SAYI 107 / EKİM 2006

 

SENİNLE BÜYÜYORUM TÜKİYEM





Kaan Koç




Yoruldum ikidir soru sormaktan sana. Senin eteğinde yaşamış, yaşayan ve yaşayacak milyarlarca insanın en az yaptığı işi, kendi adıma çok yapmaktan artık yoruldum.
 
Oysa ne umutlarla bağlanmıştık birbirimize, ben senin gözlerine Zeynep Kamil’de, o odada, ne sevdalı açmıştım gözlerimi. Meğer sen, birkaç ay sonra sevişmeye başlamışsın “gavur”un tekiyle. Adını sonralarda öğrendim, Roland Mcdonald’mış. Komünizm karşıtı, sevimli mi sevimli, zengin bir palyaçoymuş. Taksim’de buluşmuşsunuz ya hani, bak Türkiye tarih de veriyorum sana, 24 ekim... Hadi artık, utanma, tamam. Alışkınım ben senin bu hallerine. Ne var ki yani, 24 ekim 1986’da, o palyaço kılıklı Amerikalıyla, kendi dükkanında buluşmanızı kabullenebilirim, gerçekten. Mc Donalds’taki bu ilk buluşmayı erkekçe kabullenirim Türkiyem.
 
Ertesi yıl kar altındaymışız, sene 1987. Bembeyaz elbisenle yine çok güzeldin vesselam o devir. Sana aşkını, belirli yollara bağlamayanların “hain” ilan edilişi biraz olsun azalmıştı ama Özal şort ve tişört giyerek dolaşıyordu eşi ile. Bu bir ilkti. Ve bu, ah Türkiyem, ve bu senin o palyaço kılıklı sevgilinin ve yurttaşlarının çok hoşuna gidiyordu. Seni alıp, Amerikalı yapmaya çalışıyordu o zamanlar, Mr. Mcdonald. Bu adamlar Özal’dan seni cebren ve hile ile istiyordu ve ben ağlıyordum durmaksızın, uykularını kaçırıyordum çevremdeki herkesin. Keşke uykuları kaçan ve kaçırılan yalnız bizim hane halkı olsaydı diyorum şimdi ise Türkiyem.
 
Yaşlanıyordun günden güne. Ağzının kokusu artıyordu, sigaraya iyice tutulmuş, kendini alkole vermiştin. Şu ismi lazım değil sevgilinle, o büyük evde oturuyordunuz. Bahçeye girip, ara sıra senin pencerene dikiyordum gözlerimi. Çıkıyordun cama, elinde ince uzun bir dal sigara, benim cebimde hiç açmaya cesaret edemediğim bir paket Samsun... Halbuki senin içtiğinle benim içemediğimin muhteviyatı farksızdı ve sen saçlarını tepede topluyordun, saçlarındaki beyazlar henüz erimemişti. Oysa gözün hep dışarıdaydı. Hiç dönüp bakmadın kendi içine, beni ve bizleri hiç göremedin. Biz seni ellerin olasın diye sevmişiz demek ki Türkiyem.
  
Sonra 31 Ekim 1989’da senin paşa baban, Reisicumhur oluverdi. 9 Kasım’da da Berlin Duvarı yıkıldı. Berlin’de ve takvimde bazı şeyler değişirken, senin sülale de boş durmadı yani. Berlin aşarken içinde bir şeyleri, sen yine o ürpertici malikane bozmasında, ulaşılmaz katta sigara yakıyordun sigara üstüne. Hatırlarım da şimdi, senin içtiğin o sigara paketinin üzerindeki deve resmine kanıp, bilmem kaç insan seni o paketlerde aramıştı. Kaç insan kendini kandırmıştı. Ne de olsa tütün senindi, paketteki deve senindi, e o zaman bu “Camel” vakaları da bizimdi yani. Öyleydi di mi, öyleydi. Bizi bunlara sen inandırmıştın Türkiyem. 

Kenan Evren
 
1990 yılında Malatya-Pütürge’ye bağlıyken, Doğanyol ilçe oluverdi, 3344 sayılı kanunla. Letonya bağımsızlığını, Kırgızistan da egemenliğini ilan etti. Nüfusunu saydılar senin, yine o yıl. 56.473.035 kişiydik ve birçoğumuz, seni bekliyorduk. Belki de hata ettik beklemekle, kapıyı kırıp, içeri girmeli ve seni geri almalıydık. Ama kusurumuza bakma, yapamadık. Halbuki tam da “Rocky” serisinin 5. filmi çıkmıştı. Feyz alıp, gaza gelip kırabilirdik kapıları ve seni kendimize geri alabilirdik, ama yapmadık. Çünkü sen değil miydin bize, zaruri olmadıkça savaşın bir cinayet olduğunu söyleyen? Yoksa o kıyafetini çoktan çıkarttın mı üzerinden? Sen onu giy, o sigarayı elinden bırak, yoğurdu da özlemişsindir, yemek oturarak ve yavaş yenir. Sağlığını da fikrini de zikrini de bozma, o gök mavisi kıyafetini giyin yine ve geri gel, dedik sana ama sen yine bizi duyamadın Ey güzeller güzeli Türkiyem.
 
Bir adım attık, yine çamura saplandık. 1991’de Körfez Savaşı çıktı, SSCB dağıldı, genel seçim oldu, paşa baban seni o çobana geri verdi. O yaştan sonra bırakılmak her bünyeye dokunurdu ya, sana dokunmadı. Alıştırılmış haldeydin, “Süleyman hep başbakan” diye okudular kulağına tekrar. Ve ılıştırılmış sulardan içirdiler bize. Çünkü soğuk savaş sona ermişti, Körfez’de alevler yükselmişti. Bize de ılımlı politikalara alışmak düşmüştü. Sen yine pencereden izliyordun, yıldız gibi kayan fişekleri ve emzirdiğin yeni evlatlarına, onları sokağa atacağını çaktırmadan, “korkmayın, bunlar havai fişek” diyordun. Bilmiyorum, ya da ben uyduruyordum ama sen bizi kandırıyordun. Bizse senin hep bu ince kıvrak zekana hayrandık. Herkes kendi davasındaydı, herkesin aklında üzerindeki kırmızı gecelikle bir sabah o cama çıkmışlığın vardı. Ve evinizin penceresinden “Rock” müzik sesleri geliyordu. Mr. Mcdonald işi iyice büyütmüştü, sen saçlarını boyatmıştın, ama yüzün hep asıktı. Bir tek dileğim var sen mutlu ol yeter demeyi çok istedim sana, diyemedim canım Türkiyem.
 
Ilık sular yine ısınıyordu. 1992’de sağında solunda bombalar patlıyordu, Erzurum’da deprem oluyordu, mühendisliğini yaptığı bina yıkılan Sülo, “o bina 35 yıl ayakta durdu diye kimse takdir etmiyor da, niye yıkıldı diye herkes eleştiriyor?" diye halka soruyordu. Şırnak’ta, Elazığ’da, Siirt’te ve birçok yerde teröristlere karşı askerler ve polisler şehit düşüyorken, öte yandan Matild Manukyan vergi rekortmeni oluyordu. Özal’a Mr. Mcdonald’ın memleketinde “prostat kanseri” teşhisi konuyordu, sonra ameliyat ediliyordu. Sen bize söylemiştin ya hani, hani seni Türk hekimlerine emanet edelim diye buyurmuştun ya, bunu kabullenmeyen bir baba geçmişti başından. Varsın kabullenmesindi, PKK azmıştı, Galata Köprüsü törenle açılıyordu. Denemediğimiz köprü kalmamıştı, bunu da denerdik, denedik ama sana yine gidemedik. Garip çelişkiler içinde seni seviyordum, sen buna aldırış etmiyordun. Nesine kandın ellerin, aramızda kalsın söyle hadi, içime taş basarım sen beni boşver, bana bir geçit ver bulurum seni bir kalemde, bırak sana geleyim dediysem de, bir kez olsun dinlemedin. Bana da bir bardak “Coca Cola” ver, dilim damağım kurudu Türkiyem.
  
93’te Uğur Mumcu öldürüldü. Tansu Çiller adlı ablan, babası Sülo’dan yönetimini devir aldı, Sivas’ta Sivaslılara “Sivaslılar, Sivas’ı il yapalım mı?” diye sordu. Ve daha nice felaketlere tabi tuttular seni. Darp izleri gördüm vücudunda bir akşamüzeri, gözlerin kızarıyordu artık ağlamaktan, pencere pervazına dirseklerini dayayıp, bir elinde sigara ötekinde bir fincan çay, ağlıyordun. Bir şeyleri özler gibiydin sanki. O Haziran sabahını ve onun gibi bazı sabahları özler gibiydin. Öyle miydin gerçekten, yoksa bunlar benim kurgularım mıydı, sana bunu hiç soramadım sevdiğim, Türkiyem.
 
Senin bu sevdadan sıkıldığını sansam da, 1994’te dövizin serbest piyasada artışını sürdürmesi, yanıldığımın göstergesiydi. Bizden 17,100 kat daha değerliydi, Mr. Mcdonald ve parası ve her bir şeyi. Sonra bizi “devalüe” ettin, beş para etmediğimizi yüzümüze vurdun. Değerimizin olmadığını, bize yüz vermediğini açıkça söyledin. Ama bizi evvelden sıkı kandırmış olmalısın ki, biz senin bu itiraflarına kulak asmadık. Seni sevmeye tam gaz devam ettik. Büyük krizden 2 ay evvel Çiller, “kriz bitti, bir daha tekrarlanmaz” dedi. Uyutulmuş sevdalılarına masallar, sana olan aşkımızla eş değerli olarak sürdü. Aşırı dincilerin, teröristlerin, politikacıların ve sevenlerin bünyende birbirine iyice karıştı. Bizi birbirimize karıştırdın, sonra seçemez oldun. Senin başına seçimle gelenler seni hiç sevmedi, bir bilsen. Seni sevenlere hep işkenceler, sürgünler, ikinci şubede elektrik akımları, soğuk sularda aklını yitirmek, şizofren olmak ve herhangi bir köyde alakasız bir şekilde ölmek düştü. Ayakta kalanlara da sen çoluk çocuk deyip, yüz vermedin. Meğerse, gençliğe hitap eden sen değilmişsin Türkiyem.

Senin o soytarı adamın yine iş başındaydı 1995’te. Güzelim İstanbul’u uyuşturucu cenneti diye tanımlattı, CIA adlı, ismi kadar garip dostuna. E güzeller güzeli, canımın çekirdeği Türkiyem, sen de onun yanında, kollarındayken, inanmazlar mıydı Mr. Mcdonald’a, inanırlardı Türkiyem, inanırlardı. İnandılar. Onlar inanadursun, bizimse içimiz kaynıyordu. Her zamanki halimiz, karışıyorduk odanın manzarasını dolduran o ufuk boyunca. Gazi Mahallesi’nde akşam saatlerinde Alevilere ait üç kahve, sayıları belirlenemeyen kişilerce tarandı, 1 kişi öldü 5 kişi yaralandı. Sonrası mı? Sen daha iyi bilmez misin? Ertesi günlerde ayaklanmalar oldu, provokasyonlar oldu, doldurdular bizi bize karşı, bizi bize kırdırdılar. Polisle halk çatıştı, 17 kişi öldü, 17sinde Mart’ın olaylar Ümraniye’ye sıçradı, 4 kişi de orada serildi vücuduna. Toprağına serilenler sadece bu kadarla kalsaydı iyiydi de, ah Vatanım benim, Sadri Alışık öldü, Turist Ömer öldü. Alman Die Welt gazetesi Abdullah Öcalan’ın resmini Atatürk diye tanıttı, seninle dalga geçtiler, bizimle dalga geçtiler, 1 Mayıs olaysız geçti. Senin o hep garipsediğim, bir şeyleri eksik olan ama gayet ileri görüşlü ablan, Çiller,  en geç 1998 yılında AB denilen yere, neresiyse artık, üye olacağımızı söyledi. Sonra bir gece senin odanın ışığı yandı, uykum kaçmıştı benim, odana dikmiştim gözlerimi. Odanın ışığı yandı, gölgen dolanıp durdu içeride. Ne yaptığını anlayamadım, ne yapacağımı şaşırdım. Bir taş atsam cama çıkar mısın diye düşündüm, o taşı ne hikmetse hiç atamadım, o taşı camına hiç atamadık, hiç atamadık. Vurdum kafayı yattım, yorgundum konuşmaktan, yorgundum Türkiyem.

Tanju OkanDYP-RP hükümeti, güven oyu aldı, Tanju Okan öldü. Kime güveneceğimizi şaşırdık doksan altıda. Kısa boylu, biraz dişlek, tıknaz ama nur yüzlü olmayı hiç beceremeyen cici baban Erbakan, bize cennetten localar ayırdı, ama Türkiyem, biz cenneti değil hep seni istedik. Senin yollarını istedik, senin sularını istedik. Serin ırmaklar gibi aktık ama sana hiç kavuşamadık, kuruduk sana dökülemeden. Çünkü denizlerinde hep yabancı bandıralı sevdalar dolanıyordu. Susurluk ayranını unutturdun bize artık, kamyonla mercedes çarpıştı, içinden sen çıktın mercedesin, devlet misin, polis misin, mafya mısın, nesin diye sorduk sana, yine duymadın, duymadın ama zaten Uğur Mumcu adlı evladın bize çok öncelerden söylemişti bu sorunun cevabını değil mi Türkiyem? Sonra Eşkıya filmini izledik, Keje’sini gördük Baran’ın, nam-ı diğer Eşkıya’nın. Konuşmamıştı yıllar yılı, ses etmemişti sevmediği adamın yanında. Ama Baran’ın adını söyledi, karşısında görünce. Biraz olsun umutlandırdı bizi bu hikaye, bu sefer dedik hadi ulan dedik, karşına dikildik, dikildik ama… Sen ve o soytarı Hollywood’da “Mission: Impossible” adlı bir film izliyordun, bize ateş ediyordun, canımızı yakıyordun. Senin kapılarından yine elimiz boş döndük, üstünde o kırmızı elbiseyi hiç göremez olduk. Amerikan bezi giyer oldun, sana Şile bezinin suyu mu çıktı diyemedim. Erguvan ağaçlarını, hanımeli çiçeğini, menekşeleri özledin mi Türkiyem?

Durup düşünmeye vaktimiz olmuyordu hiç, bir uğultu yükseliyordu sadece. Biliyorduk, biz de düşecektik bu nöbet mevkiinde bizden öncekiler gibi, ama biz hep senin uğruna şehit olalım istedik. Ferhad olalım istedik, Mecnun gibi kararttık gözlerimizi bir de baktık ki Juliet olup çıkmıştın sen çoktan. Bize de Hamlet olmak düştü. Çaresiz kaldık, “to be or not to be” deyip dolaştık sokaklarında, ne var olabildik, ne çekip gidebildik gözünün önünden. Yıl 1997’ydi. İçimizi yakanlar hakkında, Madımak Oteli’ni yakanlar hakkında, 29 Kasım’da verildi karar. 33 sanık idama mahkum edildi, 45 sanık hakkında 3 ila 20 yıl arasında hapis cezası verildi. 14 sanık ise beraat etti. Madımak’ını nasıl yaktılar hatırlar mısın? Nasıl ateşe verdiler sana aşıkları, nasıl tutup fırlattılar ateşleri içimize içimize… Sağa sola güven kalmamıştı, Kasımpaşalı Recep Siirt’te “Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, camiler kışlamız, müminler askerimiz” diye haykırdı, bundan önemlisi ceplerimizi de iyice kollar olmuştuk. Hoş, ceplerimiz boştu ama hiçbirimiz de kendi cebinde başka bir el hissetmeyi istemezdi. Cebimize giren o ellerdi, seni o kör malikane bozmasında sevip okşayanlar… Bir tarafta asker müminler, öte yanda sana sarkan yağlı, para kokan eller… Biz neredeydik, bizim yerimiz neresiydi hiç söylemedin. Prof. Samuel Huntington 1997’de Türkiye’ye geldi, konuşup durdu bize. Senle o biçimsiz adamın yaşantısını, geleceğinizi anlattı. O soytarının Ortadoğu planını ve senin bu plandaki, bu görev dağılımdaki ya da bu paylaşımdaki yerini açıkladı. Ortadoğu… Biz Güneydoğu’dan başka bir Doğu bilmiyorduk oysa… Mr. Mcdonald eve gelmiyordu artık, sen o evden çıkamıyordun, saçlarında kırıklar çoğalıyordu, saçların uzuyordu, saçlarının uzaması bana bir umut verip Rapunzel’i anımsatıyordu, sen Rapunzel’i bilmiyordun Türkiyem. Bense muzaffer şövalye havasında dolaşıyordum kimi zaman odanın penceresinin altında, Don Kişot’tan başkası değildim aslında. Yel değirmenleriyle savaşmaktan hiç yorulmadık, yorulmayacağız bu gidişle. Bir ihtimal daha var Türkiyem, o da ölmek mi dersin?

75 yaşına girdin, kutlamaya başladık. Yıl 1998. İyi ki doğdun ey gözümün nuru, alnımın teri, elimin kiri, elimin kutsal kiri Türkiyem. Bana sana bir şiir söyleyecektim tam, hani;
yapraklara dallara yeşillere allara
nice nice yıllara gülüm nice nice yıllara
yaprak dala al yeşile yaraşır
gayrı bundan böyle vermem seni ellere

diyecektim ki sana, senin o kırmızı saçlı, kendi modern seni postmoderne benzeten, sarı tulumlu pis aşığın tuttu şato bozması hanenizin dışına “ Happy Birthday To You” diye yazdı, büyük harflerle. Hiç kimse anlamadı bu neyin nesiydi, ne demekti ve ne kadar içtendi… Biz elimizde sana getirdiğimiz mektuplarla kalakaldık, 75 yaşındaydın sen, hala aynı odadaydın, hala amerikan bandrollü şeyler giyiyor, içiyor, kokluyordun. Sen onu seviyordun, biz seni. Bizi kimse sevmiyordu, bizden başka. Bize bizim kendi sevgimiz bile batar olmuştu, birbirimizi dolandırıyorduk, suç oranı artıyordu, kaptı kaçtı sevdalar yaşıyorduk, ekmeğe zam geliyordu, ekmek poşet içinde satılmaya başlanıyordu. İlginç şeyler oluyordu yine bünyende. Güzel afişler yaptırıyorduk, asıyorduk dört bir yana. 75 yıl diyorduk, Cumhuriyet diyorduk. Ama inan ki, acı ama gerçek, Cumhuriyet nedir hiç bilmiyorduk. Kıbrıs’ta Ulusal Birlik Partisi birinci oluyordu. Allah belamızı versin ki ne olduğunu bilmiyorduk, durup şarkılar söylüyorduk. Happy Birthday To You Türkiyem, mumlara üflede bir dilim yiyiver şu pastadan, bizim Kiraz Pastanesinde yaptırdık, deyip durduk. Onun da adı değişti şimdi, “Kiraz Patisserie” oldu. Yani bize senden, sana bizden ne hatıra kaldı Türkiyem? Al kanımızı durmadan döküp, kumaşındaki mehtaba bakarak içlendiğimiz o güzelim bayraktan başka? Ne kaldı Türkiyem?

“Millenium” diye bir çığlık çıktı sizin evden, 1999’da. Bize göre takvimde yıllar rakamının binler hanesinde bir sayı artacaktı, 2 olacaktı. Bu bizim için bize göre çok mühim bir olay da değildi ama, sen bunu bu kadar abartınca, bize de senin gönlünü hoş etmek bir de “canım Türkiyem böyle düşünüyorsa vardır bir bildiği” diyip, “Millenium”a bir kala sabır tespihi çekmek kaldı. Çakıcı yakalandı milenyuma bir kala, daha önceki bütün belediye başkanlarımız kadar şerefli ve şerefsiz olan eski Şişli Belediye Başkanı Gülay Aslıtürk adlı şahıs yakalandı milenyuma bir kala. Milenyuma bir kala, parkinsona yakalandın. Titredin durdun pencereye yaslayıp kollarını. Sigaranın külü sabahlığına düştü, sigaranın külü başımıza düştü. Gözümüze kaçtı. 7.4 dediler bu titremişliğe, 17 Ağustos’tu havamız soğuktu, gökyüzü yıldızlıydı. Gökyüzünün yıldızlı oluşunu pek hayra yoramıyorduk, ak sakallı kambur bir amca çıkıyordu kara kutuda. Bize umut veriyordu, yılın en seksi erkeği seçiliyordu. Biz var ya Türkiyem, her işte bir muzırlık yapıyorduk. Bak bir düşün, o amca çıkıp bize senin Parkinson hastalığından, fay hatlarından, deprem kuşaklarından bahsediyordu, biz onu yılın en seksi erkeği seçiyorduk. Komplo teorileri kuruyorduk kafamızda, kafamızda bin tane cin vardı. Biri çıkıp “fay hatlarını Amerika tetikledi” diyordu, evlerimize giremiyorduk, artçı titreyişlerinden korkup. Senin adam eve vaktinde geliyordu, her şey normaldi size göre, bize göre değildi. Sizli bizli olmuştuk iyice. Biz niye böyle olmuştuk Türkiyem?

2000’e geldik, geri sayım bitti, “milenyum”un doruklarında eğlendiniz Mr. Mcdonald’la, üst katlarda. Ekonomi yüzde 6,1 oranında büyüdü, gözbebeklerim büyüdü, dar gelmeye başladı bana biçtiğin elbiseler. Büyüyordum, adın dilimde ıslanıp duruyordu, Deniz Gezmiş’i öğreniyordum, Dokuz Işık’ı okuyordum, artık seni sevmenin fikri ve ilmi yollarını öğrenip sana öyle ulaşmaya çalışıyordum. Çünkü anlamıştım ki, sen seni kuru kuru sevene yüz vermiyordun. 2000 yılındaydık, seni sevenlerin yüzde 6,5 kadarı işsizdi, işi olanların yarısından çoğu açtı, karnı tok olanlar da zaten seni sevmiyordu. Bizi alıp bir kuyuya atmıştın, bu kuyunun dışındakiler bilmiyordu ne kuyuyu, ne bizi, ne seni ne de sevmeyi. Artık umurumda değildi, senin başından gelip geçen hükümdarlar, hükümdar kılıklı sahtekarlar. Umurumda olan, onları kimin yönettiğiydi, ne istedikleriydi, ne yaptıklarıydı daha çok. Gözüm açıldı diyordum, “emperyalizm”, “faşizm”, “komünizm” ve sonu –izm le biten birçok kelime öğreniyordum. Doktorluk diplomasını yırtıp kendini dağlara vuran komünistleri biliyordum artık, “ne mozaiği lan” diyebilen Türk faşistleri tanıyordum, altı oku tek yöne çeviren sosyalistlere şahit oluyordum, sonu “-ist”le ve “-izm”le biten her şeye herkese tavır alıyordum. Muhalif oluyordum. Mustafa Kemal’i çok seviyordum, ama ben Kemalist’im demiyordum, diyenlerden hoşlanmıyordum örneğin. Dünyaya, insanlara, sevdalara, hasretlere yani hayata güvenimi kaybediyordum. Bir tek sendin çıkış kapım, hala gözlerim pencerendeydi, senin üzerinde  yazmalı bir entari, seni senin uğruna ölecek kadar çok seviyordum, Filistin askısında, idam sehpasında Mr. Mcdonald ve hısımlarına ve sevenlerine küfrederek ölecek kadar çok seviyordum seni Türkiyem.

2001 yılında Migros 35 mağaza daha açarak 461 mağazayla hizmet vermeye başladı, Ak Parti kuruldu, Kasımpaşalı biri sana göz dikti. Ben 15 yaşımdaydım, şiir yazıyordum, okula gidiyordum. İçki içmeye başlamıştım, sigaranın tadını bilmiyordum henüz. Bir minibüs kadar kalabalıklaşıyordum artık, bir minibüs kadar hiddetleniyordum, bir minibüs kadar arabeskleşiyordum. Minibüsle okula gidip geliyordum, biranın tadını seviyordum, ülser olmamıştım henüz. Goban Ahmet vardı, kedisi vardı, kedisinin adı “Yolcu”ydu. Kırmızı Tuborg içerdi. Goban Ahmet’in, kimseye zararı yoktu. Seni severdi, yollarına işerdi, ara sıra şarap içerdi. Şarap içmiyordum. Rakıyı seviyordum. Oysa daha küçüktüm, liseye gidiyordum, yaşıtlarımla anlaşamıyordum. Teneffüslerde kitap okuyordum, kimya derslerinde kitap okuyordum, dalga geçiyordum. Benim, bizim kimyamız bozuktu senin yollarında. Çoğumuzun parası ikinci tostu yemeye yetmiyordu, tuvaletler pis kokuyordu. Sen ve biricik aşkın mutluydunuz. Çim biçme makinesiyle bahçenizi düzenliyor, altın sarısı köpeğinizi seviyor, eşe dosta, konu komşuya hoş gözüküyordunuz. Ama benim şizofrenik zihnim, tepe taklak düşüncelerim senin duruşunda hep bir hüzün, hep bir terkedilmişlik havası seziyordu. Seni bizden başka, sevdim diyip de terk eden mi oldu Türkiyem? Seni aşktan, sevdadan kimler soğutmuştu, bilemiyorduk. Okula gidiyorduk, futbol izliyorduk, silah sıkıyorduk. Senin sevdan bünyemizde iyice bir zehir halini almıştı. Bizi bizden geçirmişti, bizi mahvetmişti. En küçüğü benden en az 6 yaş büyük 4 arkadaşla meyhaneye gidip, bir büyük söyleyip, patlatıyorduk bir şarkı. Ben içimden sana söylüyordum onu; “Benzemez kimse sana, kahrına hayran olayım Türkiyem…”

Tersinden de okusan, düz de okusan 2002 diyordu takvim. Sana daha bir hırsla sarılıyordu ellerim, daha çok küfür öğrenmiştim, daha çok ideoloji öğrenmiştim, daha çok yanılmıştım. Bizi artık sağlı sollu değil, Kürtlü vesaireli bölüyorlardı. Oysa hepimiz birdik, Ermenisi, Lazı, Kürdü… Nasıl başkaysa gözümüzün rengi, saçımızın telleri nasıl farklıysa o kadar farklıydık ama nasıl aynıysa kimyamız, nasıl tıpa tıp işliyorsa bünyemiz işte o kadar aynıydık. Sana aşıktık, Mr. Donald bunu hazmedemiyordu. Bizi kendine rakip olarak görüyordu. Oysa sen onun evindeydin, biz senin sokaklarındaydık, senin sokakların nerdeydi? Biz neredeydik? Sorulara devam ediyorduk, alkole devam ediyorduk, bir paket sigara alıp içinden tek dal içip gerisini atıyorduk. Senin sevdiğin şeylerden biz tat alamıyorduk Türkiyem. Sen başka şeylerin peşindeydin, Avrupa Birliğine takmıştın kafayı, “beni toptan değiştirin” diyordun, estetik cerrahlarına gidip başka umutlar, başka hayatlar sipariş ediyordun. Oysa sen, bak söylüyorum dost acı söyler, oysa sen sadece aynadaki suretinden kaçar olmuştun Türkiyem. Sen senden kaçtıkça biz seni kovalıyorduk, biz seni kovaladıkça, “önce dişlerimiz döküldü, sonra saçlarımız… Sonra da birer birer arkadaşlarımız, şu canım dünyanın orta yerinde, bir başına yapayalnız, kırılmış kolumuz kanadımız, tatlı canımızdan usanmışız” diye diye yanıyorduk. Saçlarına yıldız düşmüş, koparma Türkiyem, koparma…

Japonlar 2003 yılını Türk yılı olarak ilan etmişlerdi. Ülkelerinde Türk kültürü, tarihi ve sanatı hakkında seminerler, fuarlar ve konferanslar düzenleneceğini ilan etmişlerdi. Demek ki seni çok uzaklarda seven birileri de vardı. Kore’de boğuşmuştuk birlikte, sonra hani aynı yolda kavga edip son zil sesiyle sonsuza dek evlerine dağılan lise arkadaşları gibi, ayrılmıştık onlarla. Sen başını Amerikalının omzuna yaslamıştın, yaşlanmıştın. Saçlarını kızıla boyadın, tırnaklarını rengarenk yaptın, yüzüne güzel şeyler sürdün. Bize yüzünü göstermedin. Devlet İstatistik Enstitüsü yoksulluk oranının yüzde bir artıp %28 oldu diyordu. Yani yaklaşık 1 milyonumuz daha yoksullaşmıştı, gelip sana ilan-ı aşk edemiyorduk. Ağzımız kokuyordu Türkiyem. Açtık yine…

2004 geldi, gidecekleri götürdü. Ahmet Piriştina öldü, Necdet Mahfi Ayral öldü. Hani senin o tonton, bir yarısı hala köylü, bir yarısı milletin efendisi Sakıp Sabancı öldü. Sonra bir ceviz ağacı devrildi, yaprakları genzime kaçtı. Sustum, boğuldum, şapkasına bakakaldım, Cem Karaca öldü… Üstümüzde bir ampul parlayıp duruyordu, kimi o ampulün içinde  Kur’an okuyan birisi var diyordu. Ben de okuyordum, okumayı seviyordum. Sev diyordu, seviyorduk. Oku diyordu, okuyorduk. O halde biz Türkiyem, o halde biz nerede yanlış yapıyorduk? Sen hala Mr. Donald’ın dizlerinde semayı izliyordun, yakamozda “whisky”lerinizi yudumlayıp, güzelim coğrafyanı kendi payınıza kullanıyordun. Bize senin coğrafyanda kum olmak düşüyordu, yolların kazılıyordu, güneş başımızda alev alev yanıyordu. Seni sevenler azalıyordu Türkiyem, gözlerim doluyor ama söylemek zorundayım, seni sevenler azalıyordu günden güne. Sevdalılarının gönlünü iki şey almaya başlıyordu artık, iki yeni kavga sarıyordu kalpleri. Biri futboldu, öteki paraydı. Parası olan parasını katlıyordu, parası olmayan kırılıyordu, Fenerbahçe şampiyon oluyordu. 2 yaşındaydı Türk Futbol Milli Takımı’nın Dünya Kupası’nda 3. oluşu. Onu kutlamaya devam ediyorduk, Mr. Mcdonald da seni sevmeye devam ediyordu. Bu nasıl bir sevgiydi, bizim aklımız ermiyordu Türkiyem… Biz mi aptaldık, ey anam, babam, kanım, karşılıksız sevdam, sen söyle biz mi aptaldık Türkiyem? 

Su gibi aktı yıllar, yüzümün çizgileri değişti. Her şey değişti. 2005 geldi. Adı gibi heybetli olacak sanmıştım, Amerikan filmleri de öyle söylemişti bana. Ama temelde her şey aynıydı. Biz yine düşünemiyorduk, kör kütük seviyorduk seni. Kapıyı kırıp içeri giremiyorduk. İçeride neler olup bitiyor, tam olarak bilemiyorduk. Bira içiyorduk, rakı içiyorduk, viski içiyorduk, şarap içiyorduk, sigara içiyorduk. Dünyadaki diğer insanlar ne içiyorlarsa içiyorduk velhasıl, ama daha bir kederle, daha bir çıkmazlarda. Her sarhoşlukta bir yanımız aşk diyordu bir yanımız memleket. O memlekette yaşıyorduk, o memlekete hasrettik. Mr. Mcdonald işi tahmin ettiğimden daha fazla büyütebilmişti, her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır prensibi devreye girmişti. Sen büyük işlere gebeydin tarih boyu, çok insanı besledin büyüttün, çok tilkiyi emzirdin. Dilenmekten, ağlamaktan bıkmıyorduk, ben ve diğer aşıkların. Biz dilendikçe yollarında, köprülerinde, kara asfalt yollarında sen yüzümüze daha bir bakmaz oluyordun, daha bir uzaklaşıyordun bizden. Bizim açlığımız paradan değil, şefkatten yanaydı. Biz senin şefkatini istedik. Ama sen AB ile müzakerelere başladın, paranın cüssesini değiştirdin, kaybolan değerimize yani değersizliğimize yamalar yaptın. Ağzımıza bal çaldın. yollarını yaptı senin o Kasımpaşalı, köprüler yaptı yeni yeni, gıcır gıcır. Sonra tuttu dedi ki, “Türkiye’yi pazarlayacağız”. Evet Türkiyem, sen duymazdan geldin ama seni pazarlamaya niyetlendi, biz sana aşıkken sana pazarlanmayı layık gördüler. Meclisinde “üç nokta”lı konuştu, kavgalar edildi. Milletvekilleri silahla dolandılar, beline silahı değil de eline kalemi alıp sana haykıran Abdi İpekçi’yi öldüren Mehmet Ali Ağca isimli zat, tahliye olmak için gün sayar oldu. Seni hortumlayanlar, kanını içenler dışarıda dolanıyorlardı, ana kızı kaçırıp, anneye ve kızına tecavüz edip sonra anneyi kızının önünde öldüren adam serbestti, bünyendeki büyün şerefsizlere, namussuzlara, kan içicilere, emzirdiğin hain evlatlara af çıkmıştı da, bize amorti bile vermiyordu güvercinler. Biz yine mağdurduk, seni seviyorduk, biz kimdik, bilmiyorduk. Biz bizi bizde kaybetmiştik,  bizi bizi sende arıyorduk. Sen kendini “muasır medeniyetlere”, “halkın efendisine” değil de, batı yörüngelerine vermiştin. 2005’te ve öncesinde, daha bir çok felaket geldi başımıza, biz hepsini unuttuk. Biz sana gök boşluğuna bakarcasına baktık, maviliğinde kaybolduk, karanlığında korktuk, ışığınla uyuduk, uyutulduk. Kısa ve öz bir geçmiş yaşattın bize,  bizim bünyemizde acılı, kanlı, toprak kokan, nasırlı günler yaşandı, yaşanıyor, yaşanacaktır, bilirim. Biz seni anamız belledik, bizim anamızı ağlattın. Ama olsun, biz seni karşılıksız seviyoruz Türkiyem. Ne paranda pulunda, ne futbolunda, ne de her yıl yeniden yapılan yollarında gözümüz var. Dün gördüm seni, dün gece, sırtın dönüktü bu kez dışarıya, içeride loş bir ışık yanıyordu, perden yarı aralıktı. Sırtında omuzlarını açıkta bırakan bir elbise vardı, saçlarını tepede toplamıştın, efkarımdan bir sigara yaktım, sigaram yol aldı, elim yandı. Yüzünü unuttum artık, yüzün sadece önümde, tarih sayfalarında büyük bir kahramandı. Bize zerre düşmedi kahramanlıklarından, biz yalnızlığından, o fevkalade malikanede, varlık içerisinde bile yaşadığın o garip yalnızlığından pay aldık. Sen hep yalnız bir ülkesin Türkiyem, seni bizden başka seven bulamazsın. Bunun sen de farkındasın. Ama… Sus söyleme, bir şey söyleme artık… Kelimeler kanatır yarayı, gözlerin anlatıyor Türkiyem, mutlu aşk yoktur, mutlu aşk yoktur, mutlu aşk yoktur… Mutsuzuz Türkiyem, yetmiyor hayalin. Mutsuzuz.


 

 

 


>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
İzinsiz Gösteri'de yayımlanan yazılar ve görselller izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz