, insani değerlerin önünde. Bu hastalık kültürel üretim için de geçerli, ne yazık ki. Örneğin, artık bilgisayar kullanmayan yazar neredeyse yok. Bilgisayarda yazmanın teknik olarak sağladığı kolaylıklar elbette tartışılmaz. Fakat bu teknik kolaylıklar da, her şeyin karşıtıyla gelişmesi olan diyalektik gereği, beraberinde köklü aksaklıkları getiriyor. Yazarken kaç kez yap-boz yaptığımızı düşünelim örneğin ya da düşünsel süreçle üretim süreci arasındaki zamanlamayı. Sanki yazılar bilgisayardan ‘premature’ çıkıyor. Ekranda metnin elde tutulamamasından kaynaklanan eksiklikler, gözden kaçan yanlışlar da cabası. Burada Sadık Yemni’ye de bir atıf yapmak durumundayım. Son romanı Yatır’ı, metinlerin kayıtlı olduğu disketleri attıktan sonra içine sinerek bitirebildiğinden söz etmişti bir sohbetimizde.

Devamı...      

BİR'İN BÜYÜSÜ YA DA TEK BİR DEFA OLAN ŞEYLERE DAİR

_ Gür Genç



Devamı...      

ENTELEKTÜELİN 3 HALİ

_ Gürkan H. Kılıçarslan

Hey Sen... Sana diyorum şaşkın surat... Hakkında hiçbir şey bilmediğim et bütünü... Ne de sen bilirsin bendekini... Şimdi sana desem ki her şey önceden belliydi, diyeceğin bana, bilirim ki “Hayır, olan biten henüz bitmeyenlerin yanında çayırotu devedikeni...” Peki var mıydı bizim bir sahibimiz? Yok hayır biz sahipsizdik ve önümüze geleni tekmelerdik. ...Ben bir aydınım. Bildiklerimin yanına ulaşamazsınız. Bildiklerimin ve daha ötesi bileceklerimin hayalini bile kuramazsınız. Bir köpek sürüsü gibi havlasanız da nasıl her gün güneş doğacaksa bildiklerim de her yeni günle tekrar yeryüzüne dönecek, her uykumun peşisıra. Bazen unutsam da birkaç şeyi onları nerelerde unuttuğumu biliyorum. Gider alırım siz daha uyanmadan hem de... Sokaklarda gergin dolaşmamın sebebi bilmediklerim de olsa, bildiklerim bana gardiyandır. Damarlarım kesilse kıpkırmızı kanımdan akıllar fikirler fışkırır. Kitaplar okurum. Kitaplar satarım. Kitaplar yazarım. Mürekkep yalarım. Başka bir şey değil...

Devamı...      

TELAFİ İMKANSIZDIR VE KİMİ ZAMAN AF DA

_ Mustafa Murat Tatlı

Herkes Bizim Gibi Olamaz”1 Faruk Ulay’ın öykülerinden birinin adı. Öykü, “Bakma saatine. Saatine bakarsan gidersin” 2 diye başlıyor ve öykünün bir yerinde, ilk bakışta çingeneye benzer bir kadın, ‘Gitmek için saate bakmak gerekli midir?’, ‘Saate bakmadan da gidilebilir mi?’ vb. üzerine beyanatlarda bulunuyordu. Aslında her daim saate bakmalı ve gitmeli; bir, her yere ve her şeye gecikmişlik duygusu yaratarak. Ama bu arada, güncele dair yorumlarda bulunma sıkıntımdan dolayı şu olguya kısaca değinmek istiyorum; “Bizi neden sevmiyorsunuz?” Ya da şöyle dile getirilebilir; Türk kamuoyundaki anti-amerikan tavırdan rahatsız olan bir grup şahıs var. Bu kamuoyunun spontane gelişimi, kendiliğindenliği, re’sen vücut buluşu benim bu konuya ilgi göstermemin nedeni oldu. Şunu söyleyebilirim ki; bir insanın bir başkasından nefret etmesini yargılamam ama, ‘Beni neden sevmiyorsun?’ şeklindeki soruyu yargılamaya değer bulurum.

Devamı...      

NEŞE YAŞIN’IN BELLEK ODALARI

_ Bora Ercan

Büyük fizikçi Einstein’ın bir sözü var: ‘Barışsever olmak bir şey değildir, barış savaşçısı olmalıyız’; bu sözü aklımdan yazdım, sözcüklerde ve sözcüklerin yerlerinde bir miktar değişiklik yapmış olabilirim, bağışlayın. Bu söz bana hep Neşe Yaşın’ı çağrıştırır. Neşe, şaireliğin kendisine vermiş olduğu o incecik ve kırılgan duruşun altında güçlü, kararlı ve mücadeleci bir kişilik. Bütün dünyanın tanıdığı ancak Türkiye’nin tanımadığı Kıbrıs Cumhuriyeti’nde (1) Kıbrıs Üniversitesi’nin Türk dili bölümünde öğretim üyesi. Ülkesinin birliği için verdiği mücadele sonucunda egemen ve milliyetçi anlayışların her zaman hedefinde olmuş bir insan, ancak gelin görün ki milliyetçiler ne kendi kültürlerine ne de dillerine Neşe kadar sahip çıkabiliyor. Neşe bir yandan sokakta barış savaşımını her iki tarafın faşistlerine karşı verirken diğer bir yandan da her iki toplumun sanatçılarının ve akademisyenlerinin birlikteliğiyle düzenlediği toplantılarla dünya çapında veriyor.

Devamı...      

LUMPEN PROLETERYA DİKTATÖRLÜĞÜ

_ Devrim Güven

O gece havaalanı dış hatlar terminali tam bir kaostu. Uzun bayram tatilinden geri gelenler, haçdan dönenler, onları karşılamaya gelenler, bir de kocaman davulları, zurnalarıyla x takımının taraftarları klüplerinin bilmem nesini karşılamaya gelmiş, her hallerinden işsiz-güçsüz olduğu belli, yaş ortalaması oldukça düşük bu erkek kalabalık davullarına vurup tezahurat ediyor, ortalığı daha da çekilmez hale getiriyordu. Dayanamadım yanımda duran polise bu rezilliğe bir şey deyip demediklerini sordum, yanıt ilginçti: ‘denmez, özgürlük var memlekette’. Yeni bir eve taşındım. Ertesi gün bir de baktım apartman kapısının üzerine bir Türk bayrağı asılmış. Eh işte lumpenlerin ideolojik yaklaşımları karşıtlıklar üzerine kuruludur, üç vakte kadar sessiz sedasız iner o bayraklar nasılsa, nitekim hep öyle olmadı mı bu memlekette; unutulmadı mı onca acı, hele ki önümüz yaz, erir gider, diye düşünüyordum.

Devamı...      

"TARİH KAVRAMI ÜZERİNE"DEN

_

Satranç oynayan bir otomattan çok söz edilmiştir. Rakibinin her hamlesine en doğru cevabı vererek oyunu mutlaka kazanan bir otomat. Ağzında nargilesi, geleneksel Türk giysileri içinde bir kukla, geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında otururdu. Yanlardaki aynalar, nereden bakılırsa bakılsın masanın altını boşmuş gibi gösteriyordu. Aslında aşağıda satranç ustası kambur bir cüce vardı; iplerle kuklanın kollarını oynatıyordu. Bu aygıtın bir de felsefi karşılığı düşünülebilir: "Tarihsel maddecilik" adlı kukla daima kazanacaktır. Her oyuncuyla çekinmeden karşılaşabilir, yeter ki, bugün besbelli şekilsiz bir cüceye dönmüş, zaten gözden uzak durması gereken teolojiyi hizmetine alsın.

Devamı...